Enter Sandman - Metallica
Yazarçizerdinleradminnot: Ah ki ah... İnsanı yerinde durdurmayan, kanını kaynatan bir şarkı. Eşlik etmek ise ayrı bir zevk...
Say your prayers little one
Don`t forget my son
To include everyone
I tuck you in
walk within
Keep you free from sin
'til the sandman he comes
Sleep with one eye open
Gripping your pillow tight
Exit light
Enter night
Take my hand
We're off to never never-land
Something's wrong, shut the light
Heavy thoughts tonight
And they aren't of Snow White
Dreams of war
Dreams of liars
Dreams of dragons fire
And of things that will bite, yeah
Sleep with one eye open
Gripping your pillow tight
Exit light
Enter night
take my hand
We're off to never never-land
(whisper)
Now I lay me down to sleep (x2)
Pray the lord my soul to keep (x2)
If I die before I wake (x2)
Pray the lord my soul to take (x2)
Hush little baby don't say a word
And never mind that noise you heard
It's just the beasts under your bed
In your closet and in your head
Exit light
Enter night
Grain of sand
Exit light
Enter Night
Take my hand!
We're off to never never-land
Yeah, ha ha ha
Boom
Yeah, yeah
oh, whoa
We're off to never never-land
Take my hand
We're off to never never-land
Take my hand
We're off to never never-land
We're off to never never-land
Deli Deli Olma [2009]
Son zamanlarda izlediğim Türk filmlerinden gayet memnun olduğumu söylemek isterim. Bu kadar memnuniyetin olduğu bir ortamda "efendim sen şanslıymışsın ondan iyi filmlere denk gelmişsin" gibi bir yorum yapılması mümkün olmasa gerek. Türk sinema sektöründe çekilen film sayısını artması ve kalite olarak çıtanın gittikçe yükseğe çekilmesi biz izleyiciler için gayet memnun edici bir durum. Özellikle benim gibi önceliği yerli yapımlar olan insanlar için ise ayrı bir haz. Her seferinde dile getiriyorum; eğer sinemaya gideceksem önceliğim kesinlikle bir Türk filmidir. -Bu filme gitmedim, yazık ettim.-Hazel Sevim Ünsal'ın kaleme aldığı, Murat Saraçoğlu'nun yönetmenliğini yaptığı filmin başrollerinde Mişka karakteriyle Tarık Akan, Pobuç nine karakteriyle ise Şeref Sezer oynuyor. Filmin yan karakterleri ise ana karakterleri kadar başarılı, hatta daha iyi bile diyebilirim. Kars'ın bir köyünde kameraya alınan film, konusu bakımından espiri yüklü olması yanında, hem dram tarafı olan, hemde aşkı barındıran, naif, içten çok hoş bir yapım. Filmin tek eksiği şiveleri kullanırken bazen raydan çıkıp İstanbul taraflarına uğramaları, o kadar kusur kadı kızında olur da bizim gibi o bölgelere yakın olan insanlar bu tür şeylere dikkat ediyor. Filmin bence en güzel taraflarından biride Tarık Akan'ın aşağıda da bulabileceğiniz piyona eşliğinde söylediği eser, ben çok beğendim.
Böyle harika bir filmi uzun uzun yazmanın bir anlamı olmadığını düşünüyorum, izleyin efendim...
Yazarnot: İzleyin, güzel dedik ya biri çıkar; "bu nasıl film arkadaş" der. Hiç niyetlenmeyin çizerim!
Yönetmen : Murat Saraçoğlu
Senaryo : Hazel Sevim Unsal
Görüntü Yönetmeni : Mustafa Kuscu
Oyuncular:
Tarık Akan (Mişka)
Şerif Sezer (Popuç)
Levent Tülek (Şemistan)
Cemile Nihan (Alma)
Zuhal Topal (Figan)
Muhammed Cangören (Allahyar)
Ozan Erdoğan (Tavşan)
Demirciler Çarşısı Cinayeti - Yaşar Kemal
Kitap okumama rağmen uzun zamandır kitap tanıtımı yapmıyordum. Eh işte sonunda fırsat bulduk, bulduğumuz bu fırsatı da iyi eğerlendirelim. Tanıtmak istediğim kitap Türk edebiyatının büyük ustalarından biri olan Yaşar Kemal'in Demirciler çarşısı cinayeti” isimli yapıtı. Büyük usta kitabında dün, bugün, belki de yarın bile devam edecek olan kan davası olgusunu işliyor ki işlerken sadece bu insanlık dışı törenin, cinayetlerin hasımlarını değil, buna alet olmak zorunda kalan ve çevresinde bundan etkilenen insanların hayat hikayelerini ele alıyor. 1974 yılında kaleme alınan kitap bugün bile güncelliğini koruyor olması gerçekten Türkiye adına, bu ülkenin halkları için yüz kızartıcı, utanılması gereken bir durum. Her seferinde Müslümanlıktan dem vuran bir toplumun bu kadar kolay kan akıtması nasıl açıklanabilir bilemiyorum. Kitabın konusu ve işlenişi bakımından memnun kalsam da çok fazla tasvirin olmasından dolayı bazı bölümlerde sıkıldığımı söylemeliyim. Çok fazla tasvir yapılan kitaplarda hayal gücümü kullanmamaktan yakınan bir okuyucu olan ben, kendimi bir sinema filminde yönetmenin gözünden bakmaya zorlanıyormuşum gibi hissediyorum. Okuyucu olarak mekanların biraz daha bize bırakılması taraftarıyım. Belli bir şablon çizilip daha sonra okuyucunun hayal gücüne bırakılması kitaptan çok daha fazla haz alınmasını sağlayacaktır. Kendi açımdan kitabın bu tarafını eleştirsem de Yaşar Kemal, yaşanan mekanları öyle bir anlatıyor ki sanki ordaymışsınız, olayları birebir yaşıyormuşsunuz gibi hissettiriyor.
Kısacakonunet
Çukurova'nın Akçasazın bölgesinde Sarıoğulları ile Akyollu Türkmen aşiretlerinin ne zaman, nasıl başladığını kimsenin bilmediği, yıllar yılı sürüp giden kan davası yüzlerce insanın ölümüne, birçok yuvanın yıkılmasına neden olmuştur. Bu kan gütme davasını bitirmek isteyen ağalar bile töreye yenik düşmüş, canlarını teslim etmişlerdir. Akyollu Mürtaza Bey, Sarıoğulları'ndan Derviş Bey tarafından öldürttürülünce tenis maçı gibi bir oraya bir buraya geçen kan sırası Akyollu aşiretine geçmiştir. Bunu yapacak olan ise Mustafa Bey'dir. Mustafa Bey'de aynı Derviş Bey gibi iyi eğitim almış, İstanbul yüzü görmüş biridir. Ama bu töre için hiçbir anlam teşkil etmez. Töre demek, insan demektir. Baskı demektir. Boyun eğmek, öldürmek demektir. Mustafa Bey, Derviş Bey'i öldürmek için adamlarıyla çeşit çeşit ölüm taktikleri belirlerken, Derviş Bey konağında ölüm korkusuyla dışarı çıkamamaktadır.
Aşiretler arasında bunlar yaşanırken Akçasazın toprakları gün geçtikçe değerlenmektedir. Bu toprakların büyük bir kısmına sahip olan ise Sarıoğulları ile Akyollu'lardır. Topraklara göz koyan zamanın kansızları, eşkiyaları, fakir fukura soyguncuları bugününün beyleri; askerlere, valilere bu iki aşiretin ülkeye zarar verdiklerini söyleyerek aşiretleri devre dışı bırakamaya, topraklarına konmaya çalışmaktadırlar...
Yazarsoonote: Kitap akıcı, güncel bir konuya sahip, anlatımı mükemmel. Dediğim gibi bu kadar tasvir olmasaydı belki çok daha fazla haz alabilirdim.
Kitaplı günler...
para, destek, amatör branş

"Sponsorluk çerçevesinde Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımımız'ın tüm idari, teknik kadrosu ile sporcularımızın tüm ücretleri, müsabaka, kupa ve şampiyonluk primleri, ulusal ve uluslararası müsabakalar ile kamplarının konaklama ve seyahat giderleri Gökhan Orhun tarafından karşılanacak. Sözleşme 2011 yılının 6. ayında sona erecek." Bjk.com
Uzun zaman önce yapılması gereken ama bir türlü gerçekleştirilmeyen sorunun çözümü için atılan ilk adım umut verici. Bu tür yapılan sponsorluk anlaşmalarıyla gelen paralar oyuncuların, teknik heyetin hesaplarına taahhüt edilen zamanlar içerinde geçirildiği taktirde hem kulüp maddi bir külfetten kurtarılmış hemde branşlarda ki sporcular maddi sıkıntı yaşamamış olacak. Bu yapı iyi bir şekilde işletilirse eğer yukarıda yazdığım bir kaç faktörün yanına oyuncuların saha performanslarının artması, disiplinsizliklerin önüne geçilmesi gibi psikolojik artıların da ekleneceğini düşünüyorum. "Bu yapı iyi işletilmesi" şeklinde başlayan kısım bu durumda çok önemli bir yer teşkil ediyor ki geçmiş zamanlarda bu tür anlaşmalar yapılmış olmasına rağmen kaynaklar futbol takımına aktarılmış ve diğer branşlar yine mağdur edilmişti. Umarız yönetim doğru attığı attığı adımın devamını da getiride herkes rahat eder.
tarafyönetdesteknot: Bundan sonrası yapılması gereken yönetimin ve taraftarın bu insanlara yanlarında olduklarını göstermek için gerek salon, gerekse diğer organizyonlar da desteklerini esirgememeleri...
darısıbaşınota: Darısı diğer amatör branşlarımızında başına...
yazarsallarbot: Umarım kolpadan sallamıyorsundır dayı.
Başkanın meteciği
Mete Düren (haber1903.com);`` Buna tepki gösteren taraftarlardan kaç tanesi Hentbol takımı maçını seyretmiş.Tepki vermek kolay.
İnsan bir şeyi eleştirirken bir aynaya bakacak arkadaş, sormak lazım Mete efendiye sen kaç maça gittin koskoca sezondur. Bu seneyi bıraktım bir kenara, ömrün boyunca kaç defa geldin amatör branşların maçlarına? Tamam taraftar hatalı da sen yönetici olarak ne yaptın?
Kupa alınmasıyla birlikte Hentbolcu oyunculara jest olsun onare edilsin diye düzenleme planlandı.Çok spontane ve ani gelişen bir olaydı.Tribüne yoğun ilgi olduğu için törenden sonra oradan tribüne ulaşabilcekleri en kolay yer olan Eski Açıkta oturup maçı seyretmişler.
Diyor ki beyefendi; biz böyle birşey planlamadık. Özürün ayıbından büyük be arkadaş!
Kendi sporcularımıza arzu ettikleri zaman maçı izlemesi için bir yer yeni yapılacak stadımızda düşünüyoruz.``
Şu anlık izleyemezler mi diyorsunuz yani? 3 senedir stad diyip duruyorsunuz maketten başka birşey görmedik. Yapıp, yapmamanız umurumuzda mı? Değil. Siz şu kulübü adam gibi yönetin yeter. Ama nerede aynı tas aynı, aynı hamam... Şu stad lafını da ağzınıza amma sakız ettiniz, yeter be!
Sinirkattnote: Başınızda bulunan adam ne ki siz ne olasınız...
Tencere taraftar, kapak yönetim
Her seferinde dile getiriyorum, getireceğimde. Lafa gelince yönetime giydirmek için diğer branşlarda ki başarısızlıkları, alamadıkları ücreti dolayanların şu güne kadar bu branşlara ne destek verdiklerini merak ediyorum. Ayıp be! Akşama maç var, Şeref Bey 30 bin kişi ile dolacak ama 10-15 dakikalık mesafede ki Süleyman Seba salonu dolmuyor. Bırakın dolmasını hatırı sayılır bir sayıya ulaşsa gam yemeyeceğim. Hani dolmasından da vazgeçtim kaç kişinin salonda engelli sporcularımızın maçından haberi var. Gidip sağda solda yiyip, içip, kusmak sağa sola ana avrat küfür etmek daha kolay değil mi? Her seferinde dünyanın en iyi taraftarlarından olduğunu söyleyenlerin ufacık bir salonun doldurulamamasını nasıl açıklayabilecekler. Hep laf, hep laf... Beşiktaş JK:74 - Kardemir Karabükspor:84
Maçvarinot:
* Salonda her zamanki gibi 10-15 tanıdık Beşiktaşlı taraftar, bir o kadarda Karabük'lü taraftar vardı.
* Giriş her zaman ki gibi bedavaydı.
* Maç Rahmetli Özhan Canaydın için yapılan saygı duruşuyla başladı.
* İlk periyotda başabaşa geçen maç ilerleyen dakikalarda aleyhimize dönmeye başladı.
* 2. periyot: rakibin atış yüzdesinin yüksek olması, bizim ise basit atışları bile kaçırmamız 6 sayılık bir farka neden oldu.
.jpg)
* 3. periyot: rakibin maçı kazanacağına inanamasıyla direnci dahada arttı. Biz ise geride olmanın verdiği telaşla hücum ve savunmada büyük hatalar yapmaya başladık. Bu da farkın 9 sayıya çıkmasını sağladı.
* 4. Periyot: takım üzerinde ki baskı iyice artınca rakip çok kolay sayılar bulmaya başladı, biz ise ne yaptığımızdan habersiz şekilde oynamaya başladık. İlerleyen dakikalarda fark 13 sayı civarına çıktı ve maçı 84-74 kaybettik.
spoordeepnote: Mesele kazanıp, kaybetmek değil. Mesele insanların bu sporculara değer verdiklerini göstermeleri.
Taraftaryönetemeyennot: Yönetim, şampiyon olan hentbol takımını İzmir'den otobüsle getirir, futbol maçını eski açıkta bir köşede izlettirir. Taraftar yanıbaşında ki salona gidip takımına destek vermez. Tencere, kapak misali(!)...
Eyvah Eyvah [2010]
Sinemaya giderken herhangi bir beklenti içinde olmamam filmden çok daha fazla keyif almamı sağladı ki bir beklenti içerisinde olsaydım dahi bu tür komedileri seven ben yine aynı hazı alırdım. Film genel olarak sizi yerden yere vuracak tarzda bir komedi değil ama vaktin nasıl geçtiğini size hissettirmeyen, eğlenceli, keyifli bir film. Bu film için farklı yorumlar duyabilirsiniz, aldırmayın! Bundan önce Cem Yılmaz'ın Hokkabaz'ını, Mazhar Alanson ve Güven Kıraç'ın Kirpi'sini izleyip hoşnut kaldıysanız eğer bu filmden de aynı duygularla ayrılacağınızı garanti ederim. Türkiye'de küfürün hayatın bir parçası ve cinselliğe karşı aç bir toplum olduğumuzu düşünürsek eğer bu zaaflardan yararlanan sinema sektörü bunun üzerine çok fazla film çevirdi, çevirmeye de devam ediyor ama bu filmde birkaç sahne haricinde küfür ve cinsel içerikli espiriler bulamıyorsunuz. Bu açıdan bakıldığı zaman bile filmin kalitesi diğerlerinin yanında bir adım önde, bunun yanısıra Çanakkale Geyikli şivesinin kullanılması, kanımızı kaynatan klarnetin kullanılması insana ayrı bir zevk veriyor. Ayrıca sözleri, konuyu bir kenara bırakacak olursak eğer bazı sahnelerde oyuncuların mimiklerinin bile sizi güldürmeye yettiğini söylemeliyim ki fragmanını izlerseniz eğer bu tür birkaç sahneye denk gelebilirsiniz. Ayrıca kendi adıma önemli bir nokta da oyuncuların müzik aletlerini çalmak için özel olarak ders almış olmaları.

Kısacakondu...
Hüseyin Badem hayatını arkadaşlarıyla beraber müzik yaparak kazanmakta dedesi ve ninesi ile yaşamaktadır. Annesi yakın zamanda ölen Hüseyin, babasını hiç görmemiş ve küçük yaşta öldüğünü sanmaktadır. Bir gün ninesinin sakladığı sandıktan annesine babası tarafından yazılan mektupları bulduğunda şaşırır, babasının yaşayabileceğini düşünerekden İstanbul'a doğru yola çıkar.
Film Hüseyin'in İstanbul'da babasını araması üzerine kurulu olsa da senaryonun içerisinde başka bir konu daha bulunmakta, zaten final sahnesinde de filmin bir devamı geleceğinin ve bu konu üzerine gidileceği fikrine anlıyorsunuz.
Yazanfikrinot: Yazının başında da dediğim gibi hoş, eğlenceli, keyifli vakit geçirmek istiyorsanız eğer biçilmiş kaftan...
Beşiktaş JK: 3 Ankaragücü: 0
.jpg)
Maçtan Notlar
* Etrafta tek bir Ankaragüçlü taraftar olmamasına rağmen bir otobüs dolusu çevik kuvvet ve salonda bir o kadar sivil polis bulundurarak bizim güvenliğimizi sağlayan emniyet güçlerine teşekkürü bir borç bilirim. Nedense Ankara'da ki polisler böyle durumlarda ortada gözükmez. :)
* Maçtan önce rakip oyuncuların Beşiktaş oyuncularına 107. yıl vesilesiyle verdikleri kırmızı karanfiller günün en güzel taraflarından biriydi. Spor bu olsa gerek...
* Şu güzel günde dolaşmak, eğlenmek yerine salona gelip takımına destek veren 100 civarında ki taraftarı alkışlamak, ayrıca tek tek tebrik etmek lazım,ayrıca lafa gelince branşlarda ki başarısızlığı diline dolayanların nerede olduklarını ise sormak gerekir.
* Maçın başından itibaren rakip oyuncuların konsantrasyonunu bozmak için elinden geleni yapan zaman zaman bizi güldüren, zaman zaman ise başımızı şişiren o çatlak herife teşekkürler... "Nihannnnnn". Arkadaş sende nasıl bir gırtlak var, iki dakika sus yahu!
.jpg)
* İlgisizliği, parayı dert etmeden sonuna kadar mücadele eden kızlarımıza alkış, teşekkür, minnet borçluyuz.
* Maçı 25-16, 25-17 ve 27-25'lik skorlarla net bir şekilde kazanarak ilk 5'te ki şansımızı neredeyse garantilemiş olduk. İnşallah seneye Avrupa kupalarında ülkemizi temsil edeceğiz...
Mustafa Denizli
Yaş ilerledikçe insan biraz daha huzur, hayata daha pozitif yönden bakmak istiyor ki bu bağlamda artık fanatik taraftar profilinden çıkıp biraz seyirci tarafında olmak hem sinir sistemime hemde bünyeme iyi geleceğini düşünüyorum. Aksi taktirde kafamda kalan saçlarım ya biraz daha dökülecek ya da geri kalan kısmı beyazlamaya devam edecek. Onun için biraz polyanacılık oynamakta yarar var. Şu güne kadar Mustafa Denizli'yi en çok eleştiren kişilerden biri olarak artık yoruldum, vazgeçtim. Vazgeçmesem ne fayda? Mustafa Denizli bildiğini okumaya, o berbat futbolu oynatmaya devam edecek. Onun için bu yazıda eleştiri yapmak yerine olumlu yönlerini maddeler halinde sıralamayı uygun gördüm. Hadi başlayalım...
* Ertuğrul Sağlam faciasından sonra Mustafa Denizli camiaya ilaç gibi geldiğini söylemek gerek. Şimdi Ertuğrul Sağlam deyince “ne faciası arkadaş?” dediğinizi duyar gibiyim. Taraftarın birçoğunun adam gibi adam dediği E.S'ın omurgasız birisi olduğunu düşünenlerdenim ki buna birçok örnek de verebilirim. Şimdilik bu konuya girmeyelim, dallandırıp budaklandırmayalım. MD göreve başladığından bugüne kadar olan süreç içerisinde yönetimi ve zihniyetini işine karıştırmamayı, karışmak isteyenlere de kendince tavırlar koyarak saf dışı bırakmayı başardı.
* Kokuşmuş basın üzerinde kendinden emin, soğukkanlı, mütevazi, bazen alaycı tavırlarıyla psikolojik olarak ezerek başkalarına yapılan terbiyesizliklerin kendisine yapılmasına asla müsamaha göstermeyeceğini belli etti. Düşünün ki Tigana'ya “babanız yaşıyor mu?” diye soru sorabilen insanları muma çevirdi.
* Ne kadar berbat futbol oynatırsa oynatsın bir şekilde o durumdan takımı çıkarmayı başardı ki bunu yaparken liderlik vasfını, insan psikolojisinden ne kadar anladığını ortaya koydu. İddia ediyorum ki bunu yapabilecek çok fazla td bulamazsınız.* Tramva geçirmiş bir camiayı o durumdan çıkartıp kendine ve takıma inandırarak umutlarını hep taze tutmasını sağladı.
* Kendinden emin söylemleriyle, rahat tavırlarıyla rakiplerin üzerinde hep bir baskı unsuru oluşturdu ve bundan fazlasıyla da yararlanmasını bildi.
O berbat futbol düşüncesini bir kenara bırakırsak eğer son 10 yıl içerisinde gerek karakteriyle, gerekse davranışlarıyla bu camia da görev alan istisna insanlardan birisi olduğunu kabul etmek gerek. Beşiktaşlı duruşu filan diyerek dillere dolanıp, içi boşaltılan bu olguyu tekrar hayata geçirdiği için kendi adıma mutluyum. O lakabının futbol açısından olmasa da karakter açısından sana ne kadar yakıştığını düşününce şimdi daha iyi anlıyorum.
Allah var kıskanıyorum seni!
İyi ki varsın be Büyük Mustafa...
Yakarış - Fuzûlî

Yâ Rab hemîşe lûtfunu kıl reh-nümâ bana
Gösterme ol tarîki ki yetmez sana bana
Kat' eyle âşinâlığım andan ki gayrdır
Ancak öz âşinâların et âşinâ bana
Bir yerde sâbit et kadem-i i'tibârımı
Kim rehber-i şeri'at ola muktedâ bana
Yok bende bir amel sana şâyeste âh eger
Â'mâlime göre vere adlin cezâ bana
Havf ü hatâda muztaribim vâr ümîd kim
Lûtfun vere beşâret-i afv-i hatâ bana
Ben bilmezsem bana gereğim sen Hakîm'sin
Men' eyle verme her ne gerekmez bana bana
Habs-i hevâda koyma Fuzûlî-sıfât esîr
Yâ Rab hidâyet eyle tarîk-i fenâ bana
Notttte: Şahane Gazeller 1 - Fuzûlî
İskender Pala
diğer noteeee: Gazelini türkçesini merak ettiyseniz eğer gidip kitabı alın efendim(!), benden bu kadar...
Pasqualino Settebellezze [1975]
Amerikan sinemasının kısır döngüsünden, insan yoksunu temalarından sıkıldıkça kendimi uzakdoğu, Latin Amerika ve Avrupa sinemalarına atıyorum, iyi de ediyorum. Bu sayede daha özgün, hayatın gerçeklerinin iç içe olduğu yapıtlar ile karşılaşarak hayata olan bakışımı ve sinema hakkında olan düşüncelerimi daha farklı bir boyuta taşıyorum. “Sinema ile hayata olan bakış mı değişir?” demeyin. Özellikle bu konuda Latin Amerika filmleri biçilmiş kaftan. Mesela Garage Olimpo, El Violin gibi filmleri bunlara örnek gösterebilirim.
Yine kendine özgü filmler üreten başka bir yer ise uzakdoğu. Takdire şayan bir gelişime içerisinde olan uzakdoğu sinemasında çok özgün konular ile karşılaşabiliyorsunuz. Hatta birçok sefer amerikan sinema sektörünün bu filmleri apartıp kendilerince yorumladıklarına şahit olduk. Buna örnek ise Hong kong yapımı harika bir üçleme olan “Infernal Affairs”. Tabiki amerikalılar bu güzel filminde içine edip, daha sonrada sıvazlayarak kopyasına oscar verdiler.
Takip edilmesi gereken başka bir kıta ise Avrupa. Son yıllara bakarsak eğer özgün konular ile hâlâ karşılaşıyor olsak da amerikan vari filmlerlede yer verildiğini görebiliriz. Bu kadar olsun diyerek tanıtmak istediğim filme doğru yol alayım. 1975 İtalyan yapımı olan filmin yönetmen koltuğunda Lina Wertmüller otururken başrolünde Pasqualino Frafuso rolüyle Giancarlo Giannini bulunmakta. Zamanında iki dalda oscar'a aday gösterilen film ilginç ve bir o kadarda özgün konusuyla dikkat çekiyor. Bu yanıyla insanı cezbetse de biraz sıkıcı olduğunu söylemeliyim. Sıkıcı dedik diye sıkıldığım anlamanı çıkartmayın, sıkılacaklar için şimdiden bir önlem almak gerektiğini düşündüğümden böyle bir ifade kullandığımı belirtmek isterim ki daha sonra “efendim ne kadar sıkıcı film, tanıta tanıta bunu mu tanıttın” demeyin. Film iki İtalyan askerin almanlar tarafından sevk edildikleri trenden kaçmalarıyla başlıyor ve yakalanmalarıyla devam ediyor. Pasqualino üzerinden şekillenen film karakterimizin esir olarak tutulduğu kampta ve 2. dünya savaşına kadar olan süreçte yaşadıklarını zaman zaman geriye dönüşlerle dram, savaş, politika ile harmanlayarak biraz espirili bir dilde anlatıyor.
.jpg)
Kıssaaca Konu:
Pasqualino Napoli'de yaşayan bir ailenin tek erkek çocuğudur. Yedi kızkardeşe sahip olan kahramanımız yakışıklı olmasa da kadınları cezbetmekte üstüne -sanki ben- yoktur. Kız kardeşlerinden birisinin evlilik vaadiyle kandırılıp geneleve satıldığını öğrendiğinde deliye döner. Namusuna sürülen bu lekeyi temizlemenin tek yolu ise bunu yapan adamı öldürmektir - Bir yerlerden hatırladınız mı?- . Bir gece adamın evine pencereden girerek silahla adamı öldürür, parçalara böler ve 3 bavul yaparak İtalya'nın üç farklı bölgesine postalar. Yakalanmayacağından emin olan kahramanımız kız kardeşinin ihbarıyla neye uğradığını şaşırır. İlk sorgulamada yapılan suçlamayı onur, gurur kavramlarını öne sürerek kabul eden kahramanımız işin ucunda ölümün olduğunu öğrendiğinde avukatının vermiş olduğu öneriyle deli ayağına yatarak ölüm cezasından kurtulur ama verilen ceza ölümden daha zor ve acıdır...
1.jpg)
Önemli not: Bence filmin akılda kalıcı ve en önemli noktası İtalya'da ki siyasi düzeni eleştirmedir. Bunların en başında ise dün, bugün belkide yarında yaşanacak olan düşünce özgürlüğüne yapılan muameledir.
diğer not: 2. Dünya savaşına farklı bir bakış açısı...
Çelebi misali
Çelebi misali yine düştük yollara... Bu sefer ki istikamet Karaburun. Yol uzun, meşakatli, hava yine bozuk. Meteroloji ne kadarda hava açık, sıcak demiş olsa da karadeniz sahilinin bu yorumu pek önemsemediğini daha sonraları anlıyoruz. Yolculuk Üsküdar'da başlıyor Edirnekapı-Rami-Karaburun güzergahı derken üç saati aşkın bir süre devam ediyor. Uzun yolculukların yorucu olmasından dolayı hep bana zor gelmiştir. Ne yaparsın ki yeni yer görme, fotoğraf çekme sevdası ağır basıyor. Uzun yolculuğun devamında Karaburun tabelası gözükmesiyle “oh sonunda geldik” diyoruz, içimizde bir rahatlama, midemizde bir gurultu. Sahil kesiminde yol çalışması, geçen sene yapılan yollar çökmüş. Çöken yolları yapan yine aynı mütahit. Bu bilgiyi ise bize veren tesadüf eseri gördüğümüz abilerimizden birisinin babası. Eşi vefat ettikten sonra yerleşmiş buralara, tek başına, yetiyor kendine. Biraz bacakları ağırıyor ama eski toprak hâlâ dimdik. İniyoruz otobüsten, alabildiğince kumsal. Kulağa gelen dalga, martı sesleri dışında etraf sessiz, boş... Mideden gelen gurultu şiddetini dahada arttırıyor. Bakınıyoruz... Aha yokuş aşağı gelen bir adam, durduruyoruz.
- “Hocam kahvaltı yapılacak bir yer var mı? Otel motel gibi bir şey.”
- Biraz düşünmeden sonra
- “Bir iki kilometre ötede otel motel var, ama uzak. Buralarda da yok.”
- “Eyvallah!”
Sahil kesiminden umudumuzu keserek istikameti adamın geldiği yola çeviriyoruz. Beş metre bilemedim on metre ötede dev gibi bir tabela, bilmem ne moteli. Adam yaşadığı yerden habersiz. Kahvaltı 20 TL. Ne gerek var? Yola devam... Yokuş bitiyor, bir fırın yanında kırathane. İki simit, iki poğaça. Bakkaldan gazete, kırathanede demli çay. Tam bize göre. Kırathaneye yollanıyoruz, kamyonun üstünde bir adam. Bağırıyor:
- “açız aç, çekin.”
- “Bizde açız.”
- “Gazeteci misiniz?”
- “Yok be hocam!”
Yüzlerde tebessüm! Zaten bizide akıllı adam bulmaz ki. Kendimizce bir kahvaltı yapıp tekrar yola düşüyoruz. Nereye gidelim? Yol nereye giderse, kısmet. Kısa bir mesafe yürüyüşten sonra dayıya denk geliyoruz. O da biz de tanıdık bir yüzü görmenin heyecanıyla seviniyoruz. Dayı camiye gidiyormuş, biraz ayaküstü sohbet ettikten sonra ayrılıyoruz. Dayı evine davet etmeyi de unutmuyor. Türk insanı!
Sahil alabildiğince uzun, dalga kıranlar, balıkçı tekneleri, sarp kayalıklar. Denizin ucu bucağı gözükmüyor. Hele bir de Karaburnu yüksekten izlemek ayrı bir zevk, birde hava güzel olsa! Karaburnu'nun en yüksek yerinde bir fener, yakınlarında askeri bir karakol. Bu ülkede nedense hep askeriye en güzel yerleri parsellemiş. Zaten ya zengine yar olur böyle yerler ya da askere. Öğlen saatleri tekneler balıkçılar ile dolu. Sahil de martılar gruplar halinde, bir köşede yalnız bir balıkçı. El yordamıyla tekneyi onarıyor, usta olduğu her halinden belli. Bu görüntüler dostumun objektifine takılıyor, tabiki bir de ben. Bir orası bir burası derken verdiğimiz sözü tutmak, birazda nefes almak için dayının evine yollanıyoruz ama bulmak gerek, sormak gerek. Biraz aramadan sonra dayıyı kapının önünde bizi beklerken buluyoruz. Hoş bir karşılama, çayı demlemiş, sohbet etmek için sabırsızlanıyor.
Artık kalkma vakti. Çayımızı içmiş, dinlenmiş, sohbetimizi yapmış olarak el öpüp veda ediyoruz dayıya. Saol dayı! Otobüsten indiğimizde bizim gibi zevkini düşkün adamların gözüne ilk çarpan sahilde ki restuarant. Denize sıfır, dışarıya atılmış masalar, envai balık çeşidi bir de alkol. Meze ile donatıyoruz masayı birde yirmilik rakı. Fazla içmemek gerek, insanlar rahatsız olmasın. Son otobüs 17:30, kaçırmayalım. Kaçarsa dayıya misafir olmaktan başka çare yok. Bu yürüyüşün acısı yarın çıkacak, 2-3 günde geçmeyecek ama buna değerdi.
Tiyatro - Dullar

Gerek günümüzde gerekse geçmişte kadınlar hep 2. sınıf insan muamelesi görmüştür. Son yıllara baktığımızda ise bu bakış açısı büyük şehirlerde değişim göstersede küçük yerleşim alanlarında devam ettiğini söyleyebiliriz. Hele ki bir de dul iseniz size karşı gözler, fikirler daha başkalaşmaya, bir toplum baskısına dönüşmeye başlar. İşte oyunumuz bu konuyu skeçler şeklinde müzik, iğneleme, birazda tebessüm ettirerek tarihin ünlü dulları ile günümüz dullarının yaşadığı sorunları birleştirip ele alıyor. Teve ekranlarından da tanıdığımız simaların olduğu 5 kişilik bir bayan oyuncu kadrosuyla tek perde üzerinden bir saati aşkın bir süre içinde sahnelenen oyun gayet eğlenceli. Özellikle erkeklere sokulan laflar can acıtmaktan çok yüzlerde gülümsemelere neden oluyor. Benim gibi sokulan laflardan sonra birkaç saniye düşüncelere dalanlar var mıdır bilmiyorum. Oyunun başlangıcı ise izleyiciler için güzel bir sürpriz ile başlıyor. Bu sürpriz giriş esnasında insanların yüzünde bir afallama, kaşlarda bir çatma oluşsa da süprizin anlaşılmasından sonra bu tepkinin bir tebessüme dönüştüğünü söylemeliyim. Böyle ciddi bir konuyu bu kadar eğlenceli bir şekilde sahneleyen oyuncuların performansları ise gayet tatmin edici. Oyunun geneline baktığımda ise hoş vakit geçirmek için biçilmiş bir kaftan diyip yazımı sonlandırıyorum.
İyi seyirler....
Yazan : FİTZGERALD KUSZ
Çeviren : SİBEL ARSLAN YEŞİLAY
Yöneten : HÜLYA KARAKAŞ
Sahne Tasarımı : RIFKI DEMİRELLİ
Işık Tasarımı : CENGİZ ÖZDEMİR
Kostüm Tasarımı : RIFKI DEMİRELLİ
Efekt : ERSİN AŞAR
Yönetmen Yardımcısı : YONCA İNAL EĞİLMEZBAŞ-BURCU ÇOBAN
OYUNCULAR
GÜZIN ÖZYAĞCILAR, HALE AKINLI, HÜLYA KARAKAŞ, NESLIHAN AYŞE ÖZTÜRK, SÜEDA ÇIL
Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk - İskender Pala

İskender Pala'nın tarih ile edebiyatı birleştirip ortaya birşeyler çıkarmasını, tarzı bu şekilde olan yazarları ve kitapları seviyorum. Hatırlayacağınız gibi önceki zamanlarda yine bu tarz bir kitap olan Katre-i Matem'i elimden geldiğince sizlere tanıtmış, ne kadar beğendiğimden de bahsetmiştim. Yazarımız bu kitaptada tarzından şaşmayıp aynı şekilde devam ediyor. Ama burada biraz durup Katre-i Matem ile bu kitabı karşılaştırmak istiyorum, ki okuyucu zaten kitapları okuduktan sonra ister istemez bir karşılaştırma yapıyor. Katre-i Matem'de yazarımız eseri daha dar bir zaman aralığında ele alıp, her kitapta olduğu gibi ana karakterler oluşturmuş, baskın, etkileyici bir konu ortaya çıkarmıştı. Bu kitapta ise diğer kitaba nazaran çok daha geniş bir zaman aralığını ele alıp, belli bir ana karakter üzerinden yürümemiş. Böyle olunca kitap Katre-i Matem'e göre çok daha hafif kalmış gözüküyor. Tabiki bu düşünce okuyucudan okuyucuya değişiklik gösterecektir.
Yazar kitabın ana konusunu Leyla ile Mecnun aşkı üzerinden ele aldığını söylesede benim gibi bir okuyucunun aklında kalan bölüm başlarına konulan Fuzuli, Nev-i, Naili gibi şairlerin mısraları ile BUAM isimli dünyaya yayılmış bir örgütün çalışmaları. Yine bana göre kitabı taşıyan, okuyucuyu sürükleyende bu örgüt. Aksi taktirde yazar sadece Leyla ile Mecnun aşkı üzerinden yürümeye çalışsaydı eğer okuyucu bir yerden sonra sıkılabilirdi. “Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk” için Katre-i Matem karşısında hafif bir kitap olduğundan bahsetsemde genel olarak bakıldığı zaman iyi kurgulanmış bir eser olarak göze çarpıyor. Bir tarafta aşk, diğer tarafta BUAM'ın sırları ve tarih ile harmanlanan eser okuyucuyu sessiz sedasız akan bir nehrin sularında sürüklüyormuş hissi uyandırıyor. Bugün düşündüğümde kitabın aklımda hoş düşünceler bıraktığını söylemeliyim. Şimdi diyebilirsiniz ki “bi karar ver adam, iyi mi kötü mü?”. Bence kitabı hiçbir eserle kıyaslamayın, sadece okuyun! Bu şekilde kitaptan çok daha fazla haz alacaksınız. Bir diğer bahsedilmesi gereken nokta ana karakterin olmaması, en azından diğer kitaplarda olan ana karakter yakıştırmasının dışında kalması. Eser Leyla'nın dudak izlerini taşıyan kağıtlardan oluşan, Fuzuli tarafından anlatılan Leyla ile Mecnun aşkının içine BUAM şifrelerinin gömüldüğü bir kitabın diliyle anlatılıyor. Hani animasyonlarda cansız varlıkların canlı gibi gösterilip yaşadıklarını kendi dillerinden anlatılması vardır ya aynı o şekilde bir anlatım tarzı var kitabın. Bu sefer pek fazla konu hakkında bilgi vermeyip okumanız için gerisini size bıraktım, maruz görün!
Son olarak kitap gerek anlatım tarzı ile gerekse konusu ile okunması gereken bir eser olduğunun altını çizerek yazımı sonlandırıyorum.
Kitaplı günler...
deepnote: Derdini konuşarak çok daha rahat anlatan bendeniz yazıya gelince aynı rahatlıkla anlatamıyorum. Bundan dolayıdır ki yazılarda bir takım eksiklikler bulunmaktadır. Sürçil ihsan ettiysek affola...
İşte Budur Hayat - Can Yücel

Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün
Karşındakinin gördüğüdür rengin..
Yaşadıklarını kar sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;
Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..
Gülebildiğin kadar mutlusun
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi,
Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın
Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..
İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli
Bebek ağladığı kadar bebektir
Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin...
Can YÜCEL
Sapanca hatırası...
Uzun zamandır istediğim birşeydi haftasonları İstanbul'un keşmekeşliğinden kaçmak, şehir dışında farklı yerlere gitmek. Belkide bu isteğimin altında yatan neden dede tabiri edilen yaşlara geldiğimde herşeyi arkada bırakıp bir sahilde ufak bir evde insanlardan uzak, doğayla, kitapların arasında yaşamak istemem. Elimde olsa bugün yaparım, ama insanı bu koskoca şehre bağlayan o kadar çok şey var ki! Gitmemi engelleyen, “dur, nereye?” diyen. Bu düşüncelerin arasında sevgili dostumun “hadi Sapanca yapalım” teklifinin üzerine düşünmeden -dünden razı olan ben- atlayıverdim. Amacımız sadece dolaşmak olduğunu sanmıyorum, dostum yeni fotoğraf makinasınıda denemek istemeside buna etken olabilir. Geçmiş zaman bende böyle bir şey istemiştim, araştırmıştım. Daha sonra fiyatları tuzlu gelince hayallerimi belli bir süre ertelemek zorunda kaldım. Bu gezi sayesinde ne yalan söyleyim dostumun fotoğraf makinasından birkaç kare fotoğraf çekme isteği bende bir heyecan uyandırdı. Böyle olunca azda olsa bu teklifi kabul etmem için başka bir neden oluştu. Böyle seyahatleri normal insanlar yaz aylarında yaparlar ki doğru olanda sanırım budur. Ama dedim ya normal insanlar, ben hiçbir zaman normal olduğumu idda etmedim, zaten değilimde. Öyle olunca kapalı, çiseleyen bir havada Haydarpaşa garından yola çıktık. Tren ile yolculuğu yapmayalı uzun zaman olmuştu, bu tür seyahatlerin ne kadar eğlenceli olduğunu unutmuşum. -Tren yolculuğu başkadır, benim için ise ayrı bir zevktir- Yaklaşık 2,5 saatlik rahat bir yolculukdan sonra internette güllük gülüstanlık resimlerine inat yağmurlu olmasada bol rüzgarlı, kasvetli bir hava ile karşıladı Sapanca bizi. - Eeee bizim gibi hesapsız adamların yapacağı işte bu kadar olur- Günlerden pazar, hava soğuk, sabahın ilk saatleri, sokaklar bomboş, iki sap yanyana, birinin boynunda fotoğraf makinası, sırtında çanta, üzerinde Deniz Gezmiş vari bir kaban. Diğerinin kulağında küpe, üzerinde bir palto. Kim olsa bu iki sapın yabancı olduklarını anlar, yani o kadar!
.jpg)
Resim; Sevgili dostuma ait... Girişteki resim ise bana...
Ağır adımlarla başladık yürümeye... İnsanoğlu bukelemun gibi hemen ortama ayak uydurabiliyor. Kendimden biliyorum. Birşeyler çekmeye çalışırken halimi görseniz sanırsınız ki yıllarını bu işe vermiş, tam bir profesyonel. -Saol kardeşim izin verdiğin için – Görenlerde öyle düşünmüştür sanırım, ama aceminin bayrak tutanıyız. Bir o, bir bu derken saatler ilerledikçe bizimde rengimiz değişmeye başladı. Eeee o kadar rüzgar yersen sadece rengin değişmez vücutta farklı değişikliklerde olmaya başlar. Baktık olmayacak biraz dinlemek, biraz da tavla hevesimizi gidermek için attık kendimizi bir kahveye.
Biz – Dayı, iki çay bir de tavla...
(Bastıra bastıra)
Dayı – Burada oyun olmaz!
Biz – İyi o zaman bize iki çay...
Sapanca muhafazakar bir yer, belki hatırlarsınız şort giyen kürekçileri pataklamışlardı. Ayağı denk almakta yarar var. :) Şimdi muhafazakar diyip bu örnekleri verince gözünüz korkmasın yahu! Göl kenarında içkili mekanlar mevcut. O kadar yolu geldikden sonra gölün kenarında bi rakı balık yapmadan İstanbul'a dönüş yapılır mı? Yapılmaz... Bizde yapmadık. Ama şunu not düşelim; Kadıköy'de bayılana kadar yiyip, içeceğim parayı burada yarım balığa vermek birazcık koydu. Türk esnafı biraz yabancı gördümü affetmiyor, geçiriyor.
Ve sonunda artık çekecek bir şey kalmadığına kendimizi inandırıp, biraz tebessüm, bol yorgun olarak yollandık istasyona.
Deepnote: Resimler on numera kardeşim...
Unutmadan tavla oynamadan dönmedik, sonucu sormayın :)
Hayata dair kısa öyküler #2

Genç Macar sanatçı Arpad Sebesy multi milyoner Elmer Kelen'in portresini yapmak için görevlendirilmişti. Görev özellikle zordu, çünkü Kelen sadece üç kısa poz vermeye razı olmuştu. Sonuçta, Sebesy portrenin çoğunu ezberden yapmak zorunda kalmıştı. Kısıtlamalar rağmen, Sebesy portrenin Kelen'e yeterince benzediği görüşündeydi. Ancak, Kelen aynı fikirde değildi. Kibirli milyoner resmin kendisine benzemediğini öne sürerek portrenin parasını ödemeyi reddetti. Genç ressam resmini yapabilmek için saatlerce titizlikle çalışmıştı, ve birdenbire bunu gösterecek hiçbir şeyi olmadığını fark etti.
Milyoner stüdyodan ayrılırken, sanatçı bir ricada bulundu, “Portreyi size benzemediği için reddettiğinizi belirten bir mektup yazabilir misiniz?”
Kelen bu kadar kolay kurtulduğuna sevinerek razı oldu. Aylar sonra, Macar Sanatçıları Derneği, Budapeşte Güzel Sanatlar Galerisinde sergi açtı. Kelen'in telefonu çalmaya başladı. Biraz sonra galeriye geldiğinde Sebesy'in yaptığı portresinin üzerinde “Bir hırsızın portresi” etikiteyle teşhir edildiğini gördü. Mağrur milyoner resmin indirilmesini istedi. Müdür reddedince, Kelen resmin kendisini topluma alay konusu edeceği için dava açmakla tehtid etti. Bunun üzerine müdür Kelen'in resmin kendisine benzemediği için almayı reddettiğini belirten imzalı mektubunu çıkarttı.
Milyoner, artık resmin parasını ödeyip almaktan başka çare kalmadığını anlamıştı.
Genç sanatçı sadece son gülen olarak kalmamış, aynı zamanda güçlüğü karlı bir alışverişe döndürmüştü. Çünkü milyoner resmi almaya kalktığında fiyatın eskisinden on kat daha fazla olduğunu görmüştü.
Gördüğünüz gibi, güçlüklere teslim olmayı kabul etmemişti. Bunun yerine öfke ve acıya teslim olmaktansa yaratıcı ve yararlı bir kapı açacak bir yol düşündü.
Kısaca ressam değerli bir prensip keşfetmişti. Yeni fırsatlar bizi genellikle sıkıntılı anlarda ziyaret eder, ama bir kapı kapanırsa, başka bir kapı açılır.
Dr. Charles C. Lever
Duvarı aşamıyorsan bir kapı aç...
Tekel işçilerini C4 ile havaya uçurmak

Yaklaşık 2 aydır Tekel işçileri ile hükümet arasında ki 4C gerginliği aldı başını gidiyor. Hatta hükümet bu haklı direnişin yönünü değiştirmek için hayal ürünü sözler ortaya atıp, insanları caydırmak, haksız duruma düşürmek için çabalıyor. Peki Tekel işçilerinin şiddetle karşı çıktığı 4C nedir?
Öğrenin, duyarsız kalmayın!
Sonuna kadar yanınızdayız...
4C Nedir?
657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu'na göre, memurlar ile sözleşmeli ve geçici personeller; A, B, C fıkralarıyla tanımlanıyor.
C fıkrası, özelleştirmelerden dolayı başka kamu kurum ve kuruluşlarına yerleştirilecek geçici personelleri kapsıyor. C statüsünü tanımlayan ilk koşul bir yıldan az süreli veya mevsimlik hizmet olması. İşte bu şekilde çalışanlara 4-C'li deniyor.
Peki TEKEL işçileri için bu uygulama ne anlama geliyor?
Bu maddeye göre bir işçi en çok 10 ay çalışabiliyor. Bu süre 4 aya kadar inebiliyor. Geçici personellere, tahsil dereceleri dikkate alınarak belirlenecek brüt aylık ücretler ödeniyor.
Özelleştirilen işyerlerindeki pek çok işçi, 4-C kapsamına da alınmadı. İşsiz kalan işçi sayısı on binlerle ifade ediliyor.
Hizmet sözleşmesi feshedilen işçilere; kıdem ya da ihbar tazminatı da ödenmiyor.
CnnTürk
4-C uygulaması özelleştirmeler nedeniyle işsiz kalacak işçilerle ile ilgili olarak, sus payı olarak, gündeme getirildi. 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 4üncü maddesinin (c) fıkrası ile 03.05.2004 tarihinde yürürlüğe konulan Özelleştirme Uygulamaları Sonucunda İşsiz Kalan ve Bilahare İşsiz Kalacak Olan İşçilerin Diğer Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Geçici Personel Statüsünde İstihdam Edilmelerine İlişkin Esaslara göre, Bakanlar Kurulu tarafından 14.02.2005 tarihinde kararlaştırıldı.
Bu karara göre, istihdam edilecek geçici personele, tahsil dereceleri dikkate alınarak belirlenecek brüt aylık ücretler ödenecek. Bu ücret dışında herhangi bir ad altında ücret ödenmez ve sözleşmelerine bu yönde hüküm konulamaz. Ayrıca bu ücretler kanunda üst sınır olarak belirlenmiştir, asıl ücret gidecekleri kurumlarca ayrıca belirlenir.
Çalışma saatlerinde devlet memurları için tespit edilen çalışma saat ve süreleri dikkate alınır, ancak, geçici personel kendisine verilen görevleri çalışma saatlerine bağlı kalmaksızın sonuçlandırmak zorundadır. Normal çalışma saatleri dışında veya tatil günlerinde yapacağı çalışmalar karşılığında herhangi bir ek ücret ödenmez.
Geçici personel, istihdam edildiği sürece dışarıda kazanç getirici başka bir iş yapamaz.
Çalıştıkları her ay için azami 1 gün ücretli izin verilebilir.
Geçici personelin hizmet sözleşmesinin feshinde, ihbar, kıdem veya sair adlar altında herhangi bir tazminat ödenmez.
Geçici personelin tip sözleşme örneklerinin Maliye Bakanlığına vize ettirilmesi zorunludur.
Vize işlemi yapılmadan sözleşme yapılamaz ve herhangi bir ödemede bulunulamaz.
Evrensel.Net
Birdman of Alcatraz [1962]

40-80 yılları arasında çevrilmiş olan beğendiğim filmleri tanıtmaya devam ediyorum. Belki de ilerki günlerde daha yakın tarihli filmlerede yer veririm, bilemiyorum! Şimdi tanıtamaya çalışacağım film ise 1962 amerikan yapımı olan “Birdman of Alcatraz”. Filmin başrollerinde Robert Franklin Stroud rolüyle Burt Lancaster, hapishane müdürü Harvey Shoemaker rolüyle Karl Malden yer alıyor. Burada ismi geçen kişilerin kesinlikle hayal ürünü olmadığınıda dile getirelim. Filmin ana karakteri olan Robert Franklin Stroud için neden bir sinema filmi çekilmeye ihtiyaç duyulduğu muhakkak aklınıza takılmıştır. Birçok kişi bu ismi duymamıştır, ki bende duymadım. Mesela bunun nedeni veteriner olmamamız olabilir. Şimdi diyeceksiniz ki “bir mahkum ile veterinerliğin ne alakası var?” İşte Robert Franklin Stroud 'un (1890-1963) farkı ve onun hayatını neden filme aldıkları burada ortaya çıkıyor. Aslına bakarsanız eğer ana karakterimiz bir veteriner olmamasına rağmen birçok kuş hastalığına tedaviler bulmuş ve bunları makaleler hazırlayarak yayımlamıştır. Bu başarısından dolayı ise “birdman” lakabıyla anılmaktadır. Stroud'u tanımak açısından karakterinden de bir iki kelimeyle bahsetsek sanırım fena olmaz. Mahkumumuz gayet dik başlı, dürüst, azimli, eğilip bükülmeyen, düz bir insan. Bu yazdıklarımı kanıtları dökmek için ise filmden bir bölümü buraya eklemekte yarar var.

RFS - Beni duyabiliyor musun, Müdür Bey?
Harvey, ben Bob Stroud.
HS - Seni duyuyorum, Stroud.
RFS - Seyret.
D blokta artık hiç silah kalmadı.
Askerleri durdurabilirsin, Harvey.
Burası Iwo Jima değil.
HS - Ya Logue ve Burns?
RFS - Öldüler.
Tabii, bizi öldürmek istiyorsan eğer,
küçük bir atom bombası atabilirsin.
HS - Orada hiç silah olmadığını
nereden bileceğim?
RFS - Çünkü sana ben söylüyorum.
HS - Sanırım artık D bloğa tehlikesizce
girebiliriz. Ateş etmek yok.
Asker - Efendim, bir mahkûmun sözlerine mi
inanacaksınız?
HS - Bu mahkûm 35 yıl boyunca
başımın belası oldu.
Ama şunu kabul etmem lazım:
Bana hiç yalan söylemedi.
Artık filmin konusuna geçmek iyi olacak sanırım. Stroud sevdiği kadını döven bir adamı öldürmekden 12 yıla mahkum olur. Bu hayatını etkileleyecek bir hatadır, ama daha büyük hatayı ilerki yıllarda bir gardiyanı öldürerek yapar. Öldürme nedeni ise gayet basit ve ilginçtir. Stroud'un annesi Elizabeth Stroud (Thelma Ritter) uzun bir yolculuğun ardından hapishaneye oğlunu görmeye gelmiş olmasına rağmen haftasonu görüş olmadığından içeriye sokulmamıştır. Stroud hücresine geldiğinde masasında bir adet meyve sepeti görür ve annesinin geldiğini anlayarak baş gardiyana neden içeri alınmadığını sorup yakasına yapışır. Hapishane kuralları gereğince mahkumlar hiçbir şekilde gardiyanlara bu şekilde davranamaz ve cezalandırılır. Stroud'un cezası ise annesini görememek olacaktır. Hatasının farkına varan Stroud yemekhanede baş gardiyanın yanına yaklaşarak bu olayı raporlamamasını, annesinin çok uzun yoldan geldiğini söyleyerek vazgeçirmek istesede gardiyan geri adım atmaz, üstüne copunu kaldırıp vurmak ister. Stroud elini tutar ve sakladığı bıçağı çıkartıp saplar. Bu hatanın cezası ise diğeri gibi hafif olmayacaktır. Ana karakterimiz kısa bir süre sonra yapılan mahkemede ölüm cezasına çarptırılır, infaz edilene kadar ise insanlardan soyutlanmış bir hücrede tutulma cezası verilir. Bu olay Stroud'un hayatında bir son değil yeni bir başlangıç demek olacaktır.
Elizabeth Stroud nüfuslu bir kadındır, bu nüfusunu kullanarakda oğlunun ölüm cezasını iptal etmek için zamanın amerikan başkanın eşine kadar çıkarak affını sağlar, cezasını ise ömür boyu hapise çevirtmeyi başarır.
Yağmurlu günlerden birinde Stroud avluda volta atarken içeriye uzanan bir dal kırılıp bir yavru serçe ile beraber yere düşer. Artık Stroud'un yeni bir dostu, zaman geçirecek bir uğraşı, bilmeden adını tarihe yazdırmak için bir fırsatı vardır.
Kuşlar ile yaptığı çalışmalar 30 yıl mahkum yattığı Kansas Leavenworth Federal hapishane'de yapmış olup, 1942 yılında Alcatraz'a transfer edilmiştir.
Filmin çevrildiği sıralarda Stroud'un mahkum hayatına devam ettiğinide bir not olarak kenara düşelim.
Değişik bir karakter, farklı bir yaşam öyküsü, azim, pes etmeme gibi özelliklerin öne çıktığı güzel anlatılmış, hoş bir sinema filmi. İzlemenizi tavsiye ederim.
İyi seyirler...
Burt Lancaster ... Robert Franklin Stroud
Karl Malden ... Harvey Shoemaker
Thelma Ritter ... Elizabeth Stroud
Neville Brand ... Bull Ransom
Betty Field ... Stella Johnson
Telly Savalas ... Feto Gomez
Edmond O'Brien ... Thomas E. 'Tom' Gaddis
Hugh Marlowe ... Roy Comstock
Whit Bissell ... Dr. Ellis
Crahan Denton ... Kramer
James Westerfield ... Jess Younger
Tiyatro - İnek

Oyunun ismine baktığınızda içinizde bir şüphe oluşmuş olabilir ki aynı şüpheye bende düşmedim desem yalan olur. Ama oyunun konusunu ve en önemlisi yazar kısmında Nazım Hikmet ismini gördüğünüzde oyunu izlemek için içinizde ayrı bir heves uyanıyor, bütün şüphelerinizden arınıyorsunuz. Ha Nazım Hikmet'in yazdığı bir oyun olmasada ben şahsım adına yine gider, oyun için aynı düşüncelere ve eleştiriye burada yer verirdim. Ayrıca isimlerden dolayı oyuna artı bir puan verecek değilim bunuda buradan belirteyim. Oyun genel anlamda pek eğlenceli sayılmaz, aksine ağır. Son 15-20 dk kadar da bu ağırlık, sıkıcı tavrı devam ediyor. Hani oyunun ismi inek ya, evet oyunda bir inek var ve konuda onun üzerinden insanların umutlarını, hayallerini, saplantılarını vb gibi hislerini, davranışlarını ele alıyor. Oyun için ne hissettiniz derseniz, şuan bile ne düşüneceğimi tam olarak bilemiyorum. İyi midir kötü müdür tam anlamıyla çözemedim. Garip! Oyunumuz yaklaşık 2 saatlik bir zaman diliminde iki perdeden ve 6 kişilik bir oyuncu kadrosuyla sahneleniyor. Her oyunda bir favori karakterim olduğu gibi bu oyunda da yine var. Çocuk rolünü oynayan arkadaşı ayrı bir şekilde alkışlıyorum. Birazda konusundan bahsetsek iyi olacak sanırım, yoksa kaçacak gibi duruyorsunuz! Geçim sıkıntısı içinde yaşayan anne, abla, erkek kardeşden oluşan bir ailemiz var. Ailede bulunan erkek çocuğumuzun dersleri pek iç açıcı sayılmaz, bunun üzerine annesi ve ablası bir öğretmen tutarak bu soruna bir çözüm bulabileceklerini düşünürler, ama ortada başka bir sorun vardır, öğretmene ders ücretlerini nasıl ödeyeceklerdir? Aile fertleri kafa kafaya verip ellerinde olan değerli eşyaları satarak semtte bulunan diğer insanlar gibi bir inek alıp, sütünden yararlanmaya karar verirler. Hem bu sayede çocuğun ders ücretini ödeyebilecekler hemde ileride eve ek bir katkı sağlamış olacaklardır, bu düşüncelerini de hızla işleme koyuverirler. Bir hevesle, umutla başlayan inek macerası ilerki günlerde bir saplantıya, değer verdikleri insanlardan, sevdikleri hobilerden, işlerden uzaklaşmaya neden olur, bu da karakterlerimizde rahatsızlık uyandırır. Ama bir türlü bu hislerini,rahatsızlıklarını birbirlerine açıklayamazlar. Psikolojik, garip bir oyun diye nitelendirebilirim sanırım, aslında nasıl nitelendireceğimi de bilmiyorum ya, çözemedim. Herneyse, oyunun konusu genel anlamda bu havada geçiyor, yani yazının başında da dediğim gibi ağır bir oyun. Tiyatro sever bir insansanız gidiniz, ama çok büyük beklentilere de girmeyiniz.
İyi seyirler...
Yazan : NAZIM HİKMET RAN
Yöneten : MEHMET AVDAN
Dramaturgi : DİLEK TEKİNTAŞ
Sahne Tasarımı : MEHMET AVDAN
Işık Tasarımı : VAHIT GEYİK
Kostüm Tasarımı : MEHMET AVDAN
Efekt : METİN TAŞKIRAN
Yönetmen Yardımcısı : BERNA OĞUZUTKU DEMİRER
Süre : 2 SAAT
OYUNCULAR
BERNA OĞUZUTKU DEMIRER, CAN ERTUĞRUL, CEM URAS, IŞIL ZEYNEP TANGÖR, OZAN GÖZEL, ZAFER KIRŞAN
Odun

* Geldi, gelecek, oldu, olacak derken kongre kapıya dayandı. Bu saatten sonra artık kime neye, nasıl sahip çıktığını gösterecek. Aslında bazı kesimlerin neye sahip çıktığı ortada! Hakan Aksoy gibi lafa geldiği zaman tribüncüyüm laflarını sakız gibi ağzından düşürmeyen ama Beşiktaş'a ve tribünlere yapılanı görmezden gelen, Sinan Vardar, Bülent Çağlar vs. gibi muhalefet yapan sonra koltuk için herşeyi silip unutan, kıvıran adamların oluşturduğu cepheye karşı gerçek Beşiktaşlıların nasıl direniş göstereceğini yakında göreceğiz. Bak şimdi gerçek Beşiktaşlı diyince kendimi kötü hissettim! YD ne diyordu: "Beşiktaş'ın gerçek sahipleri kongre üyeleridir." İşine geldiği zaman halkın takımı, işine gelmeyince dış kapının mandalı bile değilsiniz, iptirip gidin diyen bu kişiliğin karşısına bırakın x bir kişinin çıkmasını odun çıksa oyumu ona atarım. En azından o odun camiaya bu kadar zarar vermez, aksine kışın işe yarar.
* Antalya maçında çalınan penaltı esnasında aklıma halı sahada yaptığımız bir maç geldi. O maçtada şöyle 15 cm uzaklıkdan rakipdeki elemanlardan biri topa vurmuştu. Topda bizim arkadaşım gidip eline çarptı ki kol neredeyse vücuda yapışık. Başladılar carcarlamaya. efendim neymiş penaltıymış. Ulan böyle penaltımı olur filan tartışması uzayınca bırakın atsınlar diyip gülümseyerek olayı bitirdim. Nereden çıktı? Şuradan efendim, böyle penaltımı olur be! Böyle penaltı çalan hakeme ağızla değil başka yeriyle güler millet.
Abbas - Cahit Sıtkı Tarancı

Haydi Abbas, vakit tamam;
Akşam diyordun işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı;
Dinsin artık bu kalb ağrısı.
Şu ağacın gölgesinde olsun;
Tam kenarında havuzun.
Aya haber sal çıksın bu gece;
Görünsün şöyle gönlümce.
Bas kırbacı sihirli seccadeye,
Göster hükmettiğini mesafeye
Ve zamana.
Katıp tozu dumana,
Var git,
Böyle ferman etti Cahit,
Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş'tan;
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.
Cahit Sıtkı TARANCI
Ateşi Yakalamak - Suzanne Collins

Sizlere daha önce tanıttığım Suzanne Collins'in “Açlık oyunları” isimli eserini hatırlayacaksınız, kitabın tanıtımını yaparken bu eserin bir giriş kitabı olduğunu ve devamı geleceğini belirtip ikinci kitabın yakında raflarda yer alacağından söz etmiştim. Kitabı bitireli iki ayı aşkın bir süre olmasına rağmen daha yeni yeni tanıtmaya fırsat buldum. Bu eseri okumayan kitap severler için yazacaklarım ön bilgi olması açısından iyi olacaktır diye düşünüyorum, okuyanlar için ise hem bu kitap, hemde serinin devamı için fikirlerimizi, beklentilerimizi paylaşabiliriz. Açlık oyunları'nı okuduktan sonra ikinci kitapda aksiyonun daha yüksek olacağına düşünmekteydim ki bu beklentim tam anlamıyla karşılanmadı. Kitabın yarısına kadar yine bir giriş, gelişme şeklinde ilerlediğinden dolayı sıradan ve sıkıcı geçiyor. Bu bölümlerden sonra aksiyon seviyesi yükseliyor ve serinin insanı çeken taraflarına doğru yol almalar başlıyor. Seriyi iki bölüm olarak nitelendirebiliriz sanırım, birincisi Katniss'in yaşadıkları diğer ise bir şekilde ona bağlı olan ama ayrı bir yerde duran isyan hareketi. Bu tür eserlerde beni etkileyen her zaman ana olaylar ve yan karakterler olmuştur ki bu eser içinde aynı şeyleri söyleyebilirim.
Hatırlayacağınız gibi açlık oyunlarının finalinde Katniss ufak bir hile yaparak hem Peeta'in (fırıncının oğlu, Katniss'in 12. mıntıkadan arkadaşı) hayatını kurtarmış hemde oyunlar tarihinde bir ilk yapıp aynı anda iki kişinin kazanmasını sağlamıştı ki bu Capitol tarafından kabul edilemez bir olay olasa da izleyicileri memnun etmek düşüncesiyle sessiz kalınmıştı. Oyunların devamında kahramanlarımız mıntıkalarına dönerek kendilerine vaad edilen ödülleri alıp, sıradan yaşamlarına dönüş yaparlar, ikinci kitapda buradan itibaren başlıyor. Belli bir zaman devam eden bu sıradan yaşam Capitol başkanının Katniss'i ziyaret etmesiyle son bulur. Başkan Snow oyunlarda Katniss ile Peete'in oynadıkları aşk oyununun bazı kesimleri tatmin etmediğini ve inandırıcı olabilmesi için evlenmeleri gerektiğini ister, kabul etmediği taktirde yakınlarına zarar vermekle tehdit eder. Katniss'in ise evlenmek gibi bir düşüncesi yoktur, olsa bile bu isim Peete olmayacaktır. Katniss'in bu durumdan kurtulmak için aklına gelen tek fikir ise ailesini ve arkadaşlarını yanına alarak mıntıkadan kaçmaktır. Burada bazı noktaları özellikle atladığımı söylemek isterim ki bunlar sadece burada anlatılar için değil serinin devamı içinde önemlidir. Bundan dolayı oyunlara kadar olan süreçde yaşanan büyük bir bölümü es geçiyorum.
Oyunlar artık 75. yılına gelmiştir, her 25 yılda bir oyunlarda süprizler yapılmakta oyuncu seçimleri değişklik göstermektedir. Bu sene ki sürpriz ise herkesi şok edecek cinstendir. Capitol'ün yeni kuralı her mıntıkadan bir erkek bir kadın galibin oyunlara katılmasıdır. Bu kural 12. mıntıkada üç kişi için geçerlidir. Birisi mecburen Katniss diğeri ise Peete veya Haymitch'dir (12. mıntıkadan oyunları kazanan ilk kişi ve kahramanlarımızın akıl hocası). Haymitch bir ayyaşdır, bu oyunlardan canlı çıkmasıda mümkün değildir. Ayrıca bundan önceki oyunda kahramanlarımızın hayran kitlesi, partnerlerin iyi anlaşması ve Haymitch'in zekası düşünüldüğünde Peete'in ikinci kişi olmasıda kaçınılmazdır. Yukarıda dediğimiz gibi oyunlar tarihinde kazanan galiplerin yarışacağını söylemiştik, bu kuralın kahramanlarımız için avantajları olduğu kadar dezavantajlarıda fazlasıyla mevcut. Biraz daha açıklamak gerekirse eğer kahramanlarımızın yaşları 15 civarı iken oyunlara katılacak olan diğer insanların bazıları çok yaşlı, bazıları ise delikanlı denebilecek seviyededir ki bu bazen tecrübe bazen ise bariz güç farkı demektir diyip kitabın konusunu burada kesiyorum, buradan sonra açlık oyunlarına hazırlıklar ve arenada ki ölümüne savaşlar ele alınmaya başlıyor. Ayrıca “ateşi yakalamak” isimli bu eserde ilk kitapta ki gibi modelistimiz Cinna, 12. mıntıkadan sorumlu Effie, Katniss'in kızkardeşi Prim, arkadaşı Gale gibi karakterler bizlere eşlik etmeye devam ediyor. Bu karakterlerin yanısıra oyunlarda yeni birkaç yan ama önemli karakterlerde sahne almaya başlıyor. İki eseri göz önüne aldığımızda serinin 4 veya 5 kitapdan oluşacağını tahmin ediyorum. Bundan fazlasıda sanırım okuyucuyu sıkar, en azından ben sıkılırım. Çıkan haberlere göre serinin bir sonraki kitabının raflardaki yerini alması ağustos ayı gibi gözüküyor, biraz sabretmemiz gerekecek. İki kitabı göz önüne aldığımızda 3. kitaptan itibaren aksiyonun, heyecanın çok daha üst seviyede olacağını tahmin ediyorum ki serinin devamında isyan hareketi iyice şekillenmiş olacak ve konu iyice oturacak Belki sinemaya aktarıldığı zaman yüzüklerin efendisi gibi bir şaheser bile ortaya çıkabilir. Umarım yazarımız bizi hayal kırıklığına uğratmaz.
Yarım-yamalak anlatmış olabilirim, elden bu kadar geldi kusuruma bakmayın.
24 Ocak 1993 - Vurulduk ey halkım unutma bizi!

"Bir kişiye yapılan haksızlık,
bütün topluma karşı
işlenmiş bir suçtur.
bu bilinci paylaşmak ve
bu sorumluluğu yerleştirmek
zorundayız.
Uygarca paylaşılan sorumluluk bilinci,
özgürlüğün de,
demokrasinin de
tek güvencesidir.
Bu güvence sağlanmadıkça,
demokrasinin temeline
tek bir taş bile konmuş olamaz.
Unutmayalım ki "cesur bir kez,
korkak bin kez ölür".
Önemli olan,
insanın böyle bir toplumda
"mezar taşı" gibi
suskunluk simgesi
olmamasıdır."
Uğur Mumcu
7 liralık sağlık...

Efendim 15 yıl önce bir hevesle başladığım sigara içiciliğine bugün bir defa daha son vermek için çabalıyorum, bundan dolayıdır ki bugünlerde stres binpara. Şu sigara içme/bırakma konusunda bayağı bir tecrübe kazandık. Her seferinde farklı nedenlerle bıraktığım ve neden başladığımı bilmediğim sigraya ilk defa maddi neden öne sürerek bırakmaya çalşıyorum. Son zamlar ile içtiğimiz sigaranın fiyatı 7 Lira'ya çıkınca belimizi büktü, tamam haklısınız bundan öncede pek ucuz sayılmazdıda da biz iplemiyorduk. Ama dedik ya bugüne kadar sigarayı hiç maddiyatı öne sürerek bırakmamıştım ama bu sefer bırakmıyı maddiyata yükledim, demek bilinçaltında varmış bırakmakda biz farkında değilmişiz. Bırakmayı karar verdiğimi günün ertesinde kardeşim bir işi için beni arıyor;
k- abi
b- hayırdır ne oldu?
k- ..... şu işi yaparmısın?
b- tamam, akşam getiririm.
k- ayrıca müjdem var.
b- hayırdır
k- sigaranın fiyatı düşmüş
b- yürü git len!
Maliye bakanına teşekkür etmek istiyorum vallahi, ısrarla sigara zamının üzerinde durdu da bana gün doğdu, yoksa bırakmaya filan yanaşmıcaktım. Başkalarıda “efendim size ne benim sigaramdan” diyebilir, bu da onların düşüncesi efendim. Herkes kendini zehirlemekde özgürdür. Sizde benim gibi sigarayı bırakmaya niyetliyseniz eğer alın size bir öneri; iş yerinde bir masanız bulunuyorsa karşısına sigara içicilerinin ciğerlerinin ne hale geldiğini gösteren resimler yapıştırınız, canınız çektikçe dönüp dönüp bu resimlere bakınız. İşe yarıyormu? Bende yaradı, belki sizde de işe yarar. Son söz olarak diyelim ki; “sigara sağlığa ve cebe zararlıdır”.
Hadi sigarasız, sağlıklı ve paralı günler.
Hayata dair kısa öyküler #1

Ünlü İtalyan sinema sanatçısı Vittorio de Sica bir teve röportajında anlatıyor:
İtalya'da Napoli'nin kenar mahallelerinin birinde, bir cafe-barda, espressolarımızı içiyoruz. İçeri giren müşterilerden biri, barmene "due caffee, uno sospeso" (iki kahve, biri askıda) diyor, iki kahve parası veriyor, bir kahve içip gidiyor, barmen de tezgahın üzerinde asılı duran çiviye bir küçük kağıt asıyor. Biraz sonra iki kişi içeriye giriyor: "due caffee, uno sospeso" (iki kahve, biri askıda) diyorlar, üç kahve parası verip, iki kahve içip gidiyorlar, barmen gene bir küçük kağıt daha asıyor tezgahın üstündeki çiviye...
Bunun gün boyu böyle sürdürdüğü anlaşılıyor. Derken üstü başı biraz eski, püskü, belli ki fakir biri bardan içeri girdi, barmene "uno caffee sospeso" (askıdan bir kahve) dedi, ve barmenin hazırladığı kahveyi içip, parayı ödemeden çıkıp gitti. Barmen de tezgahın üzerine asmış olduğu kağıtlardan bir tanesini aşağı indiriverdi...
Borcum Borç - Yalanlar üzerine

Bu konu hakkında bir araştırma yapmadım, ama aşağıdaki gibi bunun üzerine giden insanlar mevcut. Aşağıdaki yazının ne kadar doğru olduğunu bilmiyorum, ama tek bildiğim YD'nin sözlerine kesinlikle inanmamaktır.
Geçtiğimiz günlerde tarafından açıklamalara istinaden, Beşiktaş Jimnastik Kulübü Derneği ve Beşiktaş Futbol Yatırımları Sanayi ve Ticaret A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Yıldırım Demirören''in çeşitli basın yayın organlarında Beşiktaş Kulübü''nün borcunun 170 milyon TL olduğunu iddia ettiği ifade edilen açıklamada,
''''Öncelikle Beşiktaş Futbol Yatırımları Sanayi ve Ticaret A.Ş.''nin (Beşiktaş A.Ş.) İstanbul Menkul Kıymetler Borsası''nda işlem gören ve Sermaye Piyasası Kanunu''na tabi bir şirket olduğu anımsanmalıdır. Dolayısıyla halka açık bir şirket hakkında yapılacak yorum ve açıklamaların kamuya yayınlanmış, bağımsız denetimden geçmiş mali tablo ve bilgiler üzerinden yapılması gerekmektedir. Bunun dışında yatırımcının yatırım kararını etkileyebilecek yalan, yanlış ve gerçeğe aykırı yorum ve değerlendirmeler Sermaye Piyasası Kanunu çerçevesinde suçtur. Bu sebeple aşağıdaki açıklamayı yapma gereği doğmuştur. Ayrıca halka açık Beşiktaş A.Ş. mali tablo ve bilgileri hakkında yanlış ve yanıltıcı bilgi verenler hakkında Sermaye Piyasası Kurulu''nu ilgili kanuna muhalefetten dolayı işlem yapmaya çağırma gereği duyulmuştur'''' ifade edilerek, şu görüşlere yer verildi:
''''Beşiktaş A.Ş.''nin en son bağımsız denetimden geçmiş 31.08.2009 tarihli mali tablolarına göre kısa vadeli yükümlülükleri toplamı 218 milyon TL, uzun vadeli yükümlülükleri toplamı da 61 milyon TL''dir. Yani toplam kısa ve uzun vadeli yükümlülükleri 279 milyon TL''dir. Buna Beşiktaş Derneği''nin yaklaşık 60 milyon TL''lik borcu da eklendiğinde toplam yükümlülükler Beşiktaş Derneği ve Beşiktaş A.Ş. olarak yaklaşık 340 milyon TL''dır. Beşiktaş A.Ş.nin 31.08.2009 tarihli mali tablolarına göre, kısa ve uzun vadeli ticari alacakları toplamı 26 milyon TL''dir. Aynı tarihli mali tablolara göre Beşiktaş A.Ş.''nin öz sermayesi negatiftir. Tutarı ise (-) 15,5 milyon TL''dir. Yani şirket öz sermayesini yitirmiştir. Yine açıklamada Beşiktaş marka değerinin 1 milyar dolar olduğu ifade edilmektedir. Beşiktaş A.Ş. marka ve isim hakkı kullanım bedeli olarak Beşiktaş Derneği''ne belirli bir bedel ödemekte, sonrasında da bu markayı kullanarak sponsorluk geliri elde etmektedir. Beşiktaş A.Ş.''nin son yıllık mali tablosuna göre (31.05.2009 tarihinde sona eren yıllık mali tablo) aktifinde kayıtlı haklar net 48 milyon TL''dir. Yine aynı tarihli mali tablolara göre, sponsorluk ve reklam geliri yıllık 16 milyon TL''dir. Uluslararası Finansal Raporlama Standartları marka ve hakların değerlemesini çok özel koşullara bağlamıştır. Bu koşulları sağlamadan Beşiktaş marka değerini afaki bir şekilde açıklamak Beşiktaş A.Ş. yatırımcılarını yanlış yönlendirecektir. Bu husus Sermaye Piyasası Kanunu''na açıkça muhalefettir. Beşiktaş A.Ş.''nin son 3 yıllık mali tablolarına göre sürekli zarar etmektedir. Son yıl zararı 29 milyon TL''dir. Beşiktaş A.Ş.''nin 31.08.2009 tarihli bilançolarına göre birikmiş zararlar toplamı 56 milyon TL''dir.''''
Son olarak ifade etmek isteriz ki 2009 yılında Beşiktaş A.Ş., Türk Ticaret Kanunu bakımından 324. madde kapsamına girmiştir. Bu bir şirketin öz sermayesinin en az üçte ikisini kaybetmesi halinde uygulanır ve hukuken borca batık şirket statüsünü ifade eder. Beşiktaş A.Ş. buna karşın bir bilirkişi incelemesi yaptırarak bu hukuki yaptırım kapsamından çıkabilmiştir. Ancak bilirkişi raporuyla belirlenen bilanço uluslararası muhasebe standartları tarafından kabul edilmemektedir. Dolayısıyla şirketimizin UEFA kriterlerine uyumunu ölçecek uluslararası standartlara göre hazırlanmış mali tabloda öz sermaye negatiftir. Şirketin yukarıdaki borçları yanında bilanço dipnotları irdelendiğinde daha da kapsamlı bilgilere ulaşılmaktadır. Buna göre şirketimizin verdiği temlik tutarı 37 milyon dolardır. Bu temliklere konu gelirler yayın hakları, maç gelirleri, alacak senetleri ve kira gelirleridir. Yine bağımsız denetimden geçmiş ve kamuya açıklanmış mali tablo dipnotlarına göre, şirketimiz aleyhine devam eden çok sayıda icra takibi, FİFA uyuşmazlıkları, yabancı mahkemelerde görülen davalar ve Türk mahkemelerinde görülen fikri haklar davaları bulunmaktadır. Aleyhimizdeki icra takibi yaklaşık 1,25 milyon avrodur. FİFA''da ve CAS''ta aleyhimize devam eden uyuşmazlık tutarı faiz hariç 3,3 milyon avrodur. Bütün bu bilanço rakamlarının dikkate alınması sonucunda Sayın Yıldırım Demirören''in Beşiktaş kongre üyelerini ve yatırımcısını yanıltmaya çalıştığı açıkça görülmektedir. Değerli kongre üyelerimizi ve yatırımcılarımızı www.imkb.gov.tr internet sitesinde yer alan Beşiktaş A.Ş. mali tablolarını incelemeye ve gerçek rakamları görmeye davet ediyoruz.
http://www.facebook.com/group.php?gid=242191271804
http://www.imkb.gov.tr/FinancialTables/companiesfinancialstatements.aspx
Hayata pencerenin arkasından bakmak

Aşağıdaki soruları doğru yanıtlayın bizden hediye kazanın;
* Bilgisayara MS windows yüklemezsek çalışırmı?
* Çalışmazsa bilgisayarı Bill amcanın bulduğunu varsayabilirmiyiz?
* Windows'da mavi değilde mor ekran çıkarsa ne yapmalıyız?
* Bilgisayara giren virüs bizede bulaşırmı?
* Yukarıda ki görüntü windows'mudur? Değilse nedir?
Namuslu namussuz!
Şener Şen'in oynadığı 1985 yapımı namuslu isimli filmi hatırlarsınız, komik bir film olmasının yanında toplum olarak da ahlaki erezyona nasıl yenik düştüğümüzü gösteren çok güzel bir yapımdır. Bu ahlaki erezyona başka bir örnek ise rahmetli Ecevit'i anarken devamlı kullandığımız “çok namuslu insandı, vatandaşın hakkını yemedi” söylemleridir ki bir insanda olmazsa olmazların başında gelen bu kavramlar maalesef ki günümüzde büyük bir erdemlik gibi gösteriliyor. Verdiğimiz bu iki örnek diğer yaşanan olaylar için basit kalmaktadır. Biraz düşünürsek eğer bu örnekler veya günümüzde yaşananlar toplum olarak ne kadar dibe battığımızın göstergesi.
Müslümanlık'dan dem vuran, namus, şerefiyle övünen, bu kavramlar için gözünü kırpmadan can alan -can almak, size insan diyenin- bir toplum olan bizler başkalarının namusuna geldiğinde bu kavramlardan uzaklaşarak hayvanlaşabiliyoruz. -Tabiki söylememiz bir genelleme değil, her birey kendinin ne olduğunu az çok biliyordur- Birkaç senedir iyice iğrençleşen yılbaşı, konser veya kalabalık ortamlarda yaşanan rezillikler bu hayvanlaşmaya en güzel örnekdir. Dün gece bile güvenlik güçlerinin aldıkları bu kadar tedbire rağmen bu hayvanoğlu hayvanlar durmamış insanlık dışına çıkarak tacizlerine devam etmişlerdir. Bir kısmı hakkında şikayetçi olunup mahkemeye sevk edilirken bir kısmı ise 69 TL karşılığında serbest kalmışlardır. Bu yaratıklara ne denir, nasıl ceza verilir bilemiyorum, ayrıca cezasız bırakanlarıda esefle kınıyorum.
Namussuz şerefsizler noel baba öpsün sizi hemi!
Müslümanlık'dan dem vuran, namus, şerefiyle övünen, bu kavramlar için gözünü kırpmadan can alan -can almak, size insan diyenin- bir toplum olan bizler başkalarının namusuna geldiğinde bu kavramlardan uzaklaşarak hayvanlaşabiliyoruz. -Tabiki söylememiz bir genelleme değil, her birey kendinin ne olduğunu az çok biliyordur- Birkaç senedir iyice iğrençleşen yılbaşı, konser veya kalabalık ortamlarda yaşanan rezillikler bu hayvanlaşmaya en güzel örnekdir. Dün gece bile güvenlik güçlerinin aldıkları bu kadar tedbire rağmen bu hayvanoğlu hayvanlar durmamış insanlık dışına çıkarak tacizlerine devam etmişlerdir. Bir kısmı hakkında şikayetçi olunup mahkemeye sevk edilirken bir kısmı ise 69 TL karşılığında serbest kalmışlardır. Bu yaratıklara ne denir, nasıl ceza verilir bilemiyorum, ayrıca cezasız bırakanlarıda esefle kınıyorum.
Namussuz şerefsizler noel baba öpsün sizi hemi!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






