Beşiktaş JK: 88 Türk Telekom: 69

Güzel maç oldu, bizim için. Daha ilk çeyrekde ağırlığımızı koyduğumuz maçda 3. peryod bittiğinde 30 sayı civarında bir farka ulaşmıştık. 4. Peryodda ise daha yedek ağırlıklı bir kadro ile sahadaydık. Rakibin hiç bir varlık gösteremediği maçı rahat bir şekilde kazandık.
Salon ise diğer maçlara oranla daha bir doluydu.

Çocukların gözlerinden öperim, yüreğinize sağlık!





Çampıyıns pankart ligi

Kısa ve öz olarak uzatmadan kapalının altındaki alanı kapatan Beşiktaş sevgisiyle alakası olmayan grup, semt adlarının bulunduğu 6-7 tane pankart neyin nesidir? Karagümrüklülerden, gümüşsuculara herkes orada. O pankartlar orada asılı olunca ne oluyor? Cidden merak ettim, maç esnasında gözüm takıldı durdu. Garipsedim! Ne bir konudan, ne bir aşkdan, ne de başka birşeyden bahsediyor. Hani böyle bir pankart ligi varda bizim mi haberimiz yok. Neyin reklamını yapıyorsunuz?

Nerden çıktı şimdi bu da demeyin, takıldı işte gözümüze...
Millet maçtan birşeyler yazar bizde böyle abzürt şeylere takılıyoruz.

Akıl akıl gel bir yerime takıl


Aklın yolu birmiş diyesim geliyor ama Denizli'nin aklı bizim anlayacağımız şekilde çalışmadığı kesin. Bugün ilk 11'de doğru yerlerinde oynatılan beş oyuncuyu sahada görmek güzeldi. Sezon başında Fink transferi için vizyonsuzluk demiştim bugün içinde aynısını dile getiriyorum. Ama şu bir gerçektir ki züper lig için kadroda bu mevki için en uygun isim de Fink'dir. Geçen sene Cisse-Enrst ikilisini bulana kadar emdiğimizi burnumuzdan getiren Denizli umarım akıllanmıştır da bu ikiliyi bozmaz. Umarım diyorum çünkü rotasyon adı altında insanları salak yerine koyup, takımın bünyesine tecavüz edip, bizleri kanser ederek fitboldan soğutmasına yeter artık. Bu haftanın başka bir güzelliği ise İsmail'in oynamasıydı. Bu çocuk bugün kötü olsada ileride çok daha iyi olacaktır. Yeter ki oynatılsın. Buradan kötü oynadığı anlamı çıkartmayınız, beğendim, çok da iyi oynadı. Kötü oynasaydı mesela diyorum. Üzerinde durulması gereken bir oyuncu.


Oynanan fibol açısından bakıldığında diğer maçlara nazaran çok daha iyi bir görüntü sergilendi. Bunun en büyük etken Ernst-Fink ikilisinin ortasahayı iyi parsellemesiydi. Orayı geçen toplar ise Ferrari-Sivok tarafından toplanınca oyuna hükmeden bir Beşiktaş ortaya çıktı. Defansif olarak iyi bir Beşiktaş olsada sahada hücum anlamında sol tarafda İsmail dışında kanatları kullanamadık. Toraman'ın azmini, mücadelesini ayakta alkışlıyorum ama bence sağbek mevkiinde ilk seçenek kesinlikle olamaz. Benim ilk tercihim Ekrem'dir.

Tello içinde bir çift söz söylemek isterim. Tello'nun kariyeri, mevkii belli olmasına rağmen bugün oyun kurucu yaratma çabaları sayesinde var olan potansiyelinede tecavüz ediliyor. Aferin! İki gün sonra taraftar bunu nereden aldınız demeye, bizim işimize yaramaz denmeye başlanacak. Bir sistem, bir td oyuncuyu vezirde eder rezilde. Buna en güzel örnek Tigana'nın Serdar seçimi ile Ertuğrul'un Serdar seçimi en güzel örnektir. Bugün ise Denizli'nin Tello ve Bobo seçimleri buna en güzel örnektir.

Benim asıl merak ettiğim devre arasına altı hafta kaldı. Bu devre arasında Delgado'nun gelmesiyle kimin kadrodan gönderileceği, gözüken Fink gibi duruyor ama gönderilirse orası nasıl kapatılır bilmiyorum. Çünkü Uğur bu bölgede Fink'in yaptığı işi kesinlikle yapamadığı ortada. Gözüken bizi çok heyecanlı bir devre arası bekliyor.

Bugün Aydın'ı görmek beni ne kadar mutlu etti bilemezsiniz. Böyle bir yeteneği nasıl kaybettik anlamak zor. Oynadığı 20 dakikada başımıza büyük bir bela açacaktı sarı velet. Umarım Hikmet Karaman Aydın'a daha fazla şans verirde hem Türk fitbolu hemde Ankaragücü kazanır.

Bir çift sözde Ankaragücü tribünlerine; adam olun, insan olun! Olamıyorsanız insanların içinde ne işiniz var? Lafımız dün ırkçı tezaüratlar yapanlara...
Kalın sağlıcakla...

Tiyatro - Tarla Kuşuydu Juliet



Size bahsedeceğim bu oyunu kesinlike izleyin diyerek sözlerime başlamak istiyorum. Oyunu hatırladıkça yüzümde tebessümler oluşuyor ki birde salonda bulunduğumuz durumu bir düşünün. "Tarla kuşuydu Juliet" dört kişilik bir oyuncu kadrosuyla sahneleniyor. Bu oyuncular arasında teve ekranlarından tanıdık simalarada rastlıyoruz. Konusu gerçekden ilginç. William Shakespeare'in unutulmaz eseri Romeo Juliet'i bilmeyen yoktur. İşte bu eserin sonunda Rome ve Juliet intihar ederek ölürler. Bu orjinal eser, bizim oyunumuzda ise herşey intihara kadar normal ama onun devamında ki ölüm yok. Yani kahramanlarımız bir şekilde ölümden yırtıyorlar ve evleniyorlar. Mutlu bir son ile biten aşk hikayesi gibi gözüksede yıllar geçtikçe kahramanlarımız birbirinden nefret etmeye, tiksinmeye başlıyorlar. Nedendir bilinmez evliliklerinin üzerinden 29 yıl 8 ay geçmesine bir kız çocukları olmasına -kız çocukda ne çirkindi- rağmen boşanmıyorlar. İşte bu oyun saatleri içersinde yavaş yavaş boşanma düşünceleri oluşmaya başlıyor. Dediğimiz gibi birbirinden nefret eden bu iki çift her kavga ettiğinde ise mezarında bir sağa bir sola vantilatör gibi dönen William Shakespeare yattığı yerden kalkıp bazen fırından bazen dolapdan çıkarak oyuna dahil oluyor. Bu ana dört karakter haricinde Juliet'in dadısı ve birde peder bulunmakta ki bunlarıda Ayşe Özlem Türkad ile Engin Alkan canlandırıyor. Unutmadan belirtmek isterim ki oyunumuz müzikal. Bu oyunun artı başka yönü şarkıları -her müzikaldeki gibi- oyuncuların seslendirmesi ama işin daha güzel tarafı müzik aletlerinide bu arkadaşların dillendirmesi. Bazı sahnelerde ise seyirciler oyuna dahil alabiliyor ki bu da seyirci için ayrı bir zevk. Not olarak düşmekde yarar var bazı izleyiciler için kullanılan argo kelimeler hoş olmayabilir. Yazımı bitirmeden William Shakespeare'i canlandıran arkadaşın diksiyonunu ve oyunculuğunu çok beğendimi söylemeden geçemeyeceğim.

Yazının başında dediğim gibi gidin görün, eğlenin ve bana dua edin. :)



Yazan : EPHRAİM KİSHON
Yöneten : ENGİN ALKAN
Çeviren : HALE KUNTAY
Oynayanlar : AYŞE ÖZLEM TÜRKAD , ÇAĞLAR ÇORUMLU , ENGİN ALKAN , MURAT BAVLI
Sahne Tasarımı : GAMZE KUŞ
Kostüm Tasarımı : DUYGU TÜRKEKUL
Işık Tasarımı : MURAT İŞÇİ
Müzik Yönetmeni :
Yönetmen Yardımcısı : DOĞAN ŞİRİN-MELİSA DEMİRHAN
Müzik (özgün) : POLDİ SCHATZMANN
Kareograf : SENEM OLUZ
Dramaturg : SİNEM ÖZLEK
Efekt Tasarım : YUSUF TUNCER
Müzik : MURAT BAVLİ
Orkestra :
Yardımcı Yönetmen : HASİBE EREN

Mevsim gribi boyun devrilsin

Dün boğazımda aniden çıkan ağrının nedenini fazla sigara içmeye bağlamıştım ki bugün öğlen saatlerinde ne kadar yanıldığımı anladım. Meğersem yılda bir yaşadığım girip sorunu yeniden başıma bela olmuş. Eeee bir haftadır bizim kattakiler hastayken benim aklım bir taraflara kaçtığı için ne olur diye düşünmemiştim, bugün içimde patladı işte. Oh olsun sana! Normalde bünyem sağlamdır. Bağışlık sistemimin bu kadar sağlam olmasına rağmen kalkanlar delindiği zaman bizim kale yerle bir oluyor. Her ne kadar doktoru ve ilacı sevmesemde bu sefer bir şekilde ileride ki oluşacak durumumu düşünerek öğlen saatlerinde şirketin doktoruna gözüktüm. Kapıdan girip "doktor bey mevsim gribine yakalandım" dediğimde elimi sıktı. Ben hoşgeldin demek için sıktığını düşünürken meğersem onun derdi başkaymış. Bugünlerde tevedeki haberlerin bir kısmını kaplayan domuz gribi vakası peşlerini bırakmıyormuş, her gelen "domuz giribimiyim? diye sorun duruyormuş. Adam artık bezmiş sizin anlayacağınız. Bende tabi doğru bir tabirle derdimi anlatınca gözleri doldu doktorcuğumun. Herneyse, verdi birkaç ilaç gönderdi. Şimdi salya sümük, bir taraftan hapşırma, diğer taraftan burun tarafında ki kızarıklıkların yanısıra göğüs ağrısıda cabası. Yine yerle birim ama bu sefer erken müdahele sonucu fazla sürünmeyeceğim. Aman dikkat diyorum kendinizi iyi kollayın, yoksa bu mevsim giribin hiç mi hiç şakası yok. "Delikanlıyım ben, birşey olmaz diyip" salarsanız kendinizi sevgiliden yeni ayrılmış yeni yetmelerin salya sümük ağlaması gibi gözleriniz dolar, burnunuz akar haberiniz ola.

Umut

Dün oynanan CL maçı aslında öncekilerden farksız değildi. Analiz edilecek birşeyde yok zaten. Denebilecek tek olumlu şey; yüksek kondisyonun yanında mücadele. Tek yapabildiğimizde bu zaten. Birçok yazı okudum, insanlar bu sonuçtan sonra umutlu gözüküyor. Felaket tellallığı yapmak istemem ama bu umutlar bir sonraki maç yerini karamsarlığa bırakacak. Çünkü oynadığımız oyunun adı futbol filan değil. Bunun başlıca nedeni geçen seneden beridir ısrarlar tekrarladığım "futbol cahili" Mustafa Denizli'dir. Kendisi yine sağa sola umut pompalıyor olsada durumum vahimiyetinin kendiside farkında sanırım. Veya değil. Herneyse, bu grupta bizim için gözüken en iyi sonuç CSKA'yı altımaza alabileceğimizdir ki bunun dışında da birşey beklemiyorum.
Umarım bu başarısız sonuçlar Mustafa Denizli ile Demirören'in gidişine neden olur. Ne demişler "her şerde bir hayır vardır".

Mustafa Denizli'den bir alıntıyla yazımızı bitirelim.

“Benimle ilgili kimin ne düşündüğü çok önemli değil. Benim için önemli olan, kulübümün bana verdiği görevi yerin getirmek. CSKA maçı benim kariyerimde artılar veya eksiler oluşturmayacaktır. Ben 20 yıldır Türk futboluna damga vuran bir isimim. CSKA maçı benim kariyerimle ilgili bir sonuç doğuramaz”

Sevdalım Hayat - Zülfü Livaneli


Son zamanlarda Vodafon'a verdiği Ey Özgürlük isimli şarkıdan dolayı yerden yere vurulan Zülfü Livaneli'nin kendi kalemiyle kendi biyografisini yazdığı bir kitap olan Sevdalım Hayat isimli eseri tanıtmaya çalışacağım. Bu tür bir kitapın ne kadar edebi tarafı olur bilmiyorum ama yıllarını sanata vermiş bir insanın yaşadıklarını merak edenler olabilir. Aslına bakarsanız çok fazla biyografi içerikli kitaplar okuyan biri olmasam da istisnalar her zaman olur.
Zülfü Livaneli çocukluk yaşamından, sanat hayatına, siyasi çizgisine, dostlarına, ailesinin geçmişine kadar birçok bilgiyi bu kitapda toplamış. Bölüm başlarınada kendi yazdığı ufak şiirler ekleyerek kitabı renklendirmeye çalışmış. Tabiki bu kitabı okurken aklınızda neler kalır bilemiyorum. Sonuçda bir biyografi. Benim kitapdan aklımda kalan daha çok siyasi kimliğinden, yaptığı müzikden dolayı yaşadıklarıydı. Özellikle 68 sonları ile 70'lerin başlarında dostlarının, kendisinin, ailesinin ve sosyalist görüşlü insanların yaşadıkları baskıları yansıtmaya çalışmış ama bunu yaparken bana farklı bir izlenim verdi. Bahsi geçen yıllarda birçok kişi fiziksel işkenceden geçerken Livaneli'nin aile geçmişinden dolayı bunlara maruz kalmamış olması, sanırım onu bu noktada diğer insanlardan biraz ayrı tutuyor. Fiziksel bir baskı yememiş olsa da siyasi kimliğinden dolayı birçok aydın gibi psikolojik bir baskıdan geçmiş olduğunu söylemeyi unutmayalım. Kendi adıma böyle bir insanın memleketim Artvin'den çıkmış olması beni gururlandırıyor.
Benim için önemli olan başka bir nokta ise Türk-Yunan dostluğu için yapmış olduğu çalışmalar, konserler. O zamanlarda böyle bir işe girişebilmek biraz yürek işi. Ülkemizde vatan, din kavramları her seferinde bir istismar, koz olarak kullandığı düşünürülürse eğer böyle bir işe girişmiş olmakla o zamanlarda ki cuntacıların basın üzerinden yaptıkları karalama kampanyalarını düşünebiliyormusunuz?
Sayın Livaneli ılımlı bir sosyalist modeli çiziyor. Çok sert siyasi çizgileri bulunmamakla beraber gerilla modeline karşı bir tavır takındığı, herşeyin saygı, sevgi çerçevesinde yürütülmesi gerektiğine inanan bir sanatçı. Gerçek bir sanatçı. Bu siyasi görüş modeli nedeniyle ortak noktalarımız fazlasıyla mevcut.


Fazla lafı uzatmadan dediğim gibi bir biyografi olan bu kitapda Livaneli ile ilgili birçok bilgiye kendi kaleminden ulaşabileceksiniz. Hayranı olanlar merak edenler için iyi bir kitap.

Kitaplı günler.

Amatör Ruh

Geçen sene futbol dışındaki diğer branşlarda yaşanan maddi sıkıntılara rağmen azim, kazanma hırsı, centilmenlik bu senede devam ediyor. Öyle yok bu fark olsa öyle olur böyle olur, bunu yaptık şunu yaptık diye de birşey yazmayacağım. Bana bu yürekli insanların ne olumsuzluk olursa olsun sonuna kadar mücadele eden amatör ruhununu alkışlamak düşer.

Yüreğinize sağlık...



Tiyatro - Gizli Oturum



Dört gözle beklediğim şehir tiyatroları sezonu açtı ve bende ilk oyunuma gittim. Bu kadar zaman tiyatrosuz kalmam ciddi anlamda bende bir boşluk yaratıyor. Diyebilirsiniz ki;"özel tiyatrolar var gitsene". Tabiki gitmek isterim ama biraz tuzlu geliyor bütçeme, ama bu tam anlamıyla bahane sayılmaz biliyorum. Herneyse, bu haftasonu gitmiş olduğum Gizli Oturum isimli oyun hakkında sizi bilgilendirmek istiyorum.
Oyun iki perdede oluşmakta ve dört oyuncu tarafından sahnelenmek de. Konusu gerçekden ilginç. Cehennemde üç insan bir odaya koyulur. Cehennem derken öyle bildiğiniz cehennem değil, farklı odalardan oluşan bir yapı. Öyle odun, ateş, kazık gibi bir olay yok. Gayet sade bir cehennem burası, anlayacağınız gibi cezalarda öyle "yan bakayım" gibisinden değil. İşlenen olgu "insan insanın cehennemidir" şeklinde. Şehir tiyatrolarının sitesinde daha farklı anlatılmış ama burada önemli olan seyircinin ne anladığı değil mi? Bende bunu anladım. Oyunda Garcin, Etselle, Ines ve bunları buraya getiren başka bir karakter bulunmak da. Şu ismini yazamadığım karakter sanırım bir zebani. Ama gayet grantualet giyinen bir zebani. Şimdi burada yazan grantualet yazan kelimenin nasıl yazıldığını bilmediğimden bir çekincede kalmadım desem yalan olur. Ya grantualet'dir. Ya da grant tuvalet. Artık cahilliğime bağışlayın.
Biraz da karakterlerden bahsedelim. Gazeteci olan Garcin kendini bir kahraman olarak görmesine rağmen tam aksine korkak mı korkak, eşine eziyet etmeyi, aldatmayı kendinde hak gören bu rağmen eşi tarafından hep sadık kalınmış karaktersiz mi karaktersiz bir tip.
Etselle genç yaşta fakirlikden kurtulmak için kendinden haddince büyük biriyle evlenmiş güzel mi güzel ama bunun yanısıra eşini aldatmayı kendinde hak görmüş hatta bu sadakatsizlikden olucak çocuğu elleriyle öldürüp, sevgilisinin intiharına sebep olmuş bir kadın.
Ines ise diğerlerinden biraz farklı bir karakter, sanki bir lezbien hissi uyandırıyor insanda. Erkeklerden nefret eden onların duygularıyla oynamayı seven, ölümüne neden olabilecek kadar duygusuz bir kadın.
Bu üç karakter oyunun başlarında ne kadar kendilerini farklı gösterme çabalarında olsalarda ilerki dakikalarda artık kendileyle yüzleşme başlıyorlar ve yaptıklarını ortaya döküyorlar. Oyuncuların performansları her zaman ki gibi çok iyi, ama oyun için pek eğlenceli olduğunu söyleyemem. Gerçekden çok ağır bir oyun, farklı düşüncelerle gidecek olan kişiler için biraz sıkıcı olabilir. Ama benim gibi ben oyunuda, oyuncuyuda severim diyorsanız tabiki gidin.


Yazan : JEAN PAUL SARTRE
Yöneten : ERGÜN IŞILDAR
Çeviren : OKTAY AKBAL
Oynayanlar : ECE OKAY IŞILDAR , ELİF ÖZGE ÖNGEL , EMRE NARCI , ERGÜN IŞILDAR , OSMAN GİDİŞOĞLU
Sahne Tasarımı : ERGUN IŞILDAR
Kostüm Tasarımı : GAMZE KUŞ
Işık Tasarımı : ÖZCAN ÇELİK
Müzik Yönetmeni :
Yönetmen Yardımcısı : REYHAN KARASU-HANİFE SER

İnsanlık Kasırgalardan Daha Güçlüdür



Geçen pazar gün Bostancı gösteri merkezi'nde Küba Dostluk Derneği, Nazım Hikmet Kültür Merkezi, Yön Radyo ve birçok kişinin emeğiyle Küba'da yaşanan doğal afet de ki zararların bir nebze giderilmesi, yanlarında olduğumuzu göstermek için bir yardım konseri düzenlendi. Bu etkinliğe bazıları yardım için bazıları ise müzik dinlemek için gelmiş olsalarda sonuç da bir şekilde yardım edilmiş oldu. Yakın zaman içinde yaşanan kasırga ve onun getirmiş olduğu sel ile yedi kişi hayatını kaybetti. Bunun yanısıra büyük bir maddi hasar. Böyle bir felaketi yakın zaman içinde yaşayan bizler durumun ne kadar acı verici olduğunu biliyoruz. Küba'da ki sosyalist kardeşlerimizin böyle zamanlarda yanlarında olmak kendi adıma benim için mutluluk verici bir olay diyip konserden birkaç ayrıntıları yazmak istiyorum.

Konser başlamadan önce sahneye Küba Dostluk Derneği adına -şimdi ismini hatılamıyorum- bir beyefendi ve Küba büyükelçisi çıkıp günün anlamı hakkıda konuşmalar yaptılar. Ayrıca Küba'da yaşanan felaketin görüntüleri 10 dk.bir sununla izleyicilere aktarıldı. Sanırım bu ayrıntılar sadece müzik için orada olan insanları biraz sıkmış olabilir. Olsun, daha sonra beklediklerine değdi sanırım. Sahneye ilk çıkan Şevaval Sam'dı. Sahnede kıpır kıpır, şivesiyle ayrı bir tad katan Şavval Sam, Tekirdağ'dan Bursa'ya İstanbul'a derken Karadeniz'e kadar birçok ilden bölgeden türküler seslendirdi. Gelevere deresi'ni seslendiriken yaşadığım boşluğu, üzüntüyü ise anlatamam. Müziğiyle, kendisiyle geç tanıştığım Kazım Koyuncu'dan dinlemeye alıştığım bu parçayı o olmadan dinlemek ne kadar üzücü bilemezsiniz. Toprağın bol olsun karadenizin asi çocuğu.

Bir sonra ki sanatçılar ise Şevval Sam'den daha iyiydi. Sahneyi bu sefer Erkan Oğur ile İsmail Hakkı Demircioğlu aldı ki o zaman türküler dahada anlam kazandı. Bağlamaları ile öyle bir müzik zevki yaşattılar ki öylece kalakaldım. Arada yaptıkları espiriler, laf sokmaların yanısıra Erkan Oğur'un “dillerini anlamıyoruz, ama yardımın dili olmaz” cümlesi gecenin en anlamlı sözlerinden biriydi.
Son olarak Gündoğarken sahne aldı. Ama yaptıkları müziğin bize hitap etmemesinden dolayı ikinci şarkıda salondan çıktık. Sonuç olarak burada emeği geçen herkese teşekkürü borç bilirim. Elinize, kolunuza, yüreğinize sağlık...

Saygılar

Sesleniş - Uğur Mumcu



Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık.
Babamız, sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi.
Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler bir mum ışığında bitirdik kitaplarımızı.
Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya.
Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık.
Vurulduk ey halkım, unutma bizi...

Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı.
İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez.
İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık.
Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık.
Yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu.
Yüreğimiz, işçiyle birlikte attı.
Yaşamımızın en güzel yıllarını birer taze çiçek gibi verdik topluma.
Bizleri yok etmek istediler hep.
Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

Fidan gibi genç kızlardık.
Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı gözbebeklerimizden.
Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik.
Direndik küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla.
Tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi,taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi.
Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden.
Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi...

Ölümcül hastaydık. Bağırsaklarımız düğümlenmişti.
Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde öldürüldük acınmaksızın. Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha.
Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı
gibi savrulduk.
Vicdan sustu. Hukuk sustu. İnsanlık sustu.
Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

Kanserdik.
Ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde.
Uydurma davalarla kapattılar hücrelere.
Hastaydık.
Yurtdışına gitseydik kurtulurduk belki.
Bir buçuk yaşımızdaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık.
Önce, kolumuzu, omuz başından keserek, yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık attık önlerine.
Sonra da, otuz iki yaşında bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.
Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

Giresun’daki yoksul köylüler, sizin için öldük.
Ege’deki tütün işçileri, sizin için öldük.
Doğu’da ki topraksız köylüler, sizin için öldük.
İstanbul’daki, Ankara’daki işçiler, sizin için öldük.
Adana’da, paramparça elleriyle ak pamuk toplayan işçiler, sizin için öldük.
Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

Bağımsızlık, Mustafa Kemal’den armağandı bize.
Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara.
Mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler, gizli emirlerle başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek istediler.
Amerikan üsleri kaldırılsın, dedik, sokak ortasında sorgusuz sualsiz vurdular.
Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi...

Yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi savunduk; komünist dediler.
Ülkemiz bağımsız değil dedik; kelepçeyle geldiler üstümüze.
Kurtuluş Savaşı’nda emperyalizme karşı dalgalandırdığımız bayrağımızı daha da dik tutabilmekti bütün çabamız.
Bir kez dinlemediler bizi.
Bir kez anlamak istemediler.
Vurulduk ey halkım, unutma bizi...

Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık.
Bir kadın eline değmemişti ellerimiz.
Bir sevgiliden mektup bile almamıştık daha.
Bir gece sabaha karşı, pranga vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam sehpalarına.
Herkes tanıktır ki korkmadık.
İçimiz titremedi hiç.
Mezar toprağı gibi taptaze, mezar taşı gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere.
Asıldık ey halkım, unutma bizi...

Bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar.
Ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı ya da susmuşlardı bütün olup bitenlere.
Öfkelerini bir gün bile, karşısındakilere bağırmamış insanların gözleri önünde, öldürüldük.
Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına, Batı uygarlığı adına, bizleri, bir şafak vakti ipe çektiler.
Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi...

Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi...
Bir gün sesimiz hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım, unutma bizi.
Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi, hepbirlikteyiz ey halkım, unutma bizi, unutma bizi,
unutma bizi...

Chinatown [1974]



Filmi izlerken aklıma Jack abinin kafasındaki saçlar ilk dikkatimi çekenlerdi. “Aha Jack abi'de bundan 35 yıl önce kel sayılırmış” dedim içimden, sonrada züğürt tesellisi ile kafamda kalan birkaç teli okşadım. Züğürt tesellisi işte, fazla konuyu kılla tüyle geçirmeden filmi tanıtmaya çalışayım. 1974 Yapımı olan Chinatown'un başrolünü Jack Nicholson ile Faye Dunaway paylaşıyor, yönetmen koltuğunda ise Roman Polanski oturuyor. Roman Polanski'nin yönetmen koltuğunun dışında filmede ufak bir role sahip olduğunu eklemeden geçmeyeyim. Jake Nicholson filmde “Gittes” isimli önceden polis olan daha sonra özel dedektiflik yapan bir karakteri canlandırıyor. Gittes'in ofisine bir gün sular idaresinin baş mühendisinin eşi olduğunu söyleyen Evelyn Cross Mulwray- Faye Dunaway- gelir. Kocasının kendisini aldattığını, bunuda araştırması gerektiğini söyleyerek Gittes'ı kiralar. Gittes yaptığı araştırmalardan sonra gerekli delillere ulaşarak gazetelere bu bilgiyi sızdırır. Bu haberin gazetelerde çıkmasından kısa bir süre sonra ofisini başka bir kadın yanında avukatı ile ziyaret eder. Gittes faka basmıştır, çünkü bu kadın gerçekden Evelyn Cross Mulwray'dir. Bu olayı kendine yediremeyen Gittes -okunuşunuda yazalım “gidıs”- kendine oyun oyanayanları bulmak için araştırmaya koyulur. Kendisini kullanmak isteyenlerin izini sürerken başmühendis Hollis I. Mulwray'in öldürülmesiyle olaylar daha da içinden çıkılmaz bir hal alır. Film aile dramı, çıkar ilşkileri, sapkınlık gibi sır dolu konuları ortaya çıkarmaya çalışan bir dedektifin macerasını konu alıyor. Jack Nicholson her zaman ki gibi mükemmel bir oyunculuk çıkartıyor, bunun yanısıra 70'lerin şıklığında Jack Nicholson'ı görmek ise ayrı bir zevk. Boş zamanlarınızı değerlendirmek için gerçekten kaliteli bir yapıt.

İstanbul Şehir Tiyatroları perdelerini açıyor



Ha bugün ha yarın derken sonunda şehir tiyatroları 1 Ekim itibari perdelerini açıyor. Bu senenin oyunlarını aşağıda bulabilirsiniz, hatta yetinmeyip sayfasını da ziyaret edebilirsiniz. Ayrıca yazdığım bu listeye aldanmayın, bazen bu liste dışında da oyunlar sahneleniyor. Arada bir gidin salonları kolaçan edin. Oh beee dünya vamış!

İstanbul Şehir Tiyatroları

* Çıkmaz Sokak
* Lüküs Hayat
* Mecbur Adam
* Tarla Kuşuydu Juliet (M.O)
* Bozuk Düzen
* Gizli Oturum
* Meraklısı için Öyle bir Hikaye
* Onlar Ermiş Muradına
* Balıkesir Muhasebecisi
* Bekleme Salonu
* İnek
* Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz (M.O)
* Hizmetçiler
* Deri Ceket
* Maskeliler
* Kafes
* Coriolans

Adım adım

Bugün gelinen başarısızlığı sadece oynanan 3-5 maça bağlamak hata olur. Sorunlar ufak ufak toparlanarak büyüdü ve bugüne gelindi. Belki başınızı ağırtıcam ama elimden geldiğince bir iki yazayım istiyorum.

* Geçen sene ne kadar şampiyon olunsa da bu başarının içindeki başarızlık iyi analiz edilmedi, planlama yapılmadı. Yönetim açısından böyle bir şey beklemiyordum ama en azından Mustafa Denizli'nin daha aklı başında davranacağını umuyordum, olmadı. Geçen sene oynanan birçok maçı eleştirmiştim. Penche'de de birçok yazımda bunu dile getirmiştim. Sezon bitiminde Mustafa Denizli'nin kalıyorum, gidiyorum söylemleri arasında tatile çıkması bir kaos yaratsa da sözleşme imzalamasıyla duruldu. Ama bu geçen süreç içinde planlama yapılmadığından gerekli transferler ya yapılmadı, ya da son dakikaya bırakılarak hatalar yapıldı. Zaten birer yıllık sözleşme yapılan teknikdirektörle ne kadar başarı yakalanabilir bu da muamma.

* Yapılan yabancı transferleri gerek blogda gerekse dost ortamında devamlı eleştirdim. Elinizde Ernst gibi bir oyuncu varken onun bir alt modelini almanın, şampiyonlar ligi öncesinde züper ligden hayatı boyunca üst seviye futbol oynamamış, belli bir yaşa gelmiş bir oyuncunun bu kadar yüksek bir meblağa alınmasına devamlı karşı çıktım. Elde ki Türkiye ligi şampiyonluğu, şampiyonlar ligi kozları kullanılamadı. Takımı bir üst seviye transferler yerine eldeki oyunculardan farksız oyuncular alındı. Burada bir üst seviye kelimesini özellikle kullanıyorum, demek istediğim yıldız denilen milyon dolarlık oyuncular değil.

* İçeride yeni yapılan sözleşmelerde ki yüksek bedeller muhakkak bir sorun yaratmıştır diye düşünüyorum. Oyuncular arası para politikası iyi yönetilmedi, uçurumlar oluştu.

* Mustafa Denizli'nin 10 maçta bir kadro oturtamaması ise rotasyon ile anlatılabilecek bir olay kesinlikle değil. Bugün takımı say desem üç oyuncudan fazla kimse sayamaz diye düşünüyorum. Bunun yanısıra bazı oyuncular sahada oynatılmadığı yer kalmadı. Bazı oyuncular bugün sahadayken yarın tribünden izlemeye mahkum edildi, küstrüldü, istemeden bitirildi.

* Sahada oynanan hücum anlamında ki kötü futbol iyi analiz edilmedi. Sorun hep santraforların kısırlığına, yetersizliğine indirgendi. Halbu ki elinizde her türlü santrafor bulunmak da. Bunun biraz açalım. Holosko; boş alanları iyi kullanabilen, süratli. Nobre; ileride baskı yapabilen karambolcü. Batuhan; hava toplarına hakim, geçen sezon kiralık gittiği Eskişehir'de iyi bir sezon geçirdi. Nihat; İspanya'da hep ikinci santrafor olarak oynadı, kariyeri ortada. İkinci santrafor olarak kelimesinin altını çizmek lazım. Bobo; gole yönelik en iyi oyuncunuz. Başarılı olduğu dönemler ceza alanı çevresinde ve yanında ikinci bir santrafor ile oynadı. Sol açık olarak değil.

* Sorun ileri uç olarak algılandığından dolayı ortasahada ki kısır, üretimsizlikden kimse bahsetmedi. Bunun yanısıra defansın kanatlarında oynayan oyuncular devamlı değişti. 5 maç sağ kanat görev yapan Erhan aniden tribüne yollandı, bir anda İbrahim oynamaya başladı. Defansın solu çorba oldu. Bir İsmail, bir Üzülmez, bir Ekrem oynadı. Defans bile oturtulamadı. Ben her zaman şunu savunurum, bir oyuncudan o bölgede %100 verim alınıyorsa kalkıpta başka bir bölgeye kaydırarak verimini %70'lere indirmeye neden olmak hem oyuncuyu hemde takımı zor duruma düşürür. Örnek; Ekrem Dağ

* Bazı maçlar taraftarın yüzünü güldürse de bu sadece takımın gerçek yüzünü örtmesinden başka bir şey değil. Bunu biraz daha açayım. Blogda yazdığım bazı yazılarda ortasahanın iyi top yaptığını diğer bir yazıda ise iyi top yapamadığıni dile getirmişdi. Şimdi sizin aklınıza “bu adam da ne kadar tutursız ” demeyin diye biraz yazdıklarımı açıklamak istiyorum. Beşiktaş rakiplere karşı ortasahası değişim gösteriyor. Maçları ve oyunları tektek anlatmaya çalışacağım.
İleri de basan rakiplere karşı Beşiktaş ortasaha da top yapamıyor, bocalıyor. Örnek; barış kupası.
Açık oynayan takımlara karşı ortasahada ki hakimiyeti ele alıyor, iyi işler yapıyor. Örnek; Gaziantep, Galatasaray maçları.
Ortasahada kalabalık olup, kapanan takımlara karşı paslaşma yüzdesi teknik terimle 1 ve 2 bölgede olsada bu sadece göz yanılması. Örnek; Gençlerbirliği, Kayseri.
Ama bu üç değişik ortasaha görüntüsünde de ortak olan 2. bölgeden 3. bölgeye geçişlerde pas yüzdesinin düşmesi, üretkenliğin azalması, oyunun kanatlara açılamaması, dikine toplarla karşı kaleye gidilememesi, şut çekilememesi.
Belki yazdıklarımda eksiklerim olabilir, bu kadar uzun yazmak bana göre değil.

Aşk Olsun Sana Çocuk - Edip Akbayram



Aşk olsun sana çocuk, aşk olsun
Acıyorsam sana anam avradım olsun

Elbette türkiye’de de en uzun koşuysa devrim
O, onun en güzel yüz metresini koştu
İlk o fırladı lüverden en sekmez mermisiynen
En hızlısıydı hepimizin,
İlk o göğüsledi ipi...

Acıyorsam sana anam avradım olsun,
Ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun!

Söz: Can Yücel
Müzik: Mazlum Çimen

Çampiyıns lik

Öyle derinlemesine analiz, ince elemek sık dokumak, fazla düşünmek gibi bir derdim yok şu yazıyı yazarken. Yazdım mı yazdım o kadar. Maçdan önce nasıl maç olur deselerdi görüşüm şuydu; mançester geçen sene çampiyıns ligde oynadığı deplasman maçlarında futbolu kendi yara alanında kabul eden, iyi yardımlaşan, iyi yayılan, yüksek pas yüzdesi ile oynayan bir takımdı. Roni solda oynarken Ronaldo tek santrafor olarak öndeydi. Sağdakini hatırlamıyorum, zaten ne önemi var ki? Bu sene ise Rolanldo gittikden sonra sistemde yine bir değişiklik yok. Tek fark Roni'nin yerinin değişmesi. Beşiktaş ise sezon başından beridir iyi takım savunmasının yanında iyi mücadele eden, ortasahada fena top yapmayan bir takım görüntüsünde olsada ortasahası üretken değil. Ortasahayı geçince pas yüzdeleri düşüyor. Beşiktaş daha lickde hücum anlamında bu sorunları yaşarken mançester karşısında galibiyet beklemek polayana ile sevişmek olurdu. Hani diyorlar ya "bu maçı biz alırdık", nah alırdınız. Biraz kaba bir tabir oldu ama öyle. Bu maçın en iyi sukoru beraberlikti. O da halikarnas balıkçısının sayesinde Marmaris'de sulara gömüldü. Top tepmenin kırılma noktası uzun saçlı, tıknaz çocuğun çıkartılıp, 35'lik yıllanmış Yusuf şarabının oyuna girmesiydi ki herkes bunda hem fikir. Sen çık ben giricem hareketlenmeleri esnasında çizginin orada hakemin yanında Yusufçuğu gördüğümde " aha tabataaa çıkıyor" dedim. Ne biliyim aklıma nerden estiyse iki ara top atası tutar diye sokuyor sandım marmaris aşığının. Tıknaz, eli purolu serdar cengaverine "hadi sen fazla kaldın şu sahada gel yanıma iki pişpirik atalım" dediğini görünce gerisini de pek iplemedim. Zaten rakı masamızda bir puan vardı o da balıkçının ellerinde heba oldu.

12 Eylül, Beşiktaş, Denizli, Serdar, Taraftar, Hakem, Pankart

12 Eylül;
Günlerden 12 Eylül, darbecilerin ülkenin anasını ağlattığı, insanların insan dışı davranışara mahruz kaldığı, yıllarca insan dışı bir anayasanın temellerin atıldığı kara bir dönemim başladığı bir tarihtir hafızalara kazılan. Sadece bu felaketi bu işe yapanlara bağlamakda hata olur. O duruma gelmesine göz yuman siyasetçiler, bürokratlar, güvenlik birimleride en az bu darbeyi yapanlar kadar suçludur. İşte o kara günün yıldönümüydü 12 eylül 2009 cumartesi. Hesap sorulmasını isteyenler sokaklardaydı, ellerde pankartlar, ağızalarda sloganlarla. Düne, bugünkü devamına isyan, hak arama için yapılan bir gösteri vardı gökyüzünün yırtılırcasına yağdırdığı yağmurun altında. Donumuza kadar ıslandık, sonunda dayanamadık koptuk kortejden Kadıköy meydanında. Ne kadar da sonunu getirememiş olsak da elimizden geldiğince omuz omuza verdik, hesap sorulmasını istedik.

Beşiktaş;
Sahada oynanan futbol için kötü şeyler söylemek imkansız. Üzülebileceksek eğer ikinci golden sonra takımın vurdum duymaz tavırlarlarına bir iki söz söylenebilir. Ama şöyle bir gerçek var ki ne kadar takım savunmamız iyi olsa da orta sahada iyi top çevirsek de bal yapmayan arı gibiyiz. Bir türlü üretken olamıyoruz. Bunu sadece santraforların formsuzluğuna bağlamak hata olur. Orta sahada birşeyler eksik gibi.

Mustafa Denizli;
Aklından ne geçtiğini bilmek cidden imkansız. Öyle takım kurgularıyla sahaya çıkıyor ki herkesi bir şekilde dumura uğratıyor. Maç başlamadan kadroyu gördüğümde ilk yorumum şu oldu; “bu kadar sakatlıkdan yeni çıkmış, maç eksiği olan, takıma uyum sağlamamış oyuncuları sahaya sürmek büyük risk”. Haksız çıkmayı o kadar çok isterdim ki ama olmadı. Denizli'nin fantezileri bize büyük yara veriyor, vermeye devam edecek. Kendisinin liderlik vasfına, camiaya verdiği morale söyleyecek bir şeyim yok,aksine taktir ediyorum. Ama teknik taktik açıdan tam bir felaket.

Serdar Özkan;
Gaziantep maçından sonra bu maçda çok iyiydi. Pozisyon üretti, pozisyona girdi, futbolu basit oynadı. Şansızdı. Olsun, yeter ki futbolu basit oynasın, bu yolda devam etsin. Böyle devam ettiği sürece hem Beşiktaş hemde Türkiye büyük bir yıldız kazanmış olacak.

Taraftar;
Gün geçtikçe soğumaya başladım. Tribünde ayrı, teve başında ayrı azap beraber maç izlemek. Maçı çarşı'da Külüstür'de izledik. Küfür edilmeyen tek futbolcu kalmadı. İnsanoğlunun ne kadar ufalabileceğine görmek için orada olmak fazlasıyla yeterliydi benim için. Bu durumu sadace buradaki beşiktaşlıları bağlamak belki de hata olur, biz halk olarak böyleyiz. Bu insanlar Şeref Bey'lerin, Baba Hakkı'ların, Süleyman Seba'nın yönetiği, bayrağını taşıdığı büyük Beşiktaş'ın taraftarı olamaz. Olsa olsa Demirören'in taraftarı olur.

Hakem;
İnsan işini hakkıyla yapması, yapamıyorsa kenara çekilmesi gerekir. Malesef ki Türkiye'de ki düzen bir bok çukuru, her yanıyla boka batmış bir düzen. Federasyounundan hakemine,medyasından başkanına taraftarına kadar. İnsanlar soğuyor, soğutuluyor. Sokayım düzeninize.

Pankart;
Marmara bloğunda değinmiş; “idolojik pankart istemiyoruz, giremezsiniz” demişler . Sizin neyinize düşünmek, konuşmak, hak aramak. Siz sürülün, koyun olun. Ne beklersiniz sokakda yapılan harcı protesto etmek isteyenlerin dayak yediği, açız diyenin tartaklandığı, hak aramanın yasaklandığı bir ülkeden. Siz koyun olun, zombi olun, susun. Biz sizin yerinize konuşuruz, düşünürüz. Ama bizim istediğimiz kadar.

Sel çocukları (Nesin Vakfı zor durumda)

Arkadaşlar Selamlar

İstanbulda yaşanan ve hepimizi derin üzüntüye boğan insanlarımızı yitirdiğimiz sel felaketine maruz kalan ilçelerden biride Çatalca bildiğiniz gibi . Çatalcada yaşanan sel felaketinde ıllardır ülkemizdeki yardıma muhtaç çocuklara barınma , eğitim bakım olanakları sağlayan Nesin Vakfıda büyük zarar gördü ne yazıkki , Çocukları tahiye etmek zorunda kaldılar . Vakıf oldukça güç durumda ne yazıkki.Şayet gerekli maddi destek sağlanamazsa korkarımki vakıf çocuklara sağladığı bu hizmeti veremeyecek duruma gelecek.
Vakıfın ilk etapta ayrıca İlk yardım malzemeleri gibi ana malzemelerede ihtiyacı var. Yıllardır karşılıksız şekilde ülkemiz çocuklarına barınma , bakım eiğitim hizmeti veren bu vakfa yardım Halkın Takımı olarak bizimde borcumuzdur sanırım .

Her türlü yardım için irtibat numaraları ve hesap numaralarını veriyorum.

Nesin Vakfi hakkinda bilgi için :

http://www.nesinvakfi.org

VAKIF İRTİBAT TEL:

0212 783 60 49
0212 783 63 58
0212 311 54 22

Nesin Vakfı Hesap Numaraları

Banka
Şube
Numara
Tür

İş Bankası
Parmakkapı
1042 0687054
TL
Matematik Köyü için özel hesap

İş Bankası
Parmakkapı
1042 550334
TL

Ziraat
Çatalca
130 - 952 22 32 - 5001
TL

Ziraat
Çatalca
130 - 952 55 01 - 5003
Euro
Eur: TR 80000 1000 1300 9525501 5003

Ziraat
Çatalca
130 - 952 55 01 - 5001
USD
IBAN: TR 37000 1000 1300 9525501 5001

Ziraat
Çatalca
130 - 952 55 01 - 5002
CHF
IBAN: TR 10000 1000 1300 9525501 5002

Vakıf
Çatalca
237 158007272068355
TL
Matematik Köyü için özel hesap

Vakıf
Çatalca
237 - 434 84 59
TL

Vakıf
Çatalca
237 - 400 79 37
USD

Vakıf
Çatalca
237 - 400 79 36
Euro

Posta Çeki
164 00 09 (havale ücreti alınmıyor)

Swift Kodlar
Ziraat Çatalca Swift kodu : TCZBTR2A
VakifBank Çatalca Swift kodu : TVBATR2A

http://forum.forzabesiktas.com/viewtopic.php?f=1&t=17157
Mustafa Kaya'nın yazısıdır.

İyi takımdır Türkiye

* Dün iş arkadaşım "maç kaç kaç biter" dediğinde "hangi maç?" diye sordum. O zaman anladım ki akşama milli takımın maçı var. Milli takım maçlarının beni eskisi gibi pek heyecanlandırdığını söylemem, bu nedenle de pek takip etmem, denk gelirse izlerim. Herneyse, arkadaşın sorusuna cevabım direk olarak beraberlikti. Tff'nin yaptığı anketde ise %80 oranında Türkiye'nin kazanacağını işaretleyen halkımızın yanın da Mustafa Denizli'de buna benzer bir söylemde bulunarak "parçalarız" demişti. Şimdi bazı gerçeklerle yüzleşmeyip kendinizi kaf dağında görmek, polyanacılık oynamak istiyorsanız eğer bu sizin seçiminiz olur. Ama dünya acımasız gerçeklerle doludur. Acıtırlar.

* Dün akşam maç öncesi SkyTürk'de 3-5 eleman bir olmuş milli takımı tartışıyorlardı. Hani öyle çok gündemde olan yazarlar filan değildi, belki de ben tanımıyorumdur. Konuşma arasında Türkiye'nin burada olmasının nedeni elemanlardan biri şu şeklide açıkladı, diğerleride onayladı;"Türkiye'nin iskeleti veya tamamı Fenerbahçeli, Galatasaraylı oyunculardan kurulu. Geçen sene Skibe ve Aragones'in oynattıkları kötü futbolun yanında kondüsyon eksikliğinden dolayı Türkiye bu duruma düştü." Şimdi siz olaya bu açıdan bakıp, koskoca milli takımın başarısını da sadece bu iki takımın başarısıyla endekslerseniz vah halimize. Eee zaten takımın başında ki de böyle düşünmüyor mu?

* Milli takımının dününe, bugününe baktığınız zaman finaller öncesi bu tür gruplarda her zaman sorun yaşandığı görürüz. Yani bugünkü başarızlık sadece şimdiye mahsus birşey değil. Bunun başlıca nedeni bir sistem, ekol ülkesi olmamamız. Mesela Brezilya derseniz bireysel üst düzey futbol, Almanya derseniz turnuva takımı, disiplin, İtalya derseniz defansif futbol gibi bir takım özellikler sayabilirsiniz. Peki Türkiye derseniz akıllara ne gelir? Benim aklıma hırs, mücadele geliyor. Futbolda sadece hırs, mücadele yeterli değildir, dünyada mücadele etmeyen takım kalmışmıdır? Hele ki sizden teknik olarak daha düşük takımlarla oynadığınız maçlarda rakip sizi bozmaya yönelik futbol tarzı ile sahaya çıkar. Bugüne kadar dünyanın heryerinde böyle olmuşdur. Buradan sonra ise sizin oyun disiplininiz, altyapıda verilen mantel eğitiminiz, tarzınız ile maçı çevirir veya çeviremezsiniz. Malesef ki bizim bu özelliklerimiz olmadığı için böyle takımlara karşı her zaman başımıza gelmedik kalmıyor. Peki bizden güçlü takımlara karşı neden bir takım başarılar sağlanmıştır? Bunun nedeni ise bize yapılanı bizim başkalarına yapmamızdır.

* Birçok kişi Fatih Terim'e antipatisinden dolayı milli takım maçlarında sevinmek ile üzülmek arasında gidip geliyor. Bende bunlardan birisiyim. Bir adam insanları milli takımdan bile soğutabiliyorsa eğer bundan birşeyler var demektir. Mimikleri, uslübu, tavırları, kadro seçimleri, saplantıları, avrupa kupasında ki dev ekranda kendini takip edip teve'ye oynaması bu antipatinin birkaç nedeninden bazılarıdır.

* Son olarak, birilerini söylediği gibi "biz onlardan iyi takımız" söylemi insanları şişirmekden başka bir işe yaramayan koca bir balondur.

Katil Ana



Hep o suçludur. Binaların altında insanların ölmesinin de sel olup insanların boğulmasınında tek sorumlusu o'dur. O katildir, o doğadır, o anadır. Siz hatırlıyormusunuz 1999 depreminden önce yapılan binaların kaçak, malzeme çalınarak yapıldığı ve buna devlet tarafından göz yumulmasının nelere mâl olduğunun irdelendiğini, suçlu devlet yetkilileri için hesap sorulmak amacıyla çabalandığını. Hatırlamazsınız, peki depremden sonra düşünce değişti mi? Değişen hiçbirşey yok. Dün neyse bugünde o.
Yakın zamanda Şavşat'da 5 kişi hayatını kaybetti. Siz hiç devlet tarafından verilen ihalede malzeme çalındığını, altyapı olmamasından dolayı insanların öldüğünü duydunuz mu? Duyamazsınız.
Bugün marmara'da sel haberleri boy boy gazetelerin ilk sayfalarında. Tam 27 can. Başlık nedir peki? Bam bam bam "Selde insanlar hayatını kaybetti, büyük felaket". Suçlu kim? Doğa ana. Neden? Çok yağdı. Vay anam vay. Altını yapmadan üstünü dolduranlar, doğanın kolunu bacağını kesip beton yığını yapanlar, buna izin verenler, gözyumanlar, hesap sormayan bizler suçlu değil, o suçlu. Suçluyu, suçluları öyle güzel meşrulaştırıp, masum yapıyoruz ki buna kendimiz bile inanıyoruz. Ne de olsa suçlu belli "O". Geriye kalan, ölenlerin yakınlarına düşen acılar.

Başkanın adamları

Beşiktaş Ümit milli takım ile maç yapıyor, tribünlerde bir beste, ben duymaya utandım ama söyleyenler utanmadı. Tabata'yı beğenmeyebilirsiniz, aldığı parayı yüksek bulabilirsiniz, vizyonsuzluk diyebilirsiniz, ama kalkıp daha sahaya ilkez çıkan bir adamı tehtid edercesine küfür etmek neyin nesidir anlatabilirmisiniz? Verilen yüksek miktarın günahını bu adama yıkmanın nedenini açıklayabilirmisiniz? Kutsal dediğiniz formayı taşıyan insanlara azda olsa saygı gösteremezmisiniz? Hedef belliyken, suçlu başkanlık mekanında otururken, buna ses çıkarmayan muhalefe piyasada yokken siz burada ki en suçsuz insanı giyotine götürme isteğini neyle savunabilirsiniz?
Bugün gelinen nokta şudur; Demirören ve taraftarı.

Herşey Sende Gizli - Can Yücel


Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün
Karşındakinin gördüğüdür rengin..
Yaşadıklarını kar sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;

Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..
Gülebildiğin kadar mutlusun
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi,

Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın
Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..

İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli
Bebek ağladığı kadar bebektir
Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin...

Can YÜCEL

Katre-i Matem - İskender Pala



Sanırım kitap tanıtımlarına biraz fazla ara verdim. Bunun nedeni son zamanlarda biraz tembel olmam. Yani kitabın sıkıncılığından veya çok kalın olmasından değil, sadece benim tembelliğim. :) Bazen oluyor, tembelliğim tutuveriyor. Ama sonunda gayet mutlu bir şekilde okuduğum kitabı bitiriverdim. Şimdi elime, dilime takılan kitabı sizinle paylaşmak istiyorum. Yazarımız İskender Pala, kitabın ismi ise “Katre-i Matem”, Türkçe çevirisi ile “Matem Damlası”. Bu tür kitaplar inanılmaz derecede hoşuma gidiyor. Sizinle de önceden paylaştığım Ahmet Ümit'in Bab-ı Esrar'ını da okurken de aynı ruh haline kapılmıştım, kitabın tadı da damağımda kalmıştı. Yine aynı tad da olan bir kitabı tanıtmaya çalışacağım. Katre-i Matem, Osmanlı'nın en cancanlı, en müsrif olduğu yıllar olan lale devrinde geçiyor. Padişahımız III. Ahmet, vezirimiz padişahımızın damadı İbrahim Paşa. Kitabımızın ana karakteri Ahmet, ama padişah olan değil. Diğer adıyla Şahin, Kara Şahin. İkinci karakter Kara Şahin'in yakın dostu Yanık Yusuf, diğer adıyla Topaç Yeye.

Şahin, annesinin ölümünden sonra mal varlığını har vurup harman savurmakta, gününü gün etmektedir. Ta ki Nakşıgül'le karşılaşıncaya kadar. Aşık olur, aşkından perişan olur. Aşkı tek taraflı değil, karşılıklıdır. Ama elde artık ne para kalmıştır, ne de pul derken tavan arasında 30 inci bulur Şahin. Annesinin kötü günler için sakladığı tam 30 inci. Artık aşkına kavuşabilecek, mutlu olabilecekdir. Nikah yapılır, kızın babasının evine yerleşirler. Şahin ile Nakşıgül'ün ilk gecesi birbirlerine aşk nameleri söylemekle geçer. Şahin sabah başında bir zonklamayla uyanır, gözlerini açtığında ise neye uğradığını şaşırır. Nakşıgül artık canlı değildir, odanın her tarafı kan olmuş, uzulları sağa sola dağılmıştır. Bu şaşkınlıkla tek dikkatini çeken Nakşıgül'ün elinde olan lale soğanın bir yarısıdır. Şahin tutuklanır, Eyüp'ün tomrukhanelerinde itiraf etmesi için işkencelere mahruz kalır. Ama bir şey diyemez, ağlar, aşkını kaybetmenin şaşkınlığıyla yanar durur. Artık kendisinden ümidi kesen amir Tomruk Emin Şahin'i sevk etmeye karar verir. Bir iki görevliyide yanına katarak Haliç üzerinden sandalla yola koyulurlar. O zamanlar için denizde kutlamalar, nikahlar yapmak pek revaçtaymış, böylede olunca haliç biraz kalabalık. Bu kalabalık arasında Şahin'in binmiş olduğu sandalla başka bir sandal çarpışır. Nasıl kaçacağını düşünen Şahin için gün doğmuştur, çarpışmayla Şahin Haliç'in sularına düşüverir. Sorun suya düşmesi değil elleri ayaklarının bağlı olmasıdır. Biraz uğraştan sonra ellerine ayaklarına bol gelen zincirlerden kurtularak sahile yorgun, bezgin bir şekilde çıkar.

Yusuf büyüdüğü evin kızı Şehnaz'a aşıktır. Aşkıda karşılıksız değildir hani, ama kızın babası Veyis ağa bu durumdan hiç hoşnut değildir. Bu hoşnutuzluğunu hırsızlık suçlamasıyla Yusuf'u tutuklatarak gösterir. Yusuf zekidir, tutuklanmaktan kurtulmak için deli rolüne yatar, rolünüde iyide yapar. Bimarhane'de ki o kadar hekimi kandırmak kolaymıdır? Git zaman gel zaman bir şekilde Yusuf bimarhaneden kaçar. İşte tam bu sıralar Şahin'le tanışır diyip kitabın özetini burada kesiyorum. Sonuç olarak kitabın ana teması Şahin'in Nakşıgül'ün katillerini araması gib gözükse de onun daha ötesinde içeriği olduğunu söylemeliyim.
Kitap gerçekten çok iyi kurgulanmış. Aşk, intkam, ihanet, sır gibi birçok kavramı bir araya gitirip birde bunu tarihle harmanlayabilmek gerçekden büyük maharet gerektirir ki bunu yazarımız fazlasıylada başarmış. Bu kitabı okumanızı şiddetle öneriyorum, bana kesinlike teşekkür edeceksiniz.

Serdar Özkan


Bundan birkaç yıl önceye kadar altyapıda ki ve farklı takımlara kiralık verilen gençlerimizi elimden geldiğince takip ediyordum. Bunlardan biriside Serdar Özkan’dı. A takımda oynamasını istediğim yetenekli oyuncuların başında geliyordu. Bir iki alt liglere kiralık verildikten sonra Ertuğrul Sağlam’ın isteğiyle A takıma çıktı. A takımda oyadığı gün ne kadar mutlu olduğumu anlatamam. Biraz kendisinin yeteneklerinden, yaptıklarından, yapmadıklarından, yapamadıklarından bahsetmek istiyorum. Serdar’ı teknik olarak incelediğinizde birçok özelliğini görmeniz mümkün. Adam geçebilen, şut atabilen, iki kanatda oynayabilen hatta oyun kurucu görevi üstlenebilecek olmasının yanında diğer oyuncularıdan kendisini ayıran bir özellikde iki ayağını kullanabilmesi olduğunu söyleyebilirim. Sizden şu kelimeleri duyar gibiyim;”Messi’yi mi izliyoruz? Abartma.” Tabiki bir oyuncunun yeteneğinin olması onu sahaya yansıtması anlamına gelmiyor. Altyapıda yetişen gençlerimizin en büyük eksikliği mentallerinin gelişmemiş olması, malesef Serdar içinde aynısı geçerli. Günümüz futolunda cancanlı oyuncu tiplerinden çok işini yapan, takım oyuncuları önplanda. Yani, öncelik futbolu basit oynamak. Serdar’ın en büyük eksiğide bu, basit oynamak yerine topla sevişmek istemesi. Bunun nedeni altyapıdan çıktığı için çok şeyler yapmak istemesimi yoksa futbol topunda sevgilisinmi görmesi bilemiyoruz. Ama topla oynama aşkı takımına ve kendine yarardan çok zarar getirdiği kesin. Bu zararlardan biriside sanırım taraftar gözünde antipatik hale gelmesi ki taraftarımız bir defa kıl oldumu bir daha ağzınla kuş tutsan yaranamazsın. Serdar artık birşeylerin farkına varmalı, kendine gelmeli, silkelenmeli. Son oynadığı Gaziantep maçı içinde birşeyler söylemekde yarar var. Gerçekden uzun zaman sonra Serdar’ın bu kadar iyi performans verdiğini gördüm. Basit oyanamayı tercih ederek, yeteneklerini çok daha üst düzey kullandı. Bu saatten sonra Serdar’ın önünde iki yol var; ya eskisi gibi topla sevişmeye devam eder, ama farklı renkler altında, ya da Gaziantep maçında ki gibi basit oynamayı tercih ederek yıldız olur.

Lösev çarşamba günü TRT1'de

Sevgili Gönüllülerimiz,

02 Eylül 2009 Çarşamba günü TRT1'de, Sabah Haberleri'ne Genel Koordinatörümüz Hülya ÜNVER ve sonrasında 'İstanbul'un Orta Yeri' adlı sabah progranmına Kurucu ve Yönetim Kurulu Başkanımız Dr. Üstün EZER konuk olarak katılarak; çocuklarımızın zorlu tedavi sürecini, tedavi sonrasında elde ettikleri ikinci şansı, umutlarını, heyecanlarını sizlerle ve bütün Türkiye ile paylaşacaklardır.
Programa telefonlarla ve e-postalarla katılarak vereceğiniz destekler bizler için çok anlamlıdır.


Sevgilerimizle,

Halkla İlişkiler

Korku - Yaşar Kurt



Korkuyorum anne
Al beni içine
Alışamadım anne
Al beni yine...
Büyüdüm anne evler büyüdü
Büyüdü papuçlar yollar büyüdü
Orduya istiyorlar
Savaş çıkar diyorlar
Silah veriyorlar anne
Bana öldür diyorlar
Yat diyorlar anne
Kalk diyorlar
Beynim yiyorlar anne
Beynimi yiyorlar..
Kapat televizyonu anne
Seni de kandırıyorlar
Oyunu verme anne
Oyuna gelme anne...

10,5 nömera

Bu hafta gerçek anlamda doludolu geçti. Yaşananları biraz bekleyip, sağlıklı düşündükden sonra yorum yapmak sanırım en doğrusu. Şimdi sakin kafayla bu hafta yaşananları, etkilerini, yakın gelecekde karşılaşacaklarımızı ele alalım.

* Tigana'dan sonra basına posta koyan birini görmek güzel. Hele ki karga benzetmesi içimde ki yağları eritti. Helal demediysem adam değilim. Ama bu söylemlerin birde rövanşı olacağını Mustafa Denizli unutmamalı. Yapılan bu konuşmaların ardından söylemlerini güçlendirmesi gerekiyor, aksi taktirde bu leş kargaları adamın gözünü oyar, etlerini lime lime eder.

* Belli bir süredir donma, dondurma konuları sayfaların başlıca konularıydı. Dondu, donacak derken en sonunda anlaşma yapıldı ve Delgado'nun sözleşmesi sezon ortasına kadar askıya alındı. Tabiki sözleşmedeki yazılanlar dahilinde, yani Delgado parasını almaya devam edecek. Doğru olanıda bu zaten. Ama işin tartışılması gereken tarafı geçen yıl Delgado'nun sakat olmasına rağmen ameliyata izin vermeyen yönetim, teknik heyet sinek ikilisi. Kendileri açılarından haklı olsalar da bugün gelinen noktada hatalı oldukları fazlasıyla önplana çıkıyor.

* Ne dedik? Evet Delgado'nun sözleşmesi sonunda dondu. Ne diyordu Denizli? 10,5 nomare isterim. Öyle böyle derken sonunda aldık. Şimdi soru şu; yabancı sayımız kaç oldu? Evet bildiniz 9. Devre arasında Delgado'nun dönmesiyle kim gidecek sorusu sanırım ilerki günlerde bayağı bi gündemimizi dolduracak. Hadi hayırlısı nurtopu gibi bir sorunumuz daha yolda. Kendi kendine sorun yaratan kaç kulüp vardır cidden merak ettim.  

* Evet 10,5 nomare'li oyuncumuz sonunda bulundu. Hemde öyle uzak diyarlarda değil yanı başımızda. Ve karşınızda Tabataaaaaaa... Meblağ ise uçukmu uçuk. Tam 8 milyon avro olduğu söyleniyor. Hani 8 değilde 7 olsa ne farkeder ki? Bobo'yu 5 milyon avro'ya satmaya çalışan bir kulübün Tabata'ya 8 milyon veya buna yakın bir rakam vermesi ne kadar iş bilmemezlik, yönetimsizlik kokuyor değil mi? Birde bu transfere onay veren Mustafa Denizli'ye ne demeli? Yürü be Denizli, vizyonuna kurban senin.

* Şimdi bu Tabata transferinin başka bir etkisi daha mevcut. Yakın zamanda aynı kulüpten transfer edilen İsmail Köybaşı isminin Tabata transferiyle yanyana koyulup dile getirilmesi. Şimdi diyebilirsiniz ki;”olsun, ne olacak ki?” İsmail hem Beşiktaş'ın hemde milli takımın değişmezi olacak bir oyuncu. Bu oyuncunun ismini devamlı olarak transfer parasıyla yanyana getirip, insanların gözüne sokarsanız eğer en ufak başarısızlığında tepkiler almaya başlar. Bugün Bobo'nun geldiği durumda bundan farklı değil. Bakın bir haftadır Tabata isminin yanına İsmail'in ismi güzelce yerleştirilip, taraftar pofpoflanıyor. 

* Artık maça geçelim. Gaziantep maçı gerçekden izleyiciler için çok zevkliydi. İki tarafında açık futbol oynayıp, çirkefliğe yatmaması maçın seyir zevkini bir kat daha artırdı. Tek üzücü olan bu güzel futbolun sonuncunda ağların havalanamamasıydı. Maçın teknik taktik analizine girmeyeceğim, benim için önemli olan oynanan futboldu ve bunun karşılığınu bu akşamda fazlasıyla aldım. Bu akşam oynanan futbolun güzelliğini sadece Beşiktaş'a bağlamak haksızlık olacağından dolayı Gaziantep'e de bir alkış lütfen. 

* Bir de sanırım sahaya giren bi gerizakalı vardı. Ne işin var ulan senin orada?

* Son olarak yönetimin ne kadar vizyonsuz olduğunu bildiğimden tek kelime etmeyeceğim ama Denizli'nin de bizim yönetimden aşağı kalmadığını gördüm.  

Lösev Anadolu yakasında açıldı



LÖSEV Lösemili Çocuklar Vakfı,

İstanbul’daki 2. şubesini Anadolu Yakasında Açtı…

 

 

 

Sevgili gönüllümüz,

İstanbul’da sizlerle birlikte yürüttüğümüz çalışmalarımızın en olumlu meyvesi LÖSEV Anadolu Yakası Şubemizi açtık.

 

İstanbul’da yoğun şekilde devam eden çalışmalarımız, hastalarımıza, firmalarımıza, gönüllülerimize, destekçilerimize daha yakın olma arzumuz sebebiyle Avrupa yakasında 4 yıldır yürüttüğümüz başarılı çalışmalarımızı aynı güç ve heyecanla artık Anadolu Yakasına da taşıyoruz.

 

Biz tüm çalışmalarımız için desteği ve gücümüzü sizlerden aldık. Hani hep sordunuz ya” Anadolu Yakasında bir LÖSEV Ofisi ne zaman açılacak?”

Şimdi Anadolu Yakası ofisimizde sizleri görmek ve yanımızda olduğunuzu bilmek gücümüze güç katacak.

 

Sizi Bağdat Caddesinde ki ofisimize davet ediyor ve yanımızda olduğunuzu bilmek istiyoruz.

 

 

Sevgilerimizle,

 

Adres:     

Adresimiz: Göztepe Mh. Bağdat Cd. Yenisey Apt.No: 253/A

Kadıköy/ İstanbul

Tel: 0 216 359 85 85 (Göztepe Parkı Karşısı, Köfteci Zeynel’in üst katı)

 

 

Hadi Gençler oynayın

Mustafa Denizli'yi sadece Gençlerbirliği maçı için eleştirmek haksızlık olur. Her oyuncunun performans düşüklüğü yaşayacağı gibi teknikdirektörler içinde bu geçerlidir düşüncesindeyim. Kendisinin liderlik vasıfları olmasının yanında camiaya verdiği moral motivasyonu inkar etmesemde taktik teknik anlayışını beğenmem.

Bu seneki takımın performansının yanında yapılan transferleride konuşmak gerektiğini inanıyorum. İlkönce transferler ile başlıyım.

* Takımın eksiği olduğunu düşündüğüm sağbek ve solbeklere yapılan transferler yerindeydi. Özellikle İsmail transfer yüksek bir bedele gelmiş olmasına rağmen iyi bir transferdir. Ama işin ilginci Üzülmez'in sakatlıkdan kurtulur kurtulmaz ilk onbirde yer alması biraz garip ve eleştirilebilecek bir durum. İsmail sonuçda tecrübesiz bir oyuncu değil, aksine hazır bir oyuncu.

* Rıdvan geleceği olan bir oyuncu ama süper lig tecrübesi olmaması nedeniyle zamanla kazandıralabilecek bir oyuncu ve yerindedir.

* Erhan'ın transferi içinise neden yapıldığını bilemiyorum. Erhan oynadığı maçlarda yaptığı bindirmeler ile evet bu adam olacak dense de maçlarda final pasları günü gününe tutmuyor. Biraz dengesiz bir oyuncu. Benim için üzülecek durum ise özkaynakdan bir sağbek veya sağ açığın takıma kazandıralamamış olması. Hani diğer bölgeler için bir bahane üretilebilir, ya sağ taraf için. 

Nihat; kendisinin kariyeri ortadadır. Ama bu transfer takımın eskik bölgesi olduğu içinmi yapıldı yoksa Topuz olayında yaşanan başarısızlığı örtbas etmek içinmi yapıldı sorusu insanın aklına takılmıyor değil.

* Fink; şampiyonlar ligi oynayacak bir takımın eline geçecek para hiçde azınmayacak bir miktar değil. Bu avantajı kullanıp bu bölgeye çok daha kaliteli bir oyuncu transferi yapılabilecekken neden üst düzey turnuvalarda boy göstermemiş bir oyuncu alındığını bilmiyorum. Fink transferi için yapılan açıklamalarda devre arasında anlaşma yapıldığı söylenmişti. Sanırım o sıralar takımın şampiyon olacağına inanılmıyordu.

* Ferrari; aldığı para, bugüne kadar bonservis ödenmemiş olması dillere dolansada iyi bir transfer olduğu gözüküyor. Hadi hayırlısı.


Şimdi gelelim takımın performansına. Barış kupası ve (i.b.b maçı haricinde) ligdeki bütün maçlarını takip etme şansım oldu. Barış kupasında ki maçları gözönüne aldığımızda iyi alan daraltan, mücadelesi yüksek bir takım görüntüsü verse de ortasahada top yapamayan, dikine oynamayan bir takım görüntüsüde çizmişdi. Takım da yeni oyuncular var düşünsesiyle ve rakiplerin gücü düşünüldüğünde olabilir demişdim ama ligin başlamasıyla değişen bir şey olmadığı ortaya çıkdı. Beşiktaş'ın karşısına çıkan takımların ortasahada çoğalıp, biraz ayağa top yaptığında oyunu istedikleri gibi yönlendirdikleri gözüküyor ki bu şampiyonluğa oynadağını söyleyen bir takım için tezat bir durum.. Antalya maçınının 70 dakikasına kadar kötü oyun devam etti. Diğer maçlardan tek farkı Antalya'nın ayağa top yapamamasıydı ki bunuda ağır ödediler. Gençlerbirliği maçına çıkan kadro ise hayli ilginçdi. Maç sonu Mustafa Denizli'nin yaptığı yorum ise garipdi. Rakibin top oynatmamaya çıkdığını söylemesi futbolla yeni tanışan birinin açıklaması gibiydi. Sonuçda şuana kadar gözüken tablo pek açıcı gözükmüyor, rakiplerin bu sene yaptığı yatırımları gözönüne aldığımızda bu sene lig daha bir çekişmeli olacağı daha ligin başından belli oluyor. İlerki günlerde sakatların iyileşip gelmesiyle takım düzelirmi görücez. Tabiki sadece bizim düzelmemiz tek başına yeterli değil. Biz düzelene kadar rakiplerin durumu ne olacağı da büyük önem taşıyor.

Şairler Parkı'ndan Marmara bu sene belki de Mustafa Denizli sayesinde Demirören'den kurtulabileceğimizi yazmış. Bende kendisine ” boşuna heveslenme Demirören'i devlet bile yıkamaz” diyorum. :)

12 Angry Men [1957]


Sinemalarda şu sıralar istediğim tarzda filmler bulamıyorum, aslında uzun zamandır bu böyle. Sinemada oynayan filmlerin büyük çoğunluğunu amerikan sineması dolduruyor. Bu da doğal olarak birbirinin kopyası filmler anlamına geliyor. Daha farklı filmler bulabilmek için ya uzakdoğu sinemasına veya latin amerika ülkelerine doğru yol almak lazım. O da olmadı benim gibi geçmişe doğru yol alıp kült filmlere uzanmak gerekiyor.

Bu geçmişe gidişler esnasında konusu beni çok etkileyen, bunun yanında oyunculuk açısından da mükemmel bir film olan 12 Angry Men ile karşılaştım. Film 1957 yapımı, siyah beyaz. Sanki o zamanlar insanlar daha beyefendiymiş, daha şıkmış gibi geldi bana. Filmin yapımcıları arasında olmasının yanında başrolünü üstlenen isim ise Henry Fonda. İnanılmaz bir oyunculuk sergilediğini söylemek lazım. Fonda'nın yanısıra Lee J. Cobb'nun oyunculuğuda çok iyi. Günümüze göre konu basit, bütçesi dar olarak görülebilir ama film aksine inanılmaz. Ayrıca 3 Oscarlık bir film olduğunu unutmadan söyliyim. Konu basit olarak görülebilir demiştim, dışarıdan bakınca evet öylede gözüküyor. Film babasını öldürdüğü gereçesiyle birinci dereceden cinayetle yargılanan 18 yaşında ki bir gencin idam edilip edilmeyeceğine karar vermeye çalışan 12 kişilik jürinin bir oda içerisinde ki ilişkilerini, dialoglarını ele alıyor. Yargıcın son sözü jüriye bırakmasıyla jüride ki insanlar bir odaya girerler, yapılan ilk oylamada 11 suçlu, bir suçsuz kararı çıkar. Tam anlamıyla suçlu veya suçsuz bulunabilmesi için herkesin aynı fikirde olması gerekmektedir. Aslında Hennry Fonda'nın canlandırdığı 8. jüri çocuğun suçlu olup olmaması arasında kalmıştır. Bu karasızlığın nedeni ise bu kararın bu kadar hızlıca çıkartılmak istemesinin yanında mahkemedi ki savunmasızlıktır. Konu tartışılmaya başlandıkça, deliller ortaya döküldükçe fikirler değişecek, önyargılar kırılacaktır. Film sadece orada bir çocuğun yaşantısının devam edip etmeyeceği değil jüride bulunan insanların toplumda, özel hayatlarında yaşadıklarının dışa vurumunun ortaya dökülmesidir. Özgün bir konuya sahip olan bu film için pek fazla söze gerek yok. Tek kelimeyle mükemmel.

Elinde ki cigaraya kurban Bob abi



Sana selamlar olsun ey güzel insan.

Totti 10 = Roma



Endüstriyelleşen futbolda artık oyuncular daha fazla para kazancağı kulüplere yönelmekteler. Kulüp, camia aşkı denen olgu pek kalmasada buna karşı duran bazı oyuncular vardır. İlk aklıma gelenler Barcelona Puyol, Milan Maldini'dir. Ama bunun ötesinde olan, diğerlerinden ayrılan efsaneler yaşamaktadır. Hem dünyanın sayılı oyuncularından olacaksınız, hem sizi isteyen büyük miktarda paralar ödemek isteyen takımlar olacak, hemde oynadığınız takımın çok büyük başarıları olmayacak, olsa da çok az yaşacaksınız. İşte bu tanıma uyan, aklıma ilk gelen oyuncu Totti'dir. “Kulüp satılır, Totti satılmaz” diyecek kadar taraftarın sevgilisidir. Bu sevgiye ise Totti bütün yaşantısının Roma'ya ödeyerek verdi. Doğma büyüme Romalı olan Totti 1989 yılında daha 13 yaşındayken AS Roma'nın altyapısına girdi. 16 Yaşında A takıma yükseldi ve ogünden bugüne bir efsane oldu. Şuanda Roma'nın ençok forma giyen oyuncusudur ki bugün 33 yaşında, daha ne kadar oynayacağıda bilinmez. Sadece Romalı taraftarlar değil biz futbolseverler içinde bir efsanedir. O “karizmatik, lider ve başlıbaşına bir 10 numara'dır”  

 2004-2005 sezonunda giydiği bu formada ne güzeldir, ne kadar yakışır kendisine. 

Bize de açılın

Sizlerde basından haberleri azçok takip ediyorsanız eğer son bir aydır Kürt açılımıyla yatıp kalkıyoruz. Tabiki böyle çalışmaların yanındayız. Bu ülke topraklarında yaşayan milletlere kendi dillerini, kültürlerini yaşatması için gerekli demokratik açılımların devlet tarafından yapılması gerekmektedir. Bunun yeride meclistir. Bugünkü meclis çatısı altında birçok görüş sergilenmektedir ki yapılması gereken bu görüşlerin bir ortak yolda biraraya gelmesidir. Ben istemiyorum, olmaz diyerek sorunlar çözemezsiniz. Çözemediğiniz sorunlar ise size ileride daha büyük felaketler olarak geri döner. Meclisde bazı partilerin İmralı'yı yol olarak göstermesi ise Kürt halkına hakarettir. İçeriden veya dışarıda ki farklı ülkeler tarafından desteklenip maşa olarak kullanılan, kendi halkını yıllarca katleden, hizmet yapılmasını baltalayan, gelirlerini kadın ticaretinden, uyuşturucudan, tehditden, adam kaçırmadan, öldürmeden kazanan bir örgütü Kürt halkının savunucusu olarak gösterip kahramanlaştırmak bu halka yapılacak en büyük haksızlıktır. İnsanlar haklarını aramalıdırlar, ama demokratik çerçeve altında bunu yapmalıdırlar. Aksi taktirde kaybeden, üzülen, ölen, insan gibi yaşamın dışında kalan bu ülke topraklarında yaşayan bu halklar olacaktır, olmuştur da.
Benim asıl değinmek istediğim konu ise bu tartışılan açılımın sadece Kürt halkı için olduğu gibi bir izlenim yaratılmasıdır. "İstekler hep Kürt halkına yöneliktir, ya bizler Türk omayanlar? Bizlere bu tür haklar tanınacakmıdır? Bugüne kadar ne başbakanın ne de hükümetin veya basından birinin ağzından böyle bir yorum duymadım. Evet Kürt, Türk'ün dışındakiler sizlerede benzer haklar tanınacak. Tanınacak mı?" diye düşünenler çıkacaktır. Bu açılımında dışında farklı milletlerim bir dipnot olarak bile hatırlanmamaları rahatsız edicidir. Unutulmamaldır ki bu ülkede laz, gürcü, çerkez, arnavut ve ismini hatırlayamadığım bir çok millet bulunmaktadır.

Çıxta, Kurela - Şavşat

Yolun ne kadar uzun olduğunu unutmuşum. Sadece Artvin'e ulaşabilmek 22 saatimi aldı, daha sonra Şavşat'a ulaşmak için bir saatlik yol, sonra mı? Birde köye inmek için yaklaşık iki saatlik bir yol daha, nerdeyse köye inmek 2 günümü aldı. :) Yoruldum, bayıldım. Memleketde kuşa,böceğe,çiçeğe yaz gelmiş de hava daha yazın ortasında olduğunu anlamamış. Hava bi soğuk anlatamam, yayla ise iki kat giymeden dışarı çıkmak imkansız. Ama değdi, güzel oldu. Doğanın ortasından bir kaç resim çektim, Marmara kadar olmasada elimizden geldiğince güzellikleri telefonuma yansıtmaya çalıştım. Buyrun birkaç resim aşağıda. Baba toprağı Çıxta, ana toprağı Kurela. İsimler hangi dilde mi? Tabi ki gürcüce.














Griden yeşile yolculuk


Gri bir dünyadan doğa ananın hüküm sürdüğü yeşil dünyaya, Kazım Koyuncu'nun memleketine, doğduğum topraklara Sonbahar'da ki Yusuf gibi sabah hareket ediyorum. Yol uzun ama olsun, bu yorgunluğa değecek. Haydi şimdi tatile, bekle beni Artvin.