Birdman of Alcatraz [1962]



40-80 yılları arasında çevrilmiş olan beğendiğim filmleri tanıtmaya devam ediyorum. Belki de ilerki günlerde daha yakın tarihli filmlerede yer veririm, bilemiyorum! Şimdi tanıtamaya çalışacağım film ise 1962 amerikan yapımı olan “Birdman of Alcatraz”. Filmin başrollerinde Robert Franklin Stroud rolüyle Burt Lancaster, hapishane müdürü Harvey Shoemaker rolüyle Karl Malden yer alıyor. Burada ismi geçen kişilerin kesinlikle hayal ürünü olmadığınıda dile getirelim. Filmin ana karakteri olan Robert Franklin Stroud için neden bir sinema filmi çekilmeye ihtiyaç duyulduğu muhakkak aklınıza takılmıştır. Birçok kişi bu ismi duymamıştır, ki bende duymadım. Mesela bunun nedeni veteriner olmamamız olabilir. Şimdi diyeceksiniz ki “bir mahkum ile veterinerliğin ne alakası var?” İşte Robert Franklin Stroud 'un (1890-1963) farkı ve onun hayatını neden filme aldıkları burada ortaya çıkıyor. Aslına bakarsanız eğer ana karakterimiz bir veteriner olmamasına rağmen birçok kuş hastalığına tedaviler bulmuş ve bunları makaleler hazırlayarak yayımlamıştır. Bu başarısından dolayı ise “birdman” lakabıyla anılmaktadır. Stroud'u tanımak açısından karakterinden de bir iki kelimeyle bahsetsek sanırım fena olmaz. Mahkumumuz gayet dik başlı, dürüst, azimli, eğilip bükülmeyen, düz bir insan. Bu yazdıklarımı kanıtları dökmek için ise filmden bir bölümü buraya eklemekte yarar var.



RFS - Beni duyabiliyor musun, Müdür Bey?

Harvey, ben Bob Stroud.

HS - Seni duyuyorum, Stroud.

RFS - Seyret.
D blokta artık hiç silah kalmadı.
Askerleri durdurabilirsin, Harvey.
Burası Iwo Jima değil.

HS - Ya Logue ve Burns?

RFS - Öldüler.
Tabii, bizi öldürmek istiyorsan eğer,
küçük bir atom bombası atabilirsin.

HS - Orada hiç silah olmadığını
nereden bileceğim?

RFS - Çünkü sana ben söylüyorum.

HS - Sanırım artık D bloğa tehlikesizce
girebiliriz. Ateş etmek yok.

Asker - Efendim, bir mahkûmun sözlerine mi
inanacaksınız?

HS - Bu mahkûm 35 yıl boyunca
başımın belası oldu.
Ama şunu kabul etmem lazım:
Bana hiç yalan söylemedi.

Artık filmin konusuna geçmek iyi olacak sanırım. Stroud sevdiği kadını döven bir adamı öldürmekden 12 yıla mahkum olur. Bu hayatını etkileleyecek bir hatadır, ama daha büyük hatayı ilerki yıllarda bir gardiyanı öldürerek yapar. Öldürme nedeni ise gayet basit ve ilginçtir. Stroud'un annesi Elizabeth Stroud (Thelma Ritter) uzun bir yolculuğun ardından hapishaneye oğlunu görmeye gelmiş olmasına rağmen haftasonu görüş olmadığından içeriye sokulmamıştır. Stroud hücresine geldiğinde masasında bir adet meyve sepeti görür ve annesinin geldiğini anlayarak baş gardiyana neden içeri alınmadığını sorup yakasına yapışır. Hapishane kuralları gereğince mahkumlar hiçbir şekilde gardiyanlara bu şekilde davranamaz ve cezalandırılır. Stroud'un cezası ise annesini görememek olacaktır. Hatasının farkına varan Stroud yemekhanede baş gardiyanın yanına yaklaşarak bu olayı raporlamamasını, annesinin çok uzun yoldan geldiğini söyleyerek vazgeçirmek istesede gardiyan geri adım atmaz, üstüne copunu kaldırıp vurmak ister. Stroud elini tutar ve sakladığı bıçağı çıkartıp saplar. Bu hatanın cezası ise diğeri gibi hafif olmayacaktır. Ana karakterimiz kısa bir süre sonra yapılan mahkemede ölüm cezasına çarptırılır, infaz edilene kadar ise insanlardan soyutlanmış bir hücrede tutulma cezası verilir. Bu olay Stroud'un hayatında bir son değil yeni bir başlangıç demek olacaktır.
Elizabeth Stroud nüfuslu bir kadındır, bu nüfusunu kullanarakda oğlunun ölüm cezasını iptal etmek için zamanın amerikan başkanın eşine kadar çıkarak affını sağlar, cezasını ise ömür boyu hapise çevirtmeyi başarır.
Yağmurlu günlerden birinde Stroud avluda volta atarken içeriye uzanan bir dal kırılıp bir yavru serçe ile beraber yere düşer. Artık Stroud'un yeni bir dostu, zaman geçirecek bir uğraşı, bilmeden adını tarihe yazdırmak için bir fırsatı vardır.

Kuşlar ile yaptığı çalışmalar 30 yıl mahkum yattığı Kansas Leavenworth Federal hapishane'de yapmış olup, 1942 yılında Alcatraz'a transfer edilmiştir.
Filmin çevrildiği sıralarda Stroud'un mahkum hayatına devam ettiğinide bir not olarak kenara düşelim.

Değişik bir karakter, farklı bir yaşam öyküsü, azim, pes etmeme gibi özelliklerin öne çıktığı güzel anlatılmış, hoş bir sinema filmi. İzlemenizi tavsiye ederim.

İyi seyirler...


Burt Lancaster ... Robert Franklin Stroud
Karl Malden ... Harvey Shoemaker
Thelma Ritter ... Elizabeth Stroud
Neville Brand ... Bull Ransom
Betty Field ... Stella Johnson
Telly Savalas ... Feto Gomez
Edmond O'Brien ... Thomas E. 'Tom' Gaddis
Hugh Marlowe ... Roy Comstock
Whit Bissell ... Dr. Ellis
Crahan Denton ... Kramer
James Westerfield ... Jess Younger

Tiyatro - İnek



Oyunun ismine baktığınızda içinizde bir şüphe oluşmuş olabilir ki aynı şüpheye bende düşmedim desem yalan olur. Ama oyunun konusunu ve en önemlisi yazar kısmında Nazım Hikmet ismini gördüğünüzde oyunu izlemek için içinizde ayrı bir heves uyanıyor, bütün şüphelerinizden arınıyorsunuz. Ha Nazım Hikmet'in yazdığı bir oyun olmasada ben şahsım adına yine gider, oyun için aynı düşüncelere ve eleştiriye burada yer verirdim. Ayrıca isimlerden dolayı oyuna artı bir puan verecek değilim bunuda buradan belirteyim. Oyun genel anlamda pek eğlenceli sayılmaz, aksine ağır. Son 15-20 dk kadar da bu ağırlık, sıkıcı tavrı devam ediyor. Hani oyunun ismi inek ya, evet oyunda bir inek var ve konuda onun üzerinden insanların umutlarını, hayallerini, saplantılarını vb gibi hislerini, davranışlarını ele alıyor. Oyun için ne hissettiniz derseniz, şuan bile ne düşüneceğimi tam olarak bilemiyorum. İyi midir kötü müdür tam anlamıyla çözemedim. Garip! Oyunumuz yaklaşık 2 saatlik bir zaman diliminde iki perdeden ve 6 kişilik bir oyuncu kadrosuyla sahneleniyor. Her oyunda bir favori karakterim olduğu gibi bu oyunda da yine var. Çocuk rolünü oynayan arkadaşı ayrı bir şekilde alkışlıyorum. Birazda konusundan bahsetsek iyi olacak sanırım, yoksa kaçacak gibi duruyorsunuz! Geçim sıkıntısı içinde yaşayan anne, abla, erkek kardeşden oluşan bir ailemiz var. Ailede bulunan erkek çocuğumuzun dersleri pek iç açıcı sayılmaz, bunun üzerine annesi ve ablası bir öğretmen tutarak bu soruna bir çözüm bulabileceklerini düşünürler, ama ortada başka bir sorun vardır, öğretmene ders ücretlerini nasıl ödeyeceklerdir? Aile fertleri kafa kafaya verip ellerinde olan değerli eşyaları satarak semtte bulunan diğer insanlar gibi bir inek alıp, sütünden yararlanmaya karar verirler. Hem bu sayede çocuğun ders ücretini ödeyebilecekler hemde ileride eve ek bir katkı sağlamış olacaklardır, bu düşüncelerini de hızla işleme koyuverirler. Bir hevesle, umutla başlayan inek macerası ilerki günlerde bir saplantıya, değer verdikleri insanlardan, sevdikleri hobilerden, işlerden uzaklaşmaya neden olur, bu da karakterlerimizde rahatsızlık uyandırır. Ama bir türlü bu hislerini,rahatsızlıklarını birbirlerine açıklayamazlar. Psikolojik, garip bir oyun diye nitelendirebilirim sanırım, aslında nasıl nitelendireceğimi de bilmiyorum ya, çözemedim. Herneyse, oyunun konusu genel anlamda bu havada geçiyor, yani yazının başında da dediğim gibi ağır bir oyun. Tiyatro sever bir insansanız gidiniz, ama çok büyük beklentilere de girmeyiniz.

İyi seyirler...



Yazan : NAZIM HİKMET RAN
Yöneten : MEHMET AVDAN
Dramaturgi : DİLEK TEKİNTAŞ
Sahne Tasarımı : MEHMET AVDAN
Işık Tasarımı : VAHIT GEYİK
Kostüm Tasarımı : MEHMET AVDAN
Efekt : METİN TAŞKIRAN
Yönetmen Yardımcısı : BERNA OĞUZUTKU DEMİRER
Süre : 2 SAAT

OYUNCULAR
BERNA OĞUZUTKU DEMIRER, CAN ERTUĞRUL, CEM URAS, IŞIL ZEYNEP TANGÖR, OZAN GÖZEL, ZAFER KIRŞAN

%Rey indirimli!



Tekrar güneş doğana kadar bize eyvallah!

Odun


* Geldi, gelecek, oldu, olacak derken kongre kapıya dayandı. Bu saatten sonra artık kime neye, nasıl sahip çıktığını gösterecek. Aslında bazı kesimlerin neye sahip çıktığı ortada! Hakan Aksoy gibi lafa geldiği zaman tribüncüyüm laflarını sakız gibi ağzından düşürmeyen ama Beşiktaş'a ve tribünlere yapılanı görmezden gelen, Sinan Vardar, Bülent Çağlar vs. gibi muhalefet yapan sonra koltuk için herşeyi silip unutan, kıvıran adamların oluşturduğu cepheye karşı gerçek Beşiktaşlıların nasıl direniş göstereceğini yakında göreceğiz. Bak şimdi gerçek Beşiktaşlı diyince kendimi kötü hissettim! YD ne diyordu: "Beşiktaş'ın gerçek sahipleri kongre üyeleridir." İşine geldiği zaman halkın takımı, işine gelmeyince dış kapının mandalı bile değilsiniz, iptirip gidin diyen bu kişiliğin karşısına bırakın x bir kişinin çıkmasını odun çıksa oyumu ona atarım. En azından o odun camiaya bu kadar zarar vermez, aksine kışın işe yarar.

* Antalya maçında çalınan penaltı esnasında aklıma halı sahada yaptığımız bir maç geldi. O maçtada şöyle 15 cm uzaklıkdan rakipdeki elemanlardan biri topa vurmuştu. Topda bizim arkadaşım gidip eline çarptı ki kol neredeyse vücuda yapışık. Başladılar carcarlamaya. efendim neymiş penaltıymış. Ulan böyle penaltımı olur filan tartışması uzayınca bırakın atsınlar diyip gülümseyerek olayı bitirdim. Nereden çıktı? Şuradan efendim, böyle penaltımı olur be! Böyle penaltı çalan hakeme ağızla değil başka yeriyle güler millet.

Abbas - Cahit Sıtkı Tarancı


Haydi Abbas, vakit tamam;
Akşam diyordun işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı;
Dinsin artık bu kalb ağrısı.
Şu ağacın gölgesinde olsun;
Tam kenarında havuzun.
Aya haber sal çıksın bu gece;
Görünsün şöyle gönlümce.
Bas kırbacı sihirli seccadeye,
Göster hükmettiğini mesafeye
Ve zamana.
Katıp tozu dumana,
Var git,
Böyle ferman etti Cahit,
Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş'tan;
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.

Cahit Sıtkı TARANCI

Ateşi Yakalamak - Suzanne Collins


Sizlere daha önce tanıttığım Suzanne Collins'in “Açlık oyunları” isimli eserini hatırlayacaksınız, kitabın tanıtımını yaparken bu eserin bir giriş kitabı olduğunu ve devamı geleceğini belirtip ikinci kitabın yakında raflarda yer alacağından söz etmiştim. Kitabı bitireli iki ayı aşkın bir süre olmasına rağmen daha yeni yeni tanıtmaya fırsat buldum. Bu eseri okumayan kitap severler için yazacaklarım ön bilgi olması açısından iyi olacaktır diye düşünüyorum, okuyanlar için ise hem bu kitap, hemde serinin devamı için fikirlerimizi, beklentilerimizi paylaşabiliriz. Açlık oyunları'nı okuduktan sonra ikinci kitapda aksiyonun daha yüksek olacağına düşünmekteydim ki bu beklentim tam anlamıyla karşılanmadı. Kitabın yarısına kadar yine bir giriş, gelişme şeklinde ilerlediğinden dolayı sıradan ve sıkıcı geçiyor. Bu bölümlerden sonra aksiyon seviyesi yükseliyor ve serinin insanı çeken taraflarına doğru yol almalar başlıyor. Seriyi iki bölüm olarak nitelendirebiliriz sanırım, birincisi Katniss'in yaşadıkları diğer ise bir şekilde ona bağlı olan ama ayrı bir yerde duran isyan hareketi. Bu tür eserlerde beni etkileyen her zaman ana olaylar ve yan karakterler olmuştur ki bu eser içinde aynı şeyleri söyleyebilirim.
Hatırlayacağınız gibi açlık oyunlarının finalinde Katniss ufak bir hile yaparak hem Peeta'in (fırıncının oğlu, Katniss'in 12. mıntıkadan arkadaşı) hayatını kurtarmış hemde oyunlar tarihinde bir ilk yapıp aynı anda iki kişinin kazanmasını sağlamıştı ki bu Capitol tarafından kabul edilemez bir olay olasa da izleyicileri memnun etmek düşüncesiyle sessiz kalınmıştı. Oyunların devamında kahramanlarımız mıntıkalarına dönerek kendilerine vaad edilen ödülleri alıp, sıradan yaşamlarına dönüş yaparlar, ikinci kitapda buradan itibaren başlıyor. Belli bir zaman devam eden bu sıradan yaşam Capitol başkanının Katniss'i ziyaret etmesiyle son bulur. Başkan Snow oyunlarda Katniss ile Peete'in oynadıkları aşk oyununun bazı kesimleri tatmin etmediğini ve inandırıcı olabilmesi için evlenmeleri gerektiğini ister, kabul etmediği taktirde yakınlarına zarar vermekle tehdit eder. Katniss'in ise evlenmek gibi bir düşüncesi yoktur, olsa bile bu isim Peete olmayacaktır. Katniss'in bu durumdan kurtulmak için aklına gelen tek fikir ise ailesini ve arkadaşlarını yanına alarak mıntıkadan kaçmaktır. Burada bazı noktaları özellikle atladığımı söylemek isterim ki bunlar sadece burada anlatılar için değil serinin devamı içinde önemlidir. Bundan dolayı oyunlara kadar olan süreçde yaşanan büyük bir bölümü es geçiyorum.
Oyunlar artık 75. yılına gelmiştir, her 25 yılda bir oyunlarda süprizler yapılmakta oyuncu seçimleri değişklik göstermektedir. Bu sene ki sürpriz ise herkesi şok edecek cinstendir. Capitol'ün yeni kuralı her mıntıkadan bir erkek bir kadın galibin oyunlara katılmasıdır. Bu kural 12. mıntıkada üç kişi için geçerlidir. Birisi mecburen Katniss diğeri ise Peete veya Haymitch'dir (12. mıntıkadan oyunları kazanan ilk kişi ve kahramanlarımızın akıl hocası). Haymitch bir ayyaşdır, bu oyunlardan canlı çıkmasıda mümkün değildir. Ayrıca bundan önceki oyunda kahramanlarımızın hayran kitlesi, partnerlerin iyi anlaşması ve Haymitch'in zekası düşünüldüğünde Peete'in ikinci kişi olmasıda kaçınılmazdır. Yukarıda dediğimiz gibi oyunlar tarihinde kazanan galiplerin yarışacağını söylemiştik, bu kuralın kahramanlarımız için avantajları olduğu kadar dezavantajlarıda fazlasıyla mevcut. Biraz daha açıklamak gerekirse eğer kahramanlarımızın yaşları 15 civarı iken oyunlara katılacak olan diğer insanların bazıları çok yaşlı, bazıları ise delikanlı denebilecek seviyededir ki bu bazen tecrübe bazen ise bariz güç farkı demektir diyip kitabın konusunu burada kesiyorum, buradan sonra açlık oyunlarına hazırlıklar ve arenada ki ölümüne savaşlar ele alınmaya başlıyor. Ayrıca “ateşi yakalamak” isimli bu eserde ilk kitapta ki gibi modelistimiz Cinna, 12. mıntıkadan sorumlu Effie, Katniss'in kızkardeşi Prim, arkadaşı Gale gibi karakterler bizlere eşlik etmeye devam ediyor. Bu karakterlerin yanısıra oyunlarda yeni birkaç yan ama önemli karakterlerde sahne almaya başlıyor. İki eseri göz önüne aldığımızda serinin 4 veya 5 kitapdan oluşacağını tahmin ediyorum. Bundan fazlasıda sanırım okuyucuyu sıkar, en azından ben sıkılırım. Çıkan haberlere göre serinin bir sonraki kitabının raflardaki yerini alması ağustos ayı gibi gözüküyor, biraz sabretmemiz gerekecek. İki kitabı göz önüne aldığımızda 3. kitaptan itibaren aksiyonun, heyecanın çok daha üst seviyede olacağını tahmin ediyorum ki serinin devamında isyan hareketi iyice şekillenmiş olacak ve konu iyice oturacak Belki sinemaya aktarıldığı zaman yüzüklerin efendisi gibi bir şaheser bile ortaya çıkabilir. Umarım yazarımız bizi hayal kırıklığına uğratmaz.

Yarım-yamalak anlatmış olabilirim, elden bu kadar geldi kusuruma bakmayın.

24 Ocak 1993 - Vurulduk ey halkım unutma bizi!



"Bir kişiye yapılan haksızlık,
bütün topluma karşı
işlenmiş bir suçtur.
bu bilinci paylaşmak ve
bu sorumluluğu yerleştirmek
zorundayız.
Uygarca paylaşılan sorumluluk bilinci,
özgürlüğün de,
demokrasinin de
tek güvencesidir.
Bu güvence sağlanmadıkça,
demokrasinin temeline
tek bir taş bile konmuş olamaz.
Unutmayalım ki "cesur bir kez,
korkak bin kez ölür".
Önemli olan,
insanın böyle bir toplumda
"mezar taşı" gibi
suskunluk simgesi
olmamasıdır."

Uğur Mumcu

7 liralık sağlık...


Efendim 15 yıl önce bir hevesle başladığım sigara içiciliğine bugün bir defa daha son vermek için çabalıyorum, bundan dolayıdır ki bugünlerde stres binpara. Şu sigara içme/bırakma konusunda bayağı bir tecrübe kazandık. Her seferinde farklı nedenlerle bıraktığım ve neden başladığımı bilmediğim sigraya ilk defa maddi neden öne sürerek bırakmaya çalşıyorum. Son zamlar ile içtiğimiz sigaranın fiyatı 7 Lira'ya çıkınca belimizi büktü, tamam haklısınız bundan öncede pek ucuz sayılmazdıda da biz iplemiyorduk. Ama dedik ya bugüne kadar sigarayı hiç maddiyatı öne sürerek bırakmamıştım ama bu sefer bırakmıyı maddiyata yükledim, demek bilinçaltında varmış bırakmakda biz farkında değilmişiz. Bırakmayı karar verdiğimi günün ertesinde kardeşim bir işi için beni arıyor;

k- abi
b- hayırdır ne oldu?
k- ..... şu işi yaparmısın?
b- tamam, akşam getiririm.
k- ayrıca müjdem var.
b- hayırdır
k- sigaranın fiyatı düşmüş
b- yürü git len!

Maliye bakanına teşekkür etmek istiyorum vallahi, ısrarla sigara zamının üzerinde durdu da bana gün doğdu, yoksa bırakmaya filan yanaşmıcaktım. Başkalarıda “efendim size ne benim sigaramdan” diyebilir, bu da onların düşüncesi efendim. Herkes kendini zehirlemekde özgürdür. Sizde benim gibi sigarayı bırakmaya niyetliyseniz eğer alın size bir öneri; iş yerinde bir masanız bulunuyorsa karşısına sigara içicilerinin ciğerlerinin ne hale geldiğini gösteren resimler yapıştırınız, canınız çektikçe dönüp dönüp bu resimlere bakınız. İşe yarıyormu? Bende yaradı, belki sizde de işe yarar. Son söz olarak diyelim ki; “sigara sağlığa ve cebe zararlıdır”.
Hadi sigarasız, sağlıklı ve paralı günler.

Hayata dair kısa öyküler #1




Ünlü İtalyan sinema sanatçısı Vittorio de Sica bir teve röportajında anlatıyor:

İtalya'da Napoli'nin kenar mahallelerinin birinde, bir cafe-barda, espressolarımızı içiyoruz. İçeri giren müşterilerden biri, barmene "due caffee, uno sospeso" (iki kahve, biri askıda) diyor, iki kahve parası veriyor, bir kahve içip gidiyor, barmen de tezgahın üzerinde asılı duran çiviye bir küçük kağıt asıyor. Biraz sonra iki kişi içeriye giriyor: "due caffee, uno sospeso" (iki kahve, biri askıda) diyorlar, üç kahve parası verip, iki kahve içip gidiyorlar, barmen gene bir küçük kağıt daha asıyor tezgahın üstündeki çiviye...

Bunun gün boyu böyle sürdürdüğü anlaşılıyor. Derken üstü başı biraz eski, püskü, belli ki fakir biri bardan içeri girdi, barmene "uno caffee sospeso" (askıdan bir kahve) dedi, ve barmenin hazırladığı kahveyi içip, parayı ödemeden çıkıp gitti. Barmen de tezgahın üzerine asmış olduğu kağıtlardan bir tanesini aşağı indiriverdi...

Borcum Borç - Yalanlar üzerine




Bu konu hakkında bir araştırma yapmadım, ama aşağıdaki gibi bunun üzerine giden insanlar mevcut. Aşağıdaki yazının ne kadar doğru olduğunu bilmiyorum, ama tek bildiğim YD'nin sözlerine kesinlikle inanmamaktır.

Geçtiğimiz günlerde tarafından açıklamalara istinaden, Beşiktaş Jimnastik Kulübü Derneği ve Beşiktaş Futbol Yatırımları Sanayi ve Ticaret A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Yıldırım Demirören''in çeşitli basın yayın organlarında Beşiktaş Kulübü''nün borcunun 170 milyon TL olduğunu iddia ettiği ifade edilen açıklamada,

''''Öncelikle Beşiktaş Futbol Yatırımları Sanayi ve Ticaret A.Ş.''nin (Beşiktaş A.Ş.) İstanbul Menkul Kıymetler Borsası''nda işlem gören ve Sermaye Piyasası Kanunu''na tabi bir şirket olduğu anımsanmalıdır. Dolayısıyla halka açık bir şirket hakkında yapılacak yorum ve açıklamaların kamuya yayınlanmış, bağımsız denetimden geçmiş mali tablo ve bilgiler üzerinden yapılması gerekmektedir. Bunun dışında yatırımcının yatırım kararını etkileyebilecek yalan, yanlış ve gerçeğe aykırı yorum ve değerlendirmeler Sermaye Piyasası Kanunu çerçevesinde suçtur. Bu sebeple aşağıdaki açıklamayı yapma gereği doğmuştur. Ayrıca halka açık Beşiktaş A.Ş. mali tablo ve bilgileri hakkında yanlış ve yanıltıcı bilgi verenler hakkında Sermaye Piyasası Kurulu''nu ilgili kanuna muhalefetten dolayı işlem yapmaya çağırma gereği duyulmuştur'''' ifade edilerek, şu görüşlere yer verildi:

''''Beşiktaş A.Ş.''nin en son bağımsız denetimden geçmiş 31.08.2009 tarihli mali tablolarına göre kısa vadeli yükümlülükleri toplamı 218 milyon TL, uzun vadeli yükümlülükleri toplamı da 61 milyon TL''dir. Yani toplam kısa ve uzun vadeli yükümlülükleri 279 milyon TL''dir. Buna Beşiktaş Derneği''nin yaklaşık 60 milyon TL''lik borcu da eklendiğinde toplam yükümlülükler Beşiktaş Derneği ve Beşiktaş A.Ş. olarak yaklaşık 340 milyon TL''dır. Beşiktaş A.Ş.nin 31.08.2009 tarihli mali tablolarına göre, kısa ve uzun vadeli ticari alacakları toplamı 26 milyon TL''dir. Aynı tarihli mali tablolara göre Beşiktaş A.Ş.''nin öz sermayesi negatiftir. Tutarı ise (-) 15,5 milyon TL''dir. Yani şirket öz sermayesini yitirmiştir. Yine açıklamada Beşiktaş marka değerinin 1 milyar dolar olduğu ifade edilmektedir. Beşiktaş A.Ş. marka ve isim hakkı kullanım bedeli olarak Beşiktaş Derneği''ne belirli bir bedel ödemekte, sonrasında da bu markayı kullanarak sponsorluk geliri elde etmektedir. Beşiktaş A.Ş.''nin son yıllık mali tablosuna göre (31.05.2009 tarihinde sona eren yıllık mali tablo) aktifinde kayıtlı haklar net 48 milyon TL''dir. Yine aynı tarihli mali tablolara göre, sponsorluk ve reklam geliri yıllık 16 milyon TL''dir. Uluslararası Finansal Raporlama Standartları marka ve hakların değerlemesini çok özel koşullara bağlamıştır. Bu koşulları sağlamadan Beşiktaş marka değerini afaki bir şekilde açıklamak Beşiktaş A.Ş. yatırımcılarını yanlış yönlendirecektir. Bu husus Sermaye Piyasası Kanunu''na açıkça muhalefettir. Beşiktaş A.Ş.''nin son 3 yıllık mali tablolarına göre sürekli zarar etmektedir. Son yıl zararı 29 milyon TL''dir. Beşiktaş A.Ş.''nin 31.08.2009 tarihli bilançolarına göre birikmiş zararlar toplamı 56 milyon TL''dir.''''


Son olarak ifade etmek isteriz ki 2009 yılında Beşiktaş A.Ş., Türk Ticaret Kanunu bakımından 324. madde kapsamına girmiştir. Bu bir şirketin öz sermayesinin en az üçte ikisini kaybetmesi halinde uygulanır ve hukuken borca batık şirket statüsünü ifade eder. Beşiktaş A.Ş. buna karşın bir bilirkişi incelemesi yaptırarak bu hukuki yaptırım kapsamından çıkabilmiştir. Ancak bilirkişi raporuyla belirlenen bilanço uluslararası muhasebe standartları tarafından kabul edilmemektedir. Dolayısıyla şirketimizin UEFA kriterlerine uyumunu ölçecek uluslararası standartlara göre hazırlanmış mali tabloda öz sermaye negatiftir. Şirketin yukarıdaki borçları yanında bilanço dipnotları irdelendiğinde daha da kapsamlı bilgilere ulaşılmaktadır. Buna göre şirketimizin verdiği temlik tutarı 37 milyon dolardır. Bu temliklere konu gelirler yayın hakları, maç gelirleri, alacak senetleri ve kira gelirleridir. Yine bağımsız denetimden geçmiş ve kamuya açıklanmış mali tablo dipnotlarına göre, şirketimiz aleyhine devam eden çok sayıda icra takibi, FİFA uyuşmazlıkları, yabancı mahkemelerde görülen davalar ve Türk mahkemelerinde görülen fikri haklar davaları bulunmaktadır. Aleyhimizdeki icra takibi yaklaşık 1,25 milyon avrodur. FİFA''da ve CAS''ta aleyhimize devam eden uyuşmazlık tutarı faiz hariç 3,3 milyon avrodur. Bütün bu bilanço rakamlarının dikkate alınması sonucunda Sayın Yıldırım Demirören''in Beşiktaş kongre üyelerini ve yatırımcısını yanıltmaya çalıştığı açıkça görülmektedir. Değerli kongre üyelerimizi ve yatırımcılarımızı www.imkb.gov.tr internet sitesinde yer alan Beşiktaş A.Ş. mali tablolarını incelemeye ve gerçek rakamları görmeye davet ediyoruz.


http://www.facebook.com/group.php?gid=242191271804

http://www.imkb.gov.tr/FinancialTables/companiesfinancialstatements.aspx

Hayata pencerenin arkasından bakmak



Aşağıdaki soruları doğru yanıtlayın bizden hediye kazanın;

* Bilgisayara MS windows yüklemezsek çalışırmı?
* Çalışmazsa bilgisayarı Bill amcanın bulduğunu varsayabilirmiyiz?
* Windows'da mavi değilde mor ekran çıkarsa ne yapmalıyız?
* Bilgisayara giren virüs bizede bulaşırmı?
* Yukarıda ki görüntü windows'mudur? Değilse nedir?

Namuslu namussuz!

Şener Şen'in oynadığı 1985 yapımı namuslu isimli filmi hatırlarsınız, komik bir film olmasının yanında toplum olarak da ahlaki erezyona nasıl yenik düştüğümüzü gösteren çok güzel bir yapımdır. Bu ahlaki erezyona başka bir örnek ise rahmetli Ecevit'i anarken devamlı kullandığımız “çok namuslu insandı, vatandaşın hakkını yemedi” söylemleridir ki bir insanda olmazsa olmazların başında gelen bu kavramlar maalesef ki günümüzde büyük bir erdemlik gibi gösteriliyor. Verdiğimiz bu iki örnek diğer yaşanan olaylar için basit kalmaktadır. Biraz düşünürsek eğer bu örnekler veya günümüzde yaşananlar toplum olarak ne kadar dibe battığımızın göstergesi.
Müslümanlık'dan dem vuran, namus, şerefiyle övünen, bu kavramlar için gözünü kırpmadan can alan -can almak, size insan diyenin- bir toplum olan bizler başkalarının namusuna geldiğinde bu kavramlardan uzaklaşarak hayvanlaşabiliyoruz. -Tabiki söylememiz bir genelleme değil, her birey kendinin ne olduğunu az çok biliyordur- Birkaç senedir iyice iğrençleşen yılbaşı, konser veya kalabalık ortamlarda yaşanan rezillikler bu hayvanlaşmaya en güzel örnekdir. Dün gece bile güvenlik güçlerinin aldıkları bu kadar tedbire rağmen bu hayvanoğlu hayvanlar durmamış insanlık dışına çıkarak tacizlerine devam etmişlerdir. Bir kısmı hakkında şikayetçi olunup mahkemeye sevk edilirken bir kısmı ise 69 TL karşılığında serbest kalmışlardır. Bu yaratıklara ne denir, nasıl ceza verilir bilemiyorum, ayrıca cezasız bırakanlarıda esefle kınıyorum.

Namussuz şerefsizler noel baba öpsün sizi hemi!

Haydi mutlu yıllar



Yılların gelişi gidişi ile ilgili acıklı, duygusal, tam Türk işi birşeyler yazıyım istedim ama sonra ne alakası var diyip bizi anlatan bir resim koymayı uygun gördüm. Resmi gönderen sevgili dostumada teşekkürlerimi bir borç bilir, bir ara kendisine rakılı bir masa kurarak borcumu öderim.

klasikyaniyılmesajınottt: Yeni yılda demirörensiz, md'siz, herşeyin gönlünüzce olduğu, paralı, aşklı güzel bir yıl geçirmenizi diler, küçüklerin alınlarından, büyüklerin gıdıklarından, bıldırcınlarında al al yanaklarından öperim.
Mutlu yıllar...

Fiddler on the Roof [1971]



Bugün size tanıtmaya çalışacağım yapıt 3 oscar ödülü kazanmış, 8 farklı dalda aday gösterilmiş müzikal tarzda, eğlenceli, eğlenceli olduğu kadar da dram yüklü olan 1971 amerikan yapımı Fiddler on the Roof, türkçe adıyla “damdaki kemancı”. Bu filmi izlemediyseniz bile gerek müzikleri, şarkıları, gerekse ismi kulaklarınıza bir yerlerden takılmıştır diye düşünüyorum. Şarkı demişken dünyaca bilinen “if i were a rich man” isimli parça daha sonra ki yıllarda -ne zaman çevrildiğini bilmiyorum, atıyorum- türkçeye çevrilmiştir. Buyurun türkçesi;

Ah bir zengin olsam
Sana neler neler alırdım
Yaşardın gönlünce sen
Bir zengin olsaydım ben
Çalışmazdık asla
Ne isterdim tanrıdan bundan başka ben
Her akşam votka, rakı ve şarap
Şarkısını sana öğretirdim ben
Geçip gider kalmazdı hiç keder
Ömrümüz zevk ve neşeyle dolu
Sürer giderdi hayat boyu
İşte böyle zengin olsaydım ben
Belki de böyle bir zenginlik içinde olsaydık sevgilim
Bunca rahat yine de bedbaht mutlu olmazdım ben.

Yazının devamında şarkının orjinalinide bulabilirsiniz diyerekden filmin konusuna geçelim. Film çarlık Rusya'sında Anatevka isimli bir köyde geçiyor. Köyde yahudi ve hristiyan olmak üzere iki farklı inanca sahip insanlar yaşamasına rağmen aralarında hiçbir sorun olmadan hayatlarına devam ediyorlar. İzleyici olarak bu duruma baktığınızda hristiyanların tarihde yahudilere yaptıklarını gözönüne alırsa eğer filmde de bu tür sahneleri beklemiyor değilsiniz. Köydeki yahudi inancına sahip olan halk geleneklerine gayet bağlı, birazda tutucu bir topluluk. Kızlar evlilik çağlarına geldiğinde çöpçatanlar tarafından bulunan koca adaylarıyla babaların verdiği onay doğrultusunda evlendiriliyorlar. Bu dar kafalı düşünce tarzı maalesef ki günümüz Türkiye'sinde bile bugün devam ediyor. Herneyse, filmimizin kahramını beş kız çocuğa sahip fakir bir sütçü olan yahudi Tevye (Topol). Tevye'nin üç kızı artık evlenme yaşına gelmişlerdir ve çöpçatan Yente tarafından koca arama çalışmaları hızla sürmektedir derken evin büyük kızı Tzeitel'e Tevye'nin arkadaşı -neredeyse yaşıtlar- köyün varlıklı kasabı Lazar Wolf aday olur. Kısa bir görüşmeden sonra Tevye kızının varlık içinde rahat yaşacağını düşünerekden bu evliliğe onay verir ama hesaba katmadığı Tzeitel'in köyün terzisi olan Motel ile karşılıklı yaşadıkları aşkdır. Tevye bu konuyu kızına açtığında büyük bir şaşkınlık yaşar. Ya geleneklere uyacak kızının mutluluğunu engelleyecek ya da aşkıyla evlenmesine onay verecektir. Tevye herşeyden önce kızının mutluluğunu isteyen bir baba olarak gelenekleri bir kenara atarak kızının isteğini yerine getirir ama birde bu durumu karısına anlatması gerekmektedir. :) Köyde bunlar yaşanırken Rusya'nın bazı bölgelerinde yahudiler topraklarından sürülmektedirler. Ülke çapında yaşanan bu olaylar ilerki zamanlara yavaş yavaş köyüde etkilemeye başlayacaktır.
Filmi izlemeniz için konuyu daha fazla uzatıp heyecanınızı öldürmek istemiyorum diyerek burada noktayı koyuyorum.


Bahsetmiş olduğum "if i were a rich man" isimli şarkıyı uzun uzun yazmak yerine youtube linkini koymak daha iyi olacaktır sanırım, böylece şarkının güzelliğine varabilirsiniz. Unutmadan dinleyebilmek için farklı dns'leri kullanmayı unutmayın.



Yazının başında da dediğim gibi şarkıları, dansları, müzikleri bunların yanında espirileri, bir babanın geleneklerle kızlarının mutlulukları arasında gidip gelen çelişkileri, yahudilerin yaşadıkları dram gibi özellikleriyle ve konusuyla izlenmesi gereken bir şaheser.

Yönetmen : Norman Jewison
Yazar : Sholom Aleichem (kitapdan)
Oyuncular:
Topol ... Tevye
Norma Crane ... Golde
Leonard Frey ... Motel
Molly Picon ... Yente
Paul Mann ... Lazar Wolf
Rosalind Harris ... Tzeitel
Michele Marsh ... Hodel
Neva Small ... Chava


İyi seyirler...

Üvey evlat!

Kendine methiyeler düzen, büyüklükden bahseden Beşiktaş taraftarı lafa geldiği zaman amatör şubelerdeki başarısızlığı, buna neden olanları diline dolarda bir kere geçmez kapısının önünden, üzerine düşeni yerine getirmez. Hem yazık, hep ayıp!
Her zamanki gibi bugünde salonda bir avuçtuk ama elimizden geldiğince desteğimiz verdik, sahadakilerde oyunlarıyla karşılıklarını. İki maçtada rakiplerden fizik ve kaliteli olarak üstündük, bunuda fazlasıyla sahaya yansıtarak maçlarımızı kazandık. Sizlerle gurur duymamak elde değil. Yüreğinize, bileğinize sağlık...

Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımımız
Beşiktaş:78 İzmir Bş. Bld.:48

Hentbol Takımımız
İstanbul Dostspor:22 Beşiktaş:40






Ali Taygun'u kaybettik



Bazı anlar, olaylar vardır kelimelerle sözlerle anlatılmaz. Söylensede hiçbir anlam ifade etmez! Tiyatro dünyasının başı sağolsun...

Diğer Renkler




* Cumartesi akşam ki Fenerbahçe-Ankaragücü müsabakasında Aydın Karabulut'un attığı golü görmek için teveyi açtım. Bir o kanal bir bu kanal derken yarım saat dolaşıp bir yerde yakalayıp izledim. Ama bahsedeceğim konu Aydın'ın golü filan değil, derdim golü görebilmek için yarım saat boyunca kanal zaplarken hep Fenerbahçe'nin konuşuyor olması. Tabiki bu örnek sadece Fenerbahçe-Ankaragücü müsabakasına özgün bir şey değil. Konu üç büyük, hatta dördüncü büyüğüde katarsak sadece bu takımların konuşuluyor olması. Fanatik olarak değil bir futbolsever olarak olaya baktığımda diğer renklere tutkun insanların bundan ne kadar rahatsız oldukları aşikar. Yorumcu olarak o programlara katılanlar sadece bu büyükleri izlerler, yorum getirirler. Diğer kulüplerde ne olmuş, olmamış bihaberdirler. Eee böylece olunca piyon olarak gördüğü takımı toplasan 5 dk konuşur daha sonra kaldığı yerden devam ederler. Canımız ciğerimiz geniş medyamız çokmu zor bu takımların temsilcilerini, takip edenlerinden bir tanesini her hafta değiştirerek konuk etmek.


* Önümüzde Bursaspor maçı var. Dileğimiz bu saçma sapan kan gütme rezaleti sona ererde Bursaspor taraftarı Şeref Bey'e gelir, efendi gibi takımını destekler.

* Bobo'nun attığı golü yazmadan olmaz. Büyüksün Bobo, sende olmasan şöyle şahane goller izleyemeyeceğiz. O ne güzel istoptur, ne güzel vuruştur. Gönlümü mest ettin. Ayağına, yüreğine sağlık...

Agora Meyhanesi - Onur Şenli



Sana bu satırları
Bir sonbahar gecesinin
Felç olmuş köşesinden yazıyorum.
Beşyüz mumluk ampullerin karanlığında
Saatlerdir, boşalan kadehlere
Şarkılarını dolduruyorum,
Tabağımdaki her zeytin tanesine
Simsiyah bakışlarını koyuyorum*
Ve, kaldırıp kadehimi
Bu rezilcesine yaşamların şerefine içiyorum:
Burası Agora Meyhanesi
Burda yaşar aşkların en madarası
Ve en şahanesi
Burda saçların her teline
Bir galon içilir
Sen, bu sekiz köşeli meyhaneyi bilmezsin
Bu sekiz köşeli meyhane seni bilir.
Burası Agora Meyhanesi
Burası arzularını yitirmiş insanların dünyası.
Şimdi içimde sokak fenerlerinin yalnızlığı
Boşalan ellerimde
Kahreden bir hafiflik.
Bu akşam
Umutlarımı meze yapıp içiyorsam
Elimde değil.
Bu da bir nevi namuslu serserilik.
Dışarıda hafiften bir yağmur var
Bu gece benim gecem
Kadehlerde alaim-i semaların raksettiği,
Gönlümde bütün dertlerin
Hora teptiği gece bu
Camlara vuran her damlada
Seni hatırlıyorum
Ve sana susuzluğumu...
Birazdan plaklarda şarkılar susar,
Kadehler boşalır,
Umutlar tükenir
Mezeler biter
Biraz sonra
Bir mavi ay doğar tepelerden
Bu sarhoş şehrin üstüne,
Birazdan bu yağmur da diner.
Sen bakma benim böyle delice efkarlandığıma,
Mendilimdeki o kızıl lekeye de boşver
Yarın gelir çamaşırcı kadın
Herşeyden habersiz onu da yıkar;
Sen mes'ut ol yeter ki
Ben olmasam ne çıkar.
Dedim ya:
Burası Agora Meyhanesi
Bir tek iyiliğin tüm kötülüklere
Meydan okuduğu yer
Burası Agora Meyhanesi,
Burası kan tüküren
Mes'ut insanların dünyası...


Onur Şenli

Tiyatro - Onlar Ermiş Muradına



Uzun zamandır tiyatro oyunu yazmıyordum, tamam tamam kabul ediyorum aslına bakarsanız birkaç haftadır yazı yazmıyordum! İş, güç, hayat derken vakit bulamadım, bulduğum zamanda düşünmek, uğraşmak istemedim. Şimdi şu tembel tarafımı bir tarafa itip oyunu hakkında bir şeyler karalayımda içimde kalmasın yoksa yine tembelliğe yenik düşeceğim.

Oyunumuz sanırım 1700'lü yıllarda geçiyor, en azında o yıllara ait bir havası var. Hani fransızların şu çok gösterişli giysileri vardır ya filmlerden filan hatırladığımız, işte kostümler bu nitelikli. Sahne ise iki farklı dekor üzerinden kurgulanmış. İlk dekor ve oyunun çoğunun sahnelendiği Doktor Petypon evi, diğeri ise Doktor Petypon amcası olan generalin şatosu. Oyunun eleştirel bir tarafı olmasına rağmen eğlenceli tarafı çok daha ağır bastığından dolayı pek eleştirel tarafı dikkatinizi çekmiyor. Dediğimizi gibi eğlenceli bir oyun olmasının yanında aşk, ilişki, yalanlar vb olgular üzerine kurulu ve gayet kalabalık bir oyuncu kadrosuyla yaklaşık 2 saatlik bir süre zarfında sahneleniyor. Oyunun yazarı Georges Feydau, yönetmen koltuğunda ise tiyatroların büyük ustalarından biri olan Haldun Dormen oturmakda. Konuya geçmeden önce oyunun sonunda sizi çok güzel bir sürpriz bekliyor diyerekden merakda bırakmak istiyorum.

Oyun Petypon'un arkadaşının eve girişi ve Petypon'u kanepenin altında mahmur bir şekilde bulmasıyla başlıyor. Bu iki yakın arkadaş bir önceki geceyi alem yaparak geçirmişlerdir. Petypon bu tür olaylara alışık olmadığından dağılmış ve dün gece ne yaptığını hatırlamamaktadır. Buraya kadar bir sorun yok, klasik erkek halleri diyelim. Ama evde kimsenin hesaba katmadığı geceden kalma bir misafir vardır. Eğlence sektöründe çalışan Seksi mi seksi, cilveli mi cilveli, güzel mi güzel taş gibi bir hatun olan ama hanımefendilikden yakından uzakdan alakası olmayan argo konuşan La Mome başka bir odadan iç çamaşırlarıyla ortalığa çıkmasıyla alemcilerimiz neye uğradıklarını şaşırırlar. İç çamaşırı derken bugünün tasarımları gelmesin aklınıza, hani o zamanların şalvara benzer bi acayip çamaşırları vardır ya işte ondan. Niye açıklıyorsam! Alemcilerimiz La Mome'u evden göndermeye çalışırken Petypon eşi gelir, paldır küldür La Mome'u saklarlar ama elbiseler ortalıkda kalmıştır. Bayan Petypon terzinin elbisesini gönderdiğini düşünerekden La Mome'un elbisesini alıp odasına çekilir. Alın size bir sorun daha... Neye uğradıklarını şaşıran alemcilerimiz La Mome bu şekilde gönderemeyeceklerini düşünerekden elbise almaya karar verirler, bu işi yapacak olan da Petypon'un arkadaşıdır. Petypon'da üzerini giyinmek odasına çekilir. Tam herşey düzelecek derken bu sefer kapıdan Petypon'un amcası general giriverir. General ve bayan Petypon hiç karşılaşmamışlardır. General salona girdiğinde iç çamaşırlarıyla karşısında gördüğü kadını yeğenin eşi sanar, La Mome'da hiç itiraz etmez. Sonuçda itiraz edilecek bir durumda yoktur, bu durum nasıl açıklanabilir ki?
Genel olarak kim kimin eşi, kimin nesi diyerekden kurgulanmış eğlenceli, komedi yüklü bir oyun olan “onlar ermiş muradına” yı izlemeniz önererekden yazımı sonladırıyorum diyecem ama son bir notu eklemeden de geçmek istemiyorum.

Ayşe Nurseli Tırışkan hanımefendi ne kadar güzel, cilveli, hoş bir kadındır, aman Allahım! Sırf onun için bile şu oyun izlemeye gidilir yahu!


Yazan : GEORGES FEYDEAU
Çeviren : GENCAY GÜRÜN
Yöneten : HALDUN DORMEN
Sahne Tasarımı : BARıŞ DİNÇEL
Işık Tasarımı : ZILKIFLI ÖZDEMİR
Kostüm Tasarımı : CANAN GÖKNİL
Efekt : ERSIN AŞAR
Yönetmen Yardımcısı : ALI GÖKMEN ALTUĞ - ÖZGÜR DAĞ - CEYLAN ÇETE


OYUNCULAR
ALEV ORALOĞLU, ALİ GÖKMEN ALTUĞ, ALİ KARAGÖZ, ALİ MÜMTAZ BERGE, AYŞE NURSELİ TIRIŞKAN, AYŞEGÜL İŞSEVER, BETÜL KIZILOK BAVLİ, CEM MELİH KARAKAYA, CEYLAN ÇETE, ÇAĞRI ÖZGÜR HÜN, ENGİN COŞKUN, ERKAN SEVER, İLHAN KILIMCI , ÖZGÜR DAĞ, RAHMI ELHAN, VILDAN TÜRKBAŞ, YEŞİM KOÇAK

Bol keseden yönetimsizlik



Bu haftanın en önemli noktası seslerini duyurmak için idmanlara çıkmayan Diyarbakırspor kulübü sporcularının davranışlarıydı. Sanırım protesto için en doğru zaman böyle bir maç öncesi yapılacaklardı ki diğer maçlarda böyle bir işe girişmiş olsalardı pek gündeme gelmezlerdi. Türkiye'de bu sorunu yaşayan sadece Diyarbakırspor'un sporcuları değil. Malesef ki ülke sporu olarak yönetimsizlik içinde yüzüyoruz. Geçen sene BankAsya'yı takip edenler hatırlarlar Diyarbakırspor ligin ilk yarısında buna benzer sorunlar yaşamışlar ve nasıl olmuşsa devre arasında birçok yeni oyuncuyla anlaşarak süper lige çıkmışlardı. O zamanda buna nasıl izin verildiğine şaşırmış, daha önemlisi o takımın nasıl bir üst lige çıktığına anlam verememiştim. İlk aklıma gelen siyasi bir parmağın bu işin içinde olduğuydu ki tabi yanılıyorda olabilirim. Sonuçda kimsenin emeğine haksızlık etmek istemem. Ama insanın aklına takılmıyor da değil.
Maçın sonunda Tolga ile yapılan röpörtajda yabancı oyuncuların paralarını almalarına rağmen bu protestoya katıldıklarını belirtmesi hem takım olarak hemde arkadaşlık adına gerçekden takdir edilesi bir durum. Oyuncu-teknik ekip tarafında bunlar yaşanırken yönetim açısından bakıldığı zaman ortada büyük bir başarısızlık, yönetimsizlik göze çarpıyor. Bu yaşananlar çok sıcak olduğundan dolayı Diyarbakırspor'u konuşuyor gibi gözüksekde bu sorun yazının başında da dediğim gibi ülkenin genel sorunu. Hatırlayacağınız gibi geçen sene Beşiktaş'ın diğer branşlarında aynı sorunlar yaşanmış, bazı oyuncular idmanlara çıkmamıştı. Bugün bile bu konu dile geldiğinde yalanlansada yaşanmaya devam ediyor. Bu rezilliklere müdahele etmesi gereken kurumlar ise vurdum duymaz davranarak sessiz kalıyor, ama UEFA tarafından bu konu hakkında yakın zamanda kulüpleri bağlayan büyük değişikliklere gidilecek. Belki bu sayede bol keseden para dağıtan yönetimsizler akıllarını başlarına alırlar. Dileğimiz UEFA'nın bu değişikliğini diğer spor branşlarının yetkili kurumları da örnek alıp benzer bir yol almaları.
Son olarak diyarbakırsporlu oyuncuların yaptıkları bu protestodan sonra şehrin dinamiklerinin hareket geçmesini umarak yazımı sonlandırıyorum.

Memleketimin ehtiyarları (Düga Yüzli)




deepnote: Şavşat şivesi...(memleketim)

Rahat okuyabilmek için resimin üzerine tıklayınız!

Şems-i Tebrizi - Melâhat Ürkmez


Sadece bu topraklarda değil dünyanın dörtbir tarafında Mevlana hakkında kulakdan dolmada olsa insanlar bir takım bilgilere sahiptir ki bizlerin böyle muhterem bir şahsiyeti daha fazla tanımamız gerektiğine inanıyorum. Bu yazı Mevlana hakkına omayacaksa da onun dünyaya tanınmasında çok büyük bir etken olan gönül barajlarını serbest bırakan bir şahisyeti tanıtmaya çalışacağım. Şems-i Tebrizi. Gerçeği söylemek gerekirse eğer yakın zaman içinde sizlere tanıttığım belkide ben tanıtmadan önce okuduğunuz bir kitap olan Ahmet Ümit'in Bab-ı Esrar kitabında Şems-i Tebrizi'nin hayatından alıntılar kullanılmış bende bu muhterem kişilik ile kitabın yaprakları arasında tanışmıştım. Daha sonraki günlerde bu muhterem zat-ı daha fazla tanıma hevesiyle bu kitabı satınaldım. Kendi adıma üzücü olan bu toprakların böyle bir değerini bu yaşıma kadar tanımamış olmam. Cahillik, bilgisizlik diyelim!
Kitabı tanıtırken fazla derinlere inmicem, zaten bu bilgi ve birikimede sahip değilim. Mümkün olduğunca kitap içinde verilen bilgilerden yararlanmaya çalışacağım.
Herkes tarafında bilinen ismiyle Şems-i Tebrizi'nin kelime anlamı Tebriz'in güneşi anlamına geliyor olsada gerçek ismi Şemseddin'dir. Doğum yeri Tebriz, doğum tarihi 1186'dır. Aile geçmişine bakıldığı zaman Azeri Türklerinden veya Horasanlı olduğu tahmin edilmektedir. Kişilik olarak ise tavizsiz, isyankar bir yapıya sahiptir ki bu kendisini insanların gözünde biraz antipatik hale getirmektedir. Tabiki bu yapısı dini konularda çok daha önplana çıkmaktadır. Bilgi birikimi sadece din konular ile kısıtlı değildir. Kendi coğrafyasında gördüğü eğitimden sonra artık kendi bilgi birikimini artıracak hiçbir kimse bulamamasından dolayı bir arayış içerisine girmiştir. Uzun yıllar mürid değil mükemmel bir mürşid aramıştır. 62 yaşında iken Konya'ya gelmiştir. Mevlana ile Şems ilk defa Konya'da Merec'ül-bahreyn diye tabir edilen -iki denizin buluşması- yerde karşılaşırlar. Burada yaşananlar farklı şekilde anlatılsada Şems aradığı kişi olup olmadığını anlamak için sorduğu “Hazreti Muhammed mi büyük, Beyazıd-ı Bestamî mi? Ne dersin?” sorusunun devamında aldığı cevap ile yıllar boyunca aradığı mükemmel mürşide sahip olmuştur. Bu buluşmaya kadar Mevlana halkla içe içe olan bir karakter iken daha sonraları Şems ile başbaşa kalmaları ve halkdan soyutlanması ilginçtir. Ayrıca iki karakteri analize ettiğimizde Mevlana daha alçak gönüllü, insanları kırmamak için çabalarken Şems ise yazının başında da bahsetmiş olduğum gibi tavizsiz ve isyankar yapısından dolayı doğruları yumuşatmadan söylemekde bu da insanları kırmasına neden olmaktadır. Halkdan soyutlanma daha sonraki zamanlarda halk içerisinde iftiralara, söylentilere neden olmuş bunun devamında da halk Şems'den nefret eder hale gelmişdir. Söylentilerin giderek artmasının devamında Şems Konya'dan ayrılarak Şam'a gider, halk bu ayrılığın sayesinde Mevlana'nın eskisi gibi kendilerine yöneleceğini düşünselerde beklediklerinin aksine Mevlana daha da içeriye kapanmış, iyice kopmuştur. Mevlana'nın bu halini gören halk yaptıklarından bin pişman halde kendisinden özür dilemişler ve kabul olmasıyla özür dileyenlerin arasında yirmi kişilik bir grup ile Mevlana'nın oğlu Sultan Veled birlikte Şesm'i Konya'ya getirmek için yola çıkmışlardır. Bu yola çıkma olayı sadece bu grubun düşüncesi değil Mevlana'nın da isteğiyle olmuştur.
Şems'in Konya'ya dönüşünden belli bir zaman sonra söylentiler yine artarak devam etmiş ve sonunda Şems dönmemek üzere kimsenin bilmediği bir şekilde Konya'dan ayrılmıştır. Başka bir rivayet ise öldürüldüğü yönündedir ki öldüren yedi kişi arasında Mevlana'nın oğlu olan Aladdin'in de olduğudur. Bu yaşananları böyle birkaç satırda anlatılabilecek şeyler değildir, uzun uzun okunmalı araştırmalıdır. Ama kitap içerisinde ilgimi fazlasıyla çeken bazı olaylara özellikle değinmeden geçmeme taraftarıyım. Bunlardan birincisi; Şems Mevlana ile görüşmek isteyenlere “ne getirdin?” sorusunu yöneltmesidir ki birgün buna cevap olarak sinirlenen bir zat “sen ne getirdin?” sorusuna Şems'in verdiği cevap ilginçtir, “başımı”. Diğeri ise ilk karşılaştıkları zaman birbirlerini tanıyor olmalarıdır ki kitapta uzun yıllar ruhlar aleminde birbirlerinden haberdar oldukları söylenmektedir. Tabiki bu bir rivayet , bir düşünce olsada ilginçtir. İşin özüne gelecek olursak eğer Şems Mevlana gibi içinde dalgalar koparan bir barajın kapaklarını açmış, Allah aşkıyla yanıp tutuşturmuş, madde dünyasından çıkarıp manevi dünyaya taşımış, gerçek aşkın ne olduğunu anlamasına yardımcı olmuştur. Onlar iki ayrı bedende tek bir ruh olmuşlar, birbirlerini tamamlamışlardır.

Kitap içerisinde birçok yerli, yabancı kaynağın yanında yazar kendi fikirlerinide katmıştır. Bu kaynakların arasında en önemlileri Mevlana'nın Şems için yazdığı şiirlerin yanısıra Mevlana'nın müridlerinden Sipehsâlar Mecdüddin Feridun'un bizzat gördükleri ve yaşadıklarını yazmasıdır. Ayrıca Şems'in kendi el yazması bir eseri bulunmasa da Makalat (söyleşiler) isimle eserde kendisi hakkında birçok bilgiye ulaşılabilir. Unutmadan kitapda Mevlana'nın eserlerinden alıntılarda bulabilirsiniz.

Kitaplı günler...

Makalat
http://www.semazen.net/text_list.php?id=22&menu_id=id5

Kıskanmak [2009]



Filmin konusuna geçmeden önce sinema demeye binbir şahit isteyen, sanatçıya, izleyiciye saygısı olmayan Kadıköy Rexx sinemasına bir iki laf söylemeden geçmicem. Çünkü içimde öyle bir yer ettiki anlatamam. Filmi öyle bir salonda oynatıyorlar ki giriş ve çıkış kapısı arasında 2 mt var. Koltukların bir ucu kapılarla 1 mt uzaklıkda diğer ucu duvara yapışık. Sahne desen Allah'a emanet. Perdeye yansıtılan görüntülerde oyuncular ince ve uzun gözüküyor. Arkadaş ayıp be! Hiçmi utanmanız yok? Gözünüzü amma para bürümüş, yuhhh be!

İçimizdekileri ortaya döktükden sonra filmin konusuna giriş yapalım. Nahid Sırrı Örik'in romanından aynı isimle beyaz perdeye aktarılan “kıskanmak” filminin yönetmen koltuğunda Zeki Demirkubuz oturuyor. Senaryo romandan kaleme alındığından dolayı konuya sadık kalınmasından olsa gerek klasik Zeki Demirkubuz filmlerinin biraz dışında kalıyorsada gerçekten çok kaliteli bir yapım. Filmimizde üç ana karakterimiz bulunmakda. Mühendis Halit (Serhat Tutumluer), Halit'in eşi Mükerrem (Berrak Tüzünataç) ve Halit'in kız kardeşi Seniha (Nergis Öztürk). Biraz karakterleri tanımakta yarar var;
* Halit boylu poslu, iyi eğitim görmüş, yakışıklı bir beyefendi.
* Mükerrem genç, güzel mi güzel, kültürlü bir kadın.
* Seniha bu iki karakterin aksine çirkin, evde kalmış, iyi eğitim görmemiş bir kadın.

Film 1930 yıllarında Zonguldak'da 29 Ekim Cumhuriyet balosu görüntüleri ile başlıyor. Bu baloya Zonguldak'ın önde gelen aileleri ve şeref misafileri katılmaktadır. Bunların arasında şehrin en önde gelen ailelerinden birisinin oğlu olan Nüshet'de (Bora Cengiz) bulunmaktadır. Nüshet çapkın mı çapkın, zenginliği ve yakışıklılığı sayesinde bütün şehrin kızlarını sıradan geçiren genç bir delikanlıdır. Abartmıyorum, bende öyle bir izlenim bıraktı. Arkadaş bir adamın yatağı hiçmi boş kalamaz. Bundan 3 ay önce Zonguldak'a taşınmış olan ana karakterlerimizde baloya teşrif etmişlerdir. Dans esnasında Nüshet'in dikkatini güzeller güzeli Mükerrem çeker ve dansa davet eder. Bu dans esnasında Mükerrem genç delikanlıdan çok etkilenir. Balodan kısa bir süre sonra Nüshet'in aile kahyası evin hanımının birşeyler konuşmak istediğini söylerekden bizim güzelmi güzel mühendis bey'in eşini evine davet eder. Ama aslında bu doğru değildir, Mükerrem'i evin hanımı değil Nüshet beklemektedir. Bu ikili ilk defa burada beraber olurlar, daha sonraki günlerde bu ilişki daha da ilerleyerek devam eder. Belli bir zaman sonra ilişkinin daha fazla dile düşmemesi için gündüzleri torbaya kaldırıp Halit Bey'in evde olmadığı geceler başka bir yerde buluşmalar, sıcak anlar diyip konuyu burada kesiyorum. Buradan sonrasını sinemada izleyiniz, ama Rexx'de değil.

“Filmin konusunu, finalini ben anladım” derseniz eğer finalde hayal kırıklığına uğrarsınız. Güzel bir finalinin olması yanında bu filmde Seniha karakterini oynayan hanımefendinin Osmanlı türkçesi ile yaptığı konuşmalar da hoşunuza gidecektir.

İyi eğlenceler...

Gizli sağ ayak tekniği



Hani bilgisayar oyunlarında vardır ya karakterlerin oyunun sonunda yaptıkları ölüm vuruşları, işte bizim Üzülmez'in de böyle bir tekniği olsa gerek on yılda birkaç defa sağ ayağıyla yaptıkları. Sol ayağından bir hayır görmedik ama sağ ayağı neler yaptı neler. Maçın analizini, Üzülmez'in, Rüştü'nün, Denizli'nin saçmalıklarını bir kenara bırakın. Üzülmez'in ilk goldeki ortası neydi aga öyle? Topuz'u bakkala gazoz almaya gönderişinden sonra kafayı kaldırması, bu esnada Fink'in sevgilisine el sallar gibi kendini belli etmeye çabalarken ceza alanına sokulması sıradan bir görüntü gibi gözükse de bundan sonra yaşananlar ben ve benim gibi düşünenlerin küçük dillerini yutturdu. Unutmuşuz Deli'nin neler yapacağını. -şuanda bile şaşkınım, inanamıyorum- Öyle bir orta kestiki ayağının üstüyle top süzüle süzüle Fink'in ayağına oturdu. Backham mısın mübarek? Volkan şanslıydı ki Fink'in o füzesine uzanamadı. Allah korudu, yoksa vücudunda ömür boyu kapanmayacak bir ikinci deliğe sahip olacaktı. Ya ikinci golde ki asisti? O da buram buram bir fitbol zekası ürünüydü. Bu söylediğime bende inanamadım ama işte Üzülmez adamı böyle mındar eder.

Son olarak lafımız ağız ishali olmuş olan twitter kazım'a; "Nasıl koyduk ama"

Beni Candan Usandırdı - Fuzûlî



Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı?
Felekler yandı âhımdan murâdım şem’i yanmaz mı?

Kamu bîmârına cânan devâ-yı derd eder ihsan,
Niçin kılmaz bana derman beni bîmâr sanmaz mı?

Şeb-i hicran yanar cânım töker kan çeşm-i giryânım,
Uyarır halkı efgaanım kara bahtım uyanmaz mı?

Gül-i ruhsârına karşu gözümden kanlı akar su,
Habîbim fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mı?

Gamım pinhan dutardım ben dediler yâre kıl rûşen
Disem ol bi-vefâ bilmem inanır mı inanmaz mı?

Değilim ben sana mâil sen ettin aklımı zâil.
Bana ta’neyleyen gaafil seni görgeç utanmaz mı?

Fuzûlî rind-i şeydâdır hemişe halka rüsvâdır,
Sorun kim bu ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mı?

Fuzûlî

Tiyatro - Coriolanus


Bu haftasonun güzel yanı bu oyuna gitmiş olmam. Onun dışında da zaten yorucu ve berbat bir haftasonuydu. Şimdi size haftasonu ne yaptığımı anlatmayacağım merak etmeyin. Zaten anlatacak birşey de yok. Sizleri sıkmadan şu güzel oyunu tanıtayım da sayfayı zaplamayın.

Dünyanın en önde gelen yazarlarından biri olan William Shakespeare'in Coriolanus isimli oyunu Roma döneminde geçiyor. Coriolanus, Roma'nın önde gelen soylu ailelerinden birinin oğlu olmasıyla beraber en önemli askerlerinden biri. Kahramanımız kendinden ne olursa olsun ödünmeyen vermeyen bir karakter. Diğer soylulardan onu ayıran en önemli özellikde bu. Bunu biraz açıklamak gerekirse günümüzün kodamanlarını düşünün. Nasıl yani? Şöyle; kodamanlar kendilerini kaf dağında görüp, çıkarları için her türlü esnekliği gösterebilen politik oyunculardır. O ise ne olursa olsun soyluluğundan geri adım atıp, kendine ihanet etmiyor. Bu güzel bir özellik olsada Coriolanus soyluluğunu iyice abartıp kendinden aşağıdakileri -halkı- aşağılamayı kendinde hak görüyor. Böyle olunca savaş alanları dışında pek sevilen bir karakter değil. Coriolanus Volsyalılar ile yapılan son savaşta büyük bir zafer kazanır. Bu savaşın bir diğer özelliği birbirinden ölümüne nefret eden iki askerin karşılaşmasıdır. Volsyalılar'ın komutanı Ofilius'un ismini burada anmayıp, kulak aşinalığı yapmadan olmaz. Çünkü oyunun ilerki dakikalarında önem kazanacak.
Ordunun komutanı tarafından bu zaferin onuru Coriolanus'a bağışlanır. Uzun zamandır savaş alanlarında yaşadığı büyük zaferlerin sonucunda artık ülkenin yönetimin kısmında yer alma zamanı gelmiştir. -Roma'nın yapısını bilmediğimden dolayı bazı yerleri kendi anladığım kadarıyla yazmaya çalışacağım.- Bu konuma gelmesi için halk temsilcilerininde onay vermesi gerekmektedir. Peki halkı devamlı aşağılayan bu insan nasıl olurda yönetime girebilir? Annesinin ve yakın dostunun telkinlerine kulak asmayıp söylediklerinden geri adım atmaz, hatta işi iyice abartıp halk temsilcilerinide aşağılamaya devam eder. Bunun sonucu olarak Coriolanus'un göreve atanması bir kenara, birde üzerine Roma'dan sürgün edilir. Bu sürgün şehirde soylular ile halkın arasına açıp, bir kaosa neden olur. Belli bir zaman ortalıkda gözükmeyen Coriolanus en büyük düşmanı olan Ofilius'un kapısına dayanır. Hayatını Ofilius'un ellerine bırakan kahramanımız beklemediği bir şekilde saygı görür. Bu iki büyük düşman artık aynı safdadır ve düşmanları ortaktır. Bu düşman Roma'dır.
Oyunumuz gayet kalabalık bir oyuncu kadrosuyla sahnelenmesinin yanında savaş kareografileri ve ufakda olsa müzik ile süslenmiş. Oyuncularında mükemmel performansını düşünürseniz eğer ortaya mükemmel bir oyun çıkmış. İzlemenizi önerip yazımı sonlandırıyorum.

İyi eğlenceler...

Yazan : WILLIAM SHAKESPEARE
Çeviren : ALI TAYGUN
Yöneten : ŞÜKRÜ TÜREN
Dramaturgi : HATICE YURTDURU
Kareografi : EFTAL GÜLBUDAK
Müzik : DENIZ NOYAN
Sahne Tasarımı : RıFKı DEMİRELLİ
Işık Tasarımı : F.KEMAL YİĞİTCAN
Kostüm Tasarımı : ZUHAL SOY
Efekt : ERSIN AŞAR
Yönetmen Yardımcısı : ÜMRAN İNCEOĞLU, CANER BİLGİNER, C.AHHAN ŞENER, NURSELİ TIRIŞKAN

OYUNCULAR
ASRIN GURUR KUYUCAK, BORA SEÇKIN, BURCU ÇOBAN, CANER BILGINER, CEMAL AHHAN ŞENER, DOĞAN ALTINEL, ECE YILDIZ, ERSIN UMULU, GÖKSEL ARSLAN, HAKAN GÜNER , HALE AKINLI, HÜSEYIN KÖROĞLU, HÜSNÜ DEMİRALAY, MEVLÜT DEMIRYAY, NİHAT ALPTEKİ, OĞUZBOY VEDAT ŞAHIN, OKAN PATIRER, ORHAN HIZLI, ÖZGÜR EFE ÖZYEŞİLPINAR, PINAR AYGÜN, SELÇUK SOĞUKÇAY , SIBEL TOPALOĞLU, TANKUT YILDIZ

Bir yıldızmı doğuyor ne?


Tiyatroyu ne kadar sevdiğimi yazılarımı biraz takip ediyorsanız anlamışsınızdır. Hep imrenmişimdir tiyatro oyuncularına, emeklerine, azimlerine, soğukkanlılıklarına, özgüvenlerine. O koltuklarda otururken bazen oyuna kaptırmış kendimi farklı dünyalarda bulmuşumdur, bazen oyuncuların yeteneklerini ağzım açık izlemiş, sonunda ellerim kızarınca kadar kadar karşılıklarını vermişimdir. Bugün ise koltuklarda oturmak yerine onlardan biri olmak için tek bir oyun sahnelecek olsa bile çabalıyorum. Uzun sayılabilecek bir süredir çalıştığım firmanın insan kaynakları bir tiyatro kulübü kurmaya karar verdi. Aslına bakarsanız bugüne kadar ne yaptıklarından bile haberim olmayan bu departmanın böyle bir işe kalkışması beni şaşırttı. Kimin aklından çıktıysa aklına sağlık. Sonunda bir işe yaradılar. Bende bu fırsatı kaçırmadım. Yaklaşık bir ay önce bir eğitmen eşliğinde eğitimlere başladık. Yavaş yavaş birşeyler öğrenmeye, birşeyler yapmaya çalışıyoruz. Hani öyle başlıkdaki gibi ilerisi için bir iddam yok, sadece bu işten zevk almak, insanların önünde böyle bir işe girişerek özgüvenimi kazanmak peşindeyim. Fazla mütevazi davrandığıma bakmayın, bende meğersem ne cevherler varmışda benim haberim yokmuş demeden de geçmicem. Biraz şımaralım, diimi? Belkide bakarsınız beyaz perde yeni bir yetenek kazanır. :) Benim Al abiden neyim eksik! Yetenekliyiz vesselam... Daha yeni başladığımız için haftada tek ders ile ağır adımlarla ilerliyoruz. İleride roller dağıtılmaya, ezberler, provalar başladığında haftada 3-4 güne kadar çıkacak olan zor bir dönem başlayacak. Bizim sempatik eğitmen arkadaşın aklında Türk tiyatrosunun ustalarından birinin eğlenceli bir oyunu var. Sanırım bu oyunu sadece şirket içinde değil yardım kuruluşları için bile oynama durumumuz varmış diye bir söylenti dolaşıyor içeride. Umarım olurda bir taşla iki kuş avlamış olur, kendimiz dışında başkalarınada iyiliğimiz dokunur. Bakalım nasıl olacak?
Allah yüzümüzü kara çıkartmasın...

Roman Holiday [1953]



Her seferinde söylüyorum; “ben bu siyah-beyaz filmleri seviyorum”. Geçmişin insan üzerine çevrilen filmleri bir kenara bugünün sinema adı altında beyaz perdeye aktarılan saçmalıkları bir tarafa.
İşte bunlardan bir tanesi daha “Roman Holiday”. 1953 Yapımı olan filmde Gregory Peck Joe Bradley isimli bir gazeteci olarak karışımıza çıkarken, Audrey Hepburn ise Princess Ann rolüyle gözümüzü kamaştırıyor. Neden kamaştırıyor dediğimi filmin başında Hepburn'ü o princess kıyafeti içinde gördüğünüzde anlayıp, bana hak vereceksiniz. Bir kadın bu kadarmı çekici, etkileyici gözükür. Filmin başka bir karakteri ise Eddie Albert'in oynadığı Irving Radovich. Irving, Joe Bradley'in yakın arkadaşı ve haberin ajansının fotoğrafçısı. Bana Albert'i görmek yakın zamanda kaybettiğimiz Patrick Swayze'i hatırlattı. Sima olarak benzerlikler taşıyorlar. Bi ara “acaba o mu diye” tereddüt ettirse de “yok canım daha neler” diyerekden yüzümde gülücükler oluşmasına neden oldu. Filmin tamamının Roma'da çekildiğini bir not olarak eklemeden konuya geçmeyelim.
Eğlenceli bir film olan Roman Holiday Princess Ann'ın ülke ziyaretleri esnasında Roma'ya uğramasıyla başlıyor. Ann artık bu diplomasiden, yapmacık tavırlardan sıkılmış, diğer sıradan insanlar arasında olmak, gönlünce yaşamak istiyor ve bu nedenle bazı günler stresin verdiği etkiyle sinir krizleri geçiriyor. İşte bu günlerden birinde rahatlaması için doktor tarafından sakinleştirici yapılıp, odasında dinlenmeye bırakılır. Aklına isteklerini yerine getirmeyi koyan Ann Colosseum'dan kaçar. Şehirde biraz dolaştıkdan sonra ilacında etkisiyle bir bankda yarı uykulu halde Bradley'in karşısına çıkar. Ortalık halde bu tür davranışların yasak olduğu Roma'da Bradley bu bayanı yalnız bırakıp polis ile muhattap olmaması için bir taksi çevirir. İlk önce Bradley kendi evine gider, taksiciyede kızı evine bırakmasını ister ama düşündüğü taksicinin bu teklifi red etmesiyle boşa çıkar. Mecburiyetden kızı kendi evinde misafir etmek zorunda kalır. Bu sıralarda Prenses'den sorumlu görevlilerin kaçışı farketmeleri uzun sürmez ve prenses'in bütün randevuları iptal edilerek, ajanslara hasta olduğu bilgisi verilir. Sabah Prenses'le randevusu olan Bradley uykudan uyanamayınca bu randevuya geç kalır, ilk önce ajansa giden Bradley amirine bir yalan uydurma çabasındayken yalanlarının ortaya çıkarılıp, gazetenin gözüne sokulmasıyla bir anda şoka uğrar. Çünkü dün gece evinde ağırladığı kişi prenses'dir. Bu durumdan iyi para kazanacağını düşenen Bradley amiriyle prenses ile yapacağı bir röpörtaj için anlaşır. Artık yapması gereken evinde yatan kıza sıradan bir kişi gibi davanmak, mesleğini saklamak ve arkadaşı Irving'i ayarlayıp fotoğraflarını çektirmek olacaktır. Ann ise tanınmadığını düşünerekden kendini bir okul öğrencisi olduğu yalanını ortaya atar. Bu saatten sonra bir yalan oyunu içerisinde eğlenceli bir film başlar. Hepburn'ü filmde izlerken aklıma nedendir bilmem Belgin Doruk geldi. Bize de böyle arada bir gelip gidiyorlar nedense? Hernseyse, bu güzel filmi izlemenizi önerip, yazımı sonlandırıyorum.

Hadi sağlıcakla kalın...

Açlık Oyunları - Suzanne Collins



Yakın zamanda bitirmiş olduğum Suzanne Collins'in “Açlık Oyunları” isimli kitabı tanıtmaya çalışacağım. Bu kitap yazarın ilk okuduğum eseri olmasıylada benim için biraz daha önem taşıyor. Kitabı okurken aslında konu olarak pek yabancılık çekmeyeceğiz. Sinema perdelerinde de buna benzer konular birçok sefer karşımıza çıktı. Ama bazı bariz farklılıklarda bulunmuyor değil, özellikle yaratılan dünya açısından. Bir dünya düşünün ki -Capitol- üst teknolojilerin kullanıldığı, yüksek yaşam şartlarının bulunduğu, etrafı dik dağlarla çevrili, tek bir girişi bulunan bir şehir. Bu şehrin dışında bunlara hizmet eden, ihtiyaçlarını gideren “mıntıka” tabir edilen 13 yerleşim alanı. Mıntıkaların hizmet durumu coğrafi ortama, kaynaklara bağlı olarak değişim gösteriyor. Yani bir tarafda zenginler, bir tarafda işçiler. Gün geliyor işçiler ayaklanma çıkartıyor, bu ayaklanmada isyancılar Capitol tarafından bastırılıp öldürülüyor. Bu isyanın kaynağı olarak gösterilen 13. mıntıka ibret olarak yok ediliyor. O günden sonra bu mıntıkaların bir daha isyan çıkartmaması ve o günleri hatırlamaları için her sene olmak üzere mıtınkalarda 11 ile 16-17 yaşların ki çocuklar kura yardımıyla seçilerek büyük bir gösteri eşliğinde açlık oyunları adı altında ölümüne savaştırılıyorlar. Sona kalıp kazanan çocuğun ailesine ve kendisine ömür boyu sürecek iyi bir yaşam vaad ediliyor. Yazının başında bahsetmiş olduğum benzerlik bu ölümüne savaş ile defalarca ekranlara yansıtıldı. Hatta hatırladığım kadarıyla bu ölümüne savaşda çocukları kullanmayı bir uzakdoğu filminde de görmüşdüm.
Kitabımızın ana karakteri 12. mıntıkadan bir kız olan Katniss. Katniss'in diğer çocuklardan farkı çekilen kurada çıkan kız kardeşi yerine katılması. Yani bu ölümcül oyuna zoraki olarak gönüllü oluyor. Karakteri biraz daha tanımaya çalışalım. Katniss 12. mıntıkada yaşayan bir kız çocuğu. Yakın zaman içerisinde babasını kömür ocağında ki patlamada kaybetmiş. Annesi, kız kardeşi ve kız kardeşinin çirkin kedisiyle beraber yaşıyor ve ailesinin bütün ihtiyaçlarını karşılamak için hayatla mücadele ediyor. 12. Mıntıkanın geçim kaynağı kömür ocakları, bir kız çocuğun kömür madeninde çalışması düşünülemeyeceği için ailesinin ihtiyaçlarını farklı yollardan sağlıyor. Mıntıkaları sınırlayan tel örgülerin dışına çıkmak yasak olmasına rağmen arkadaşı Gale ile beraber ormana çıkıp ok-yay ile hayvan avlıyorlar ve bunlar mıntıkada değiş tokuş yaparak ihtiyaçlarını gideriyorlar. Tabiki vali olsun, muhafızlar olsun buna göz yumuyorlar.

Kitabın yardımcı erkek oyuncu rolünde ise yine aynı mıntıkadan fırıncının oğlu Peeta. Peete ile Katniss'in ilişkisi çok daha eskiye dayanıyor. Aralarında ki ilişki sadece aynı mıntıkada olmalarından öte geçmişe dayanan bir minnettarlık. Peete aile mesleği nedeniyle ağır işlere alışkın olduğundan dolayı güçlü kuvvetli bir delikanlı.

Ne demiştik? Evet. Katniss kardeşinin yerine oyunlara zoraki gönüllü olarak katılıyor ve ailesini arkadaşı Gale'e emanet ediyor. Capitol'e trenle yolculuk esnasında iki karakter Katniss ve Peete'e eşlik ediyor. Bu iki karakter sadece bu tren yolculuğunda değil kitap boyunca ana karakterlerimize hem eşlik edecekler hemde büyük yardımları dokunacak. Bunlardan birisi Haymitch. Haymitch 12. mıntıkadan bu oyunları kazanan sonuncu kişi ve sanırım tek kişi. Gayet zeki birisi olmasına rağmen bir alkolik. Oyunların başka bir kuralı seçilen oyunculara koçluk yapan kişilerin aynı mıntıkadan oyunu kazanmış kişiler olmaları. Düşününce her yıl sorumlu olduğu çocukların ölümünü görmesi bir insanı nasıl bir duruma sokar. Böyle bir durumda Hatmich'in de alkolik olması pek yadırganmamalı. Diğer bir karakter ise Effie. Effie mıntıkanın oyunlardan sorumlusu bir bayan. Konuya dönersek eğer tren yolculuğunun bitimiyle çocuklar odalarına yerleştiriliyorlar. Birileri için bu ölüm-yaşam savaşının bir oyun olduğunu düşünürsek eğer bunu en gösterişli halde sunulması gerekiyor. Bunun içinde çocuklara birer hizmetçi ve modelist atanıyor. Bu modelistler çocukların halkına önüne çıkmadan önceki kıyafetlerini, makyajlarını vs işleri ayarlıyorlar. Halkın önünde bir yürüyüş gösterisinin devamında ise çocuklar canlı yayında tevelere tek tek çıkartılıp röportajlar yapılıyor. Bu gösteriş faslı bittikden sonra oyunların daha iyi bir hal alması için çocuklara savaş eğitimleri veriliyor ve oyunların başlama günü geliyor. Kitabın bu kısmına kadar stratejik planlardan söz etmeyip, bazı önemli noktaları es geçeceğim ki kitabın tadı kaçmasın.

Kitabı aldığımda bunun tek bir eser olduğunu düşünüyordum ki okudukça yazar tarafından bir seri olduğunu anlamam uzun sürmedi. Bugünlerde serinin 2. kitabı olan “Ateşi yakalamak” raflardaki yerini aldı. Kitabı tek bir eser olarak ele almak istersek eğer çok üst düzey bir kitap değil, seri olarak düşündüğümüzde ise bir giriş kitabı için ise yeterli seviyede. Aksiyon, zeka, duygusallık yüklü bir kitap. Kitabı oyunlar üzerinden düşündüğümde pek heyecanlı geldiğini söyleyemem ama yaratılan dünya ve bu dünya üzerinde yaşanacak olayları hayal ettiğimde serinin diğer kitapları bende heyecan uyandırıyor. Umarım bu heyecanım diğer kitaplarda dahada artar.
Sonuç olarak okunması gereken bir kitap, iyi eğlenceler...

Beşiktaş JK: 88 Türk Telekom: 69

Güzel maç oldu, bizim için. Daha ilk çeyrekde ağırlığımızı koyduğumuz maçda 3. peryod bittiğinde 30 sayı civarında bir farka ulaşmıştık. 4. Peryodda ise daha yedek ağırlıklı bir kadro ile sahadaydık. Rakibin hiç bir varlık gösteremediği maçı rahat bir şekilde kazandık.
Salon ise diğer maçlara oranla daha bir doluydu.

Çocukların gözlerinden öperim, yüreğinize sağlık!





Çampıyıns pankart ligi

Kısa ve öz olarak uzatmadan kapalının altındaki alanı kapatan Beşiktaş sevgisiyle alakası olmayan grup, semt adlarının bulunduğu 6-7 tane pankart neyin nesidir? Karagümrüklülerden, gümüşsuculara herkes orada. O pankartlar orada asılı olunca ne oluyor? Cidden merak ettim, maç esnasında gözüm takıldı durdu. Garipsedim! Ne bir konudan, ne bir aşkdan, ne de başka birşeyden bahsediyor. Hani böyle bir pankart ligi varda bizim mi haberimiz yok. Neyin reklamını yapıyorsunuz?

Nerden çıktı şimdi bu da demeyin, takıldı işte gözümüze...
Millet maçtan birşeyler yazar bizde böyle abzürt şeylere takılıyoruz.

Akıl akıl gel bir yerime takıl


Aklın yolu birmiş diyesim geliyor ama Denizli'nin aklı bizim anlayacağımız şekilde çalışmadığı kesin. Bugün ilk 11'de doğru yerlerinde oynatılan beş oyuncuyu sahada görmek güzeldi. Sezon başında Fink transferi için vizyonsuzluk demiştim bugün içinde aynısını dile getiriyorum. Ama şu bir gerçektir ki züper lig için kadroda bu mevki için en uygun isim de Fink'dir. Geçen sene Cisse-Enrst ikilisini bulana kadar emdiğimizi burnumuzdan getiren Denizli umarım akıllanmıştır da bu ikiliyi bozmaz. Umarım diyorum çünkü rotasyon adı altında insanları salak yerine koyup, takımın bünyesine tecavüz edip, bizleri kanser ederek fitboldan soğutmasına yeter artık. Bu haftanın başka bir güzelliği ise İsmail'in oynamasıydı. Bu çocuk bugün kötü olsada ileride çok daha iyi olacaktır. Yeter ki oynatılsın. Buradan kötü oynadığı anlamı çıkartmayınız, beğendim, çok da iyi oynadı. Kötü oynasaydı mesela diyorum. Üzerinde durulması gereken bir oyuncu.


Oynanan fibol açısından bakıldığında diğer maçlara nazaran çok daha iyi bir görüntü sergilendi. Bunun en büyük etken Ernst-Fink ikilisinin ortasahayı iyi parsellemesiydi. Orayı geçen toplar ise Ferrari-Sivok tarafından toplanınca oyuna hükmeden bir Beşiktaş ortaya çıktı. Defansif olarak iyi bir Beşiktaş olsada sahada hücum anlamında sol tarafda İsmail dışında kanatları kullanamadık. Toraman'ın azmini, mücadelesini ayakta alkışlıyorum ama bence sağbek mevkiinde ilk seçenek kesinlikle olamaz. Benim ilk tercihim Ekrem'dir.

Tello içinde bir çift söz söylemek isterim. Tello'nun kariyeri, mevkii belli olmasına rağmen bugün oyun kurucu yaratma çabaları sayesinde var olan potansiyelinede tecavüz ediliyor. Aferin! İki gün sonra taraftar bunu nereden aldınız demeye, bizim işimize yaramaz denmeye başlanacak. Bir sistem, bir td oyuncuyu vezirde eder rezilde. Buna en güzel örnek Tigana'nın Serdar seçimi ile Ertuğrul'un Serdar seçimi en güzel örnektir. Bugün ise Denizli'nin Tello ve Bobo seçimleri buna en güzel örnektir.

Benim asıl merak ettiğim devre arasına altı hafta kaldı. Bu devre arasında Delgado'nun gelmesiyle kimin kadrodan gönderileceği, gözüken Fink gibi duruyor ama gönderilirse orası nasıl kapatılır bilmiyorum. Çünkü Uğur bu bölgede Fink'in yaptığı işi kesinlikle yapamadığı ortada. Gözüken bizi çok heyecanlı bir devre arası bekliyor.

Bugün Aydın'ı görmek beni ne kadar mutlu etti bilemezsiniz. Böyle bir yeteneği nasıl kaybettik anlamak zor. Oynadığı 20 dakikada başımıza büyük bir bela açacaktı sarı velet. Umarım Hikmet Karaman Aydın'a daha fazla şans verirde hem Türk fitbolu hemde Ankaragücü kazanır.

Bir çift sözde Ankaragücü tribünlerine; adam olun, insan olun! Olamıyorsanız insanların içinde ne işiniz var? Lafımız dün ırkçı tezaüratlar yapanlara...
Kalın sağlıcakla...