



Yağmurdan sonra etrafı kaplayan toprak kokusu beni mest eder...
romanı hedef göstereceğim. Yazar lâleleri o kadar güzel anlatmıştı ki içimde lâle yetiştirmek için önlenemez bir istek duydum. Belki bu kelimelerim sizlere abartılı gelebilir, ama değil. Manyak mıyım? Değilim, tabiki bir erkeğin bu tür şeylerle uğraşması biraz garip gelebilir, kabul ediyorum. İşte bu hevesle gerek farklı sayfalardan gerekse bloglardan temaslar kurarak bilgiler edindim, daha sonra geçen ekim ayı gibi en yakın fidanlığa gidip fark farklı renklerde lâle soğanları satın aldım. Bir insanın çocuğu doğmadan önceki zamanlarda nasıl odasını, giyeceklerini hazırlarsa bende lâlelerim için onların evi olacak toprağı çiçekçiden aldığım gübreli toprakla harmanladım, iyi bir ortam hazırlamak için çaba gösterdim. Daha sonra ise tek tek ellerimle, özen göstererek toprağa ektim. Lâleler sonbahar aylarında ekiliyor ve bahar aylarında yüzünü göstermeye başlıyor. - Birkaç cümle önce manyak değilim dedim ama şimdi yazacaklarım kesinlikle manyakça- Ekmemden bugüne kadar olan süreçte her sabah çiçeklerime “günaydın” diyerek güne başladım, her akşam “iyi akşamlar” diyerekten günü bitirdim. Kısacası sadece ekmekle, su vermekle yetinmedim lâlelerime sevgide verdim. Biliyor musunuz bir canlının ellerinizde büyüdüğünü görmek size inanılmaz bir mutluluk veriyor, önlenemez bir bağlılık hissi doğuruyor. Ben bekar olduğum, doğal olarak da
çocuğum olmadığı için böyle bir hissin ne anlama geldiğini bilmiyorum, aynı kefeye konmaz ama bu çiçek yetiştirme işi bile insana farklı hisler tattırmak için yeterli oluyor. O kadar ki ilk lâlerim çıktığı zamanlarda iki tane lâlemi dangozun biri veya birileri koparmıştı; nasıl sinirlendiğimi, o insanları nasıl pança pinçik hale getirmek istediğimi anlatamam.
Sinema tarihine bakıldığı zaman yapılan filmler sadece sanat veya para için yapılmamıştır. Bazen yaşam tarzlarının empoze edilmesi, bazen farklı düşünceleri karalamak, bazen ise istenilen siyasal düşünceleri şırıngalamak içinde kullanılmıştır. Örnek olarak abd'nin devamlı dünyanın başına gelen belalar serisinden kendine kurtaracı rolü biçmesi veya yahudilerin 2. dünya savaşını konu alan bilmem kaç yüz film çevirmesi gibi konular gösterilebilir. Sinema, basın gibi yazı veya görsel iletişimi iyi kullanabilen düşünce toplulukları çok daha büyük kitlelere rahat bir şekilde ulaşabilmekte, isteklerini, dertlerini, yapabilceklerini anlatarak kendine meyilli veya kendi gibi olanlar ile buluşabilmektedir. Tabi burada altı çizilecek nokta bu iletişim yapılarını iyi kullanabilmek. Belli bir süredir beklenen bir film olan “Devrimden Sonra” 6 Mayıs gibi anlamlı bir günde vizyona girdi. Konu olarak bakıldığı zaman gerçekten ilgi çekici, oyuncu kadrosu kaliteli oyunculardan oluşmuş, filmin arkasında ise Nazım Hikmet Kültür Merkezi var. Peki bu kadar artının olduğu bir film nasıl mundar edilir?
Genellikle sabahları omuzlarımda bir yük, kafamda tepinin filler, içimde bir karamsarlıkla uyanırım. Bu sabah ise farklı(!), yeni bir yaş, yine bir bayram. Ne güzel... Dünden kalan yorgunluğa gece uykusuzluk, sabah erken kalkmakta eklenince ortalıkta ruhvari dolaşan bir tip peydah oluyor. Ağır hareketlerle ancak yarım saatte el yüz yıkama faslı, giyinme derken evden çıkabiliyorum. Malum günlerden pazar, insanların çoğu yataklarda, olmayanlar ise bayram için toplanılacak semtlerde, yollar bomboş, minübüsler yolcu avında, ağır ağır seyirde. Mimübüsdeyken yol kenarında bir duvarda gözüme bi afiş çarpıyor; “1 Mayıs'ı bayram yaptık, Taksim'i açtık” diye. Aklıma 2009 yılında sendika binasının önünde polisin vatandaşlara yaptığı müdahale geliyor. Dışarıya çıkmaya çalışan vatandaşlara panzerlerin tazikli su sıkarak binadan dışarı çıkarmamak için yaptıkları, bir devlet memurun bir polis memuru tarafından
yerdeyken kafasına atılan tekmeler, sonra aklıma miting dağılırken sessiz sedasız yürüyen gençlere tekme atan polisler. Bu afiş istemsizde olsa düşünmeye itiyor insanı; “bu insanlar tazyikli sulara, biber gazlarına, coplara, tekmelere, yumruklara, tokatlara rağmen mücadele etmeselerdi siz yine bu hakkı tanırmıydınız?” diye. Her zamanki gibi istikametimiz Üsküdar, malum Taksim'e en kolay çıkış güzergahı Dolmabahçe. Ama daha önemlisi Şeref Bey'in o güzel yüzü. Tek taşla iki kuş, Hak ve sevda! 
emekçiler, feministler, travestiler,eşcinseller, kapalılar, açıklar, çocuğunu yanına alıp gelenler ve niceleri. Sesini duyurmak isteyen herkes, bir renk cümbüşü, ne hoş! İşin daha güzeli ise son iki senedir meydanda veya ondan öncesinde şiddet olaylarının meydana gelmemesi, siz bunu nasıl algılarsınız bilmem ama ben polisin yani kısacası devletin halkına güç gösterisi peşinde koşmak yerine insanlara haklarını verdiklerinde hiçbir olayın olmadığını göstergesi olarak algılıyorum.
Yakın zaman içerisinde geçmiş günlerin birinde ismini hatırlayamadığım bir kanalda Nilgün Belgün kızıyla beraber konuk olmuştu. 58 Yaşında olmasına rağmen hâlâ neşesini korumaya devam ediyor. Hayata böyle sıkı sıkıya tutunan, enerji dolu olan insanları severim, ki bende aynı karakterde bir insanım. Programda konuşulan konular kişisel, medyatik şeyler olduğundan dolayı pek dişe dokunur, insanın işine yarayan bilgiler teşkil etmesede gayet keyifli bir sohbet olduğunu söylemeliyim. Nilgün Belgün kariyerini anlatırken o kadar tiyatro oyununda oynamasına rağmen kitlelerin kendisini tevede tanıdığından bahsetmiş ve sonunda tiyatro ile sinema oyunculuğu arasında şöyle bir karşılaştırma yapmıştı; sinema yönetmenindir, tiyatro ise oyuncunundur. Çünkü sahne çıktınız mı yönetmen filan kalmaz. Siz ve seyirciler...
Robin Hawdon yazdığı Özcan Özer'in çevirmenliğini yaptığı yönetmen koltuğunda ise Mutlu Güney'in oturduğu “Karanlık İşler” isimli oyun devlet tiyatrolarında sahnelenmeye devam ediyor. İsterseniz eğer bu bağlantı üzerinden bilet satın alabilirsiniz. Amerikanvari komedi tarzında olan oyunumuz iki perde üzerinden yedi kişilik bir oyuncu kadrosuyla 1,5-2 saatlik bir zaman diliminde sahneleniyor.
Salon bir önceki içerdeki maç olan Çankaya Belediyesi maçından daha bir doluydu. Genel tribün performansı olarak da maç içerisinde gayet iyi bir görünüm sergiledik, konuyu tribünden açmışken bir kaç noktayı es geçmemek gerektiğini düşünüyorum. Hiçbir iddası bulunmayan bir takımla oynuyorsunuz, rakibinizden bazı oyuncular bitsede gitsek havasında siz rakip oyuncuları başlıyorsunuz “ti” ye almaya, hakarete varan dalga geçmelere. Zorla adamlara hırs yaptırmak nasıl olur, nasıl gaza getirilir bugün bunun örneğini yaşadık. Bir diğer nokta ise tribünde 10-15 kişilik bir grup vardı ki maç içerisinde küfür ettiler, oyun alanına yabancı madde attılar, onlarda yetmedi maçtan sonra olay çıkarttılar, hatta rakip oyuncuya kafa atmaya çalışanlar bile vardı. Bırakın Beşiktaşlılığımı insanlığımdan utandırdılar. Hani şöyle eline kızılcık sopasını alacaksın ıslatıp girişeceksin bu eşeklere...
Geçen hafta takip ettiğim bloglardan biri olan Hayatın ta kendisi'n de takımın ligden düşme durumunu yakından ilgilendiren ve düşme potasında ki diğer bir takım olan Çankaya Belediyesi ile maçının olduğunu öğrenince uzun zamandır gitmediğim voleybol maçlarına bu vesile ile gitmiş oldum. Takımın ligdeki puan durumuna baktığımızda küme düşme durumumuz var ki böyle bir maçta bile salonda bulunan taraftar sayısı 200-300'ü geçmedi. Bunada şükür diyelim. Her sene şampiyonluğa oynayan hentbol takımını takip eden taraftar sayısı ortadayken. Şu takım ligden düştüğünde herkesin çenesi açılırken takım böyle bir durumda olmasına ve bedava olmasına rağmen sayısının bu kadar az olması açıklanamaz, ayrıca takım ligden düşerse kimse ağzını açıp tek kelam etmesin. Sen neyin desteğini verdin ki neyin hesabını soruyorsun?
1. Set takımımız açısında gayet rahat geçti ve 25-19 skorla kazandık. Özellikle 1. setteki servislerde başarı oranımız gayet yüksekti, beklediğimizden fazla sayı çıkarttık. İlk set böyle başlayınca ister istemez maç rahat geçecek diye düşünürken 2. setde rakip toparlandı ve oyunu sonuna kadar bırakmadı. Belki bu seti kaybetseydik geri dönüşümüz zor olurdu. Ama taraftarın verdiği büyük destekle takım oyunu bırakmadı ve 2. seti 25-23 kazandık. 3. setin ilk dakikaları 2. setin devamı gibiydi . 2. Setin 2. teknik molasına kadar kafa kafaya giden oyun bu dakikadan sonra değişti ve taraftarın desteğiyle takım sazı eline aldı. 3. Seti 25-17 kazanan takımımız maçıda 3-0 aldı. Ligden düşmeme adına avantaj yakaladık ama garantilemedik.
Burada söylenmesi gereken bu sporcularımızın desteğe ne kadar ihtiyacı olduğu; şu kadar taraftar bile takımın moralini, oyununu değiştirmeye yetti. Gelenlerin ayaklarına, sporcularımızında ellerine sağlık...
Uzun zamandır okuduğum kitaplar için ufak tefek şeyler karalamıyordum, bu açığıda şu dakika itibarı ile kapatıvereyim. Daha öncede J.Mario Simmel'in başka bir kitabı “Bırakın Yaşasınlar” ı tanıtmıştım. Simmel gerçek olaylardan, yaşanmış hayatlardan yola çıkarak kurgulamalar yapan bir yazar, bunu yaparkende gayet başarılı. Özellikle yazmış olduğu dönem açısından ve tarzından dolayı Türkiye'de 80 sonrası kitapları yasaklanan yazarın bu yasağı ancak 2008 yılında kaldırldı. Tarz olarak casusluk, soğuk savaş üzerine yoğunlaştığını söylemeliyim. Soğuk savaş demişken sizin için soğuk savaş ne ifade eder? Benim için Abd önderliğinde emperyalist devletlerin kendi hayat tarzlarını ve kapitalizmi yaymak için anti-komünizm savıyla dini kullanarak işçi-emekçi kesiminin ırzına geçtiği döneme verilen isimdir. Tabiki farklı açılardan, farklı kaynaklarla bu dönemin incelemesi yapılabilir ama konumuz bu değil ama araya siyasetide sıkıştırmış olalım...
İnsanoğlu ikiyüzlüdür, menfaati neyi gerektiriyorsa ona göre tavır alır. Ortak dinmiş, milletmiş gibi kavramlar sadece laftadır, lafta olmasa dahi ne farkeder? Ortak olan insanlık değil midir? Çıkarlar sözkonusu olduğunda orman kanunları geçerli olur, ve insanlık ölür. Bu kadar Filistin'i düşünen bir toplumun yanıbaşında yıllarca zulme uğrayan, öldürülen insanları görmemesi/görememesi nasıl açıklanabilir?
Molière'in (Jean-Baptiste Poquelin) yazmış olduğu Hakan Altıner'in yönettiği Tiyatro Kedi tarafından sergilenen Kibarlık Budalası isimli oyuna Kadıköy Halk Eğitim Merkezi'n de gittim. Bu oyuna gitmemin öncelikli nedeni yıllar sonra sahnelere bu oyunla dönüş yapan büyük usta Haldun Dormen'i izleyebilmekti ki bu şansıda yakaladım. Ama oyundan çıkarken istediğini almış bir izleyici olarak çıktığımı söyleyemem. Oyunun konusu 1600'lü yılların Fransa'sın da artık kibarlığın suyunun çıkartılıp komik hale düşen insanların durumunun güldürmek yoluyla ele alınması. Bu durumu ele alırkende zengin ama sonradan görme, cahil ama saf Mösyö Jourdain'in asilzade olmak ve asilzade bir kadın olan Markiz'i baştan çıkarmaya çalışması üzerine dönüyor. Ki Mösyö Jourdain'in evli olduğunuda es geçmeyelim. Oyunun asıl amacı güldürmek olmasına rağmen birkaç yer haricinde gülmeyi bırakın tebessüm ettiğimi hatırlamıyorum. Belkide çok komik bir oyun da kültür farkında dolayı ben onların güldüklerine gülmüyor olabilirim. Hani amerikalılar espiri bile olmayan bi saçmalığa saatlerce gülmesi veya bizlerin belden aşağı yapılan espirilere sırıtmamız gibi bişey... Sonuçta beğenmedim.Duydum, gördüm, iğrendim, bunaldım, sinirlendim, koydum, utandım, acıdım! Türkiye'de her zaman siyaset bir şekilde sporun içinde oldu, olacakta. Olmaması mümkün mü? Hayır. Bugüne bakarsak eğer karşımıza belediye takımları, devlet ile iç içe geçmiş yöneticilerin iş ortaklıkları veya kucaklaşmaları karşımıza çıkar. Mesele bu .oktan duruma kimlerin ne durumda karşı çıkacağı. Hatırlanacağı üzere Gs tribünleri bir ses verdi, ki Gs kulübü siyasetten yeterince beslenmiş bir kulüptür. Gs'li arkadaşlar buna karşı çıkacaklardır belki ama benim için geçmiş bunun örnekleriyle doludur. Herneyse, olay Gs'nin geçmişi değil bugün gelinen nokta, yapılan protestodur. Arena stadında yaşanan protestodan sonra yerden yere vurulan Gs tribünleri bir anda bundan faydalanmak isteyenlerin “U” dönüşü ile 300-500 kişinin provakasyonu bağlandı. Zaten Gs tribünleride böyle şey yapmazmış. Niye? Onlar nankör değillermiş, bir tane babaları varmış, onlar tweeter kullanmazlar, facede gezinirlermiş. Bu protestonun elbet siyasi bir tarafıda muhakkak olacaktır, o insanlarda bu ülkede yaşayan bireylerdir. Ama başka bir gerçek daha vardır ki o stadda taraftara, camiaya edilen hakaret siyasi görüşün önüne geçen bi durumdur, böyle yapılan bi konuşmaya sadece yuh çekmek azdır. Demokrasiden bahsedilen bir ülkede demokratik haklarını kullanan insanlara söylenenler, yapılanlar stadda söylenenlerden bin kat daha beterdir.
Bu protestodan sonra yaşananlar başka bir gerçeği tekrar tekrar yüzümüze vurdu. Hükümet demokratız diye bol kepçeden sallasada ne kadar faşist ne kadar despot bir yönetim anlayışında olduklarını açıkça gösterdi. Hakaretler, tehtidler, polisi, savcıyı ortaya sürmeler, göz korkutmalar. Anlayacağınız “üçüncü dünya ülkesiyiz” klişesi bir defa daha beden buldu.
*Adnan Polat; işadamlığı nedeniyle hükümetin kucağında, böyle bir protestodan sonra ne yapacağını şaşırdı. E, o da kendine yakışanı yaptı. Hükümet lehine açıklamalarla gönüllerini almaya çalıştı. Akside beklenemezdi. Kucaklarında olmasaydı ne olurdu? Değişen Bir şey olmazdı.
En son katılamadığım ama gururlandığım farklı tribünlerin katıldığı Taksim yürüyüşü, umarım bu kıvılcım yangının başlangıcı olur.
* Muhammed A takıma çıkartılınca yine medya kendilerine malzeme için genç oyuncumuzu fezaya gönderme çalışmalarına başladı. Bırakın ulan insanların yakasını!
* Simao, Guti kadar başarılı bir transfer... Neden Simao'da diğerleri değil?
* Yılın transferi mi? Tabiki Schuster...