Bir gün bir Felsefe profesörü, elinde birkaç kutu olduğu halde derse gelir. Ders başladığında, hiçbir şey söylemeden, önüne büyükçe bir mayonez kavanozunu alır ve ağzına kadar tenis topları ile doldurur ve öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sorar. Öğrencilerittifakla kavanozun dolduğunu ifade ederler, Bu sefer profesör önündeki kutulardan bir tanesinden aldığı çakıl taşlarını, çalkalayarak kavanoza döker, böylece çakıl taşları kayarak, tenis toplarının aralarındaki boşlukları doldurur ve öğrencilere tekrar kavanozun dolup dolmadığını sorar, onlar da 'evet' doldu derler, profesör bu defa masanın üzerindeki diğer kutuyu eline alır ve içindeki kumu yavaşça kavanoza döker.Tabii Ki kumlar da çakıl taşlarının aralarındaki boşlukları doldurur. Ve tekrar öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sorar,Öğrenciler de koro halinde 'evet' derler. Bu sefer profesör masanın altında hazır bekleyen 2 fincan kahveyi alır ve kavanoza boşaltır, Kahve de kumların arasında kalan boşlukları doldurur. Öğrenciler gülerler! Profesör öğrencilerin gülüşünü destekleyerek 'eveet' Diyerek; ben 'Bu kavanozun sizin hayatınızı simgelediğini ifade etmeye çalıştım 'Der.
Şöyle ki; Bu tenis topları hayatınızdaki önemli şeylerdir; aileniz, çocuklarınız, sıhhatiniz, arkadaşlarınız ve sizin için önemli olan şeylerdir. Diğer şeyleri kaybetseniz de, bu önemli şeyler kalır ve hayatınızı doldurur. O çakıl taşları ise daha az önemli olan diğer şeylerdir; işiniz, eviniz, arabanız vs.
Kum ise diğer ufak tefek şeylerdir.
Şayet Kavanoza önce kum doldurursanız...' diye, anlatmaya devam eder, 'çakıl taşlarına Ve özellikle de tenis toplarına (yeterli) yer kalmaz. Aynı şey hayatımız için de geçerlidir. Vaktinizi ve enerjinizi ufak tefek şeylere harcar, israf ederseniz, önemli şeyler için vakit kalmayacaktır . .
Dikkatinizi mutluluğunuz için önem arz Eden şeylere çevirin. Çocuklarınızla oynayın. Sağlığınıza dikkat edin. Eşinizle yemeğe çıkın. Evinizin ihtiyaçlarını karşılayın. Öncelikle tenis toplarını kavanoza yerleştirin. Öncelikleri, sıralamayı iyi bilin gerisi hep kumdur.
Bu ara bir öğrenci sorar; 'Peki, O iki fincan kahve nedir?' Profesör gülerek: 'Bu soruyu bekliyordum, Hayatınız ne kadar dolu olursa olsun, her zaman dostlarınız ve sevdiklerinizle bir fincan kahve içecek kadar yer vardır !!!
Uçurtma Avcısı - Khaled Hosseini

Khaled Hosseini isimli bir afgan yazar tarafından kaleme alınan kitap büyük başarılar yakalamasından sonra sinemaya da aktarıldı ama kitap olarak yakaladığı başarıyı sinemada gösteremedi. Kitap uyarlamalarının sinemada aynı derecede başarıya yakalamasının mümkün olmadığını düşünüyorum. Bunun başlıca nedeni olarak kitap anlatımlarında bazı şeyler okuyucunun hayal gücüne bırakılırken sinema da yönetmenlerin , oyuncuların performansları ile bir kalıba sokularak dar bir açıdan bakılmaya neden olduğuna inanmaktayım. Konuya dönecek olursak eğer yazar Emir Can isimli bir çocuğun gözünden 1970 yıllarında ki Afganistan'ı ve daha sonraki yıllarda Amerika'da ki gençlik yıllarını arkadaşlık, ihanet, sevgi gibi temaları ele alarak kurgulamış.
Krallık döneminden demokrasiye geçiş yapan Afganistan'da zenginler rahat bir yaşam sürerken dünyanın heryerinde olduğu gibi fakirler yine aynı eziyetleri çekmektedirler. Kitabımızın kahramanı Emir Can bu zenginlik içinde yaşayan saygı değer bir babaya sahip olmasına rağmen annesini hiç görememiş bir çocuktur. Biraz kaypak, ikiyüzlü, kıskanç, korkak bir karakterdir. Kitabı okudukça kendisine bir nefret uyandırmakta, hakaretler etmenize neden olmaktadır. Emir Can'ın babası aileden zengin ve saygın biridir. Saygınlığı sadece zenginliğinden, ailesinden değil insanlara yardım etmesinden de kaynaklanmaktadır. Rahim Han ,Emir Can'ın babasının iş ortağı olmasının ötesinde dostudur. Ayrıca Emir Can'da ki yazarlık yeteneğine babasının aksine destek vermekte dost gibi yaklaşmaktadır. Kitabın bir diğer karakteri ise Hazara'lı Ali'dir. Hazaralılar afganlar tarafından pek sevilmez, alt sınıf olarak görülerek uşaklık gibi işlerde kullanılan bir halktır. Ali beş yaşındayken bir aracın anne babasına çarpmasıyla yetim kalır. Emir Can'ın büyükbabası herkes tarafından tanınan bir yargıçtır. Kazaya yapan zengin gençler karşısına getirildiği zaman verilebilecek en düşük cezayı verip, davayı kapatmıştır. Kitap da sert bir ceza olduğu söylense de 1 yıllık askerlik yapmanın neresi ağırdır anlamadım. Ali'yi ise evlatlık alır. Bu kazanın yaşandığı yıl ise Emir Can'ın babası dünyaya gelir. Ne kadar da sınıfları farklı olsa da kardeş gibi büyürler.
Hasan, Ali'nin oğludur. Annesi doğumundan sonra başka bir adamla kaçmış, öksüz bırakmışdır. Babası gibi ev işlerine yardım eden bi uşak olmasına rağmen Emir'in en iyi dostudur. Ne kadarda Emir bunu söyleyemese de öyledir. Hasan mert,gözüpek, vefalıdır. Arkanızı düşünmeden emanet edeceğiniz bir insandır.
Emir babasının annesinin ölümüne kendisinin neden olduğunu düşünmekte, bunun için mesafeli davrandığını sanmaktadır. Bunun yanısıra Hasan duyduğu yakınlığı da kıskanmaktadır. Unutmadan kitabın başlığının nereden geldiğini merak edenleriniz olabilir. Afganistan'da halk arasında her yıl uçurtma yarışları yapılmakta biri diğerinin uçurtmasını düşürüp gökyüzünde tek kalana kadar devam etmektedir. Bu düşen uçurtmaları ise uçurtma avcısı denen çocuklar tarafından yakalanmaktadır. Bu bir saygınlıktır. Hasan ise bunu beceren, mükemmel iç güdülere sahip bir çocuktur. Bazı ayrıntıları anlatarak kitabın tadını kaçırmak istemiyorum, size bırakıyorum. Emir babasının Hasan'a duyduğu yakınlıkdan dolayı bir şerefsizlik yapıp doğum günün de verilen bazı eşyalarını Ali'nin yaşadığı kulübede ki yastığının altına koyup babasına şikayet eder. Ne kadar da Emir'in babası Ali'ye ve Hasan' duyduğu sevgiden dolayı sesini çıkarmasa da Ali bu durumu hazmedemeyerek Hasan'ı alıp evden ayrılarak başka bir şehre yerleşir. Emir'in babası Ali'nin evden ayrılmamasına karşı çıksa da gözyaşları dışında elinden bir şey gelmez. Bir zaman sonra ruslar Afganistan'ı istila eder. Artık Afganistan'da gözyaşı, acı vardır. Emir ile babası birçok afganlı gibi bir kamyonun arkasına atlayıp ülkeyi terk ederek ABD'ye yerleşir.
Afganistan'dan ayrılalı 22 yıl olmuşdur. Emir eğitimini bitirmiş, yazar olmuş, evlenmişdir. Babasının kanserden ölümünden kısa bir süre sonra Rahim Han'dan bir telefon alır. Rahim Han Emir'i Pakistan'a çağırmaktadır. Artık yaptıklarının kefaretini ödemenin ötesinde hayatının en büyük sırrı ile karşı karşıya kalacaktır.
Deepnote: bıraksalar bütün kitabın özetini çıkartıcam ama yoruldum. Ayrıca kitabın tadını da bozmak istemiyorum. Bu güzel kitabı okuyun diyip kitapdan bir sözle yazımı bitiriyorum.
Hasan; “Bin tane iste, senin için yakalarım.”
Ordan burdan gündem
* Vedat Kaptan'ı kaybettik. Yine bir temmuz, yine bir efsane, yine üzüntü, yine hüzün. Ulan temmuz güneşini bulut kapatsın da kış olasın.
* Gündemin diğer bir yanı Ricardo Quaresma. Site açmışlar , tribünde adını bağırmışlar , forma almam o gelmezse diye çıngar çıkartmışlar. Ne güzel orgazm olmuşlar. Yönetime ses çıkartmayanlar Td'nin tercihlerine tecavüz etmek için ellerinden geleni etmişler. “Sabote etmeyin Uefa'ya gidelim.”
* Formalar beğenilmemiş “höyt” demiş, Hakan Bey'e istifaya çağırmış taraftar. Yönetim ise siz anlamazsınız , biz Baba'dan aldık ilhamı diye hikaye uydurmuşlar. Taraftar yememiş... Formalar yüz olmuş, eli yüzü berabat olmuş. Bi tişört , bi arma fiyat beş lira.
* Delgado donmuş, bi yabancı daha sırada. Eee daha sonra? Kaç oldu? 1,2,3,4,5,6,7,8,9...
* Bobo gitti, kaldı, uçtu,daldı. Eeee birileri açıklama yapsa da bizimde içimiz rahatlasa.
* Batu bir yıllık daha kiralık verilmiş, hemde Antep'e. Nedir bu yöneticilerin Antep aşkı. Bu çocuğun sözleşmesinde bilmem kaç yıl kiralık oynar diye bir maddemi var? Oynatın, oynatmayacaksanız bırakın. Çocuğunda hayatının bir tarafına koymayın.
* Unakıtan'ın oğlu Türkiye'nin ilk 500 zengininden biri olmuş 5 yılda. İki tavuk bir kümesle, mısırla , yumurtayla.
* Başbakan kiracılıktan 5 villalı zenginliğe terfi etmiş, bu halka ne güzel ders vermiş.
* Sigara yasaklanmış, eskiden geminin kıçında ne güzel içerdim püfür püfür esen rüzgarın, boğazın eşliğinde. Şimdi dötüm donacak kışın, nerede içeceğim şöyle demli çayın yanında bi sigara?
* Uygurlar eziyet de zulüm de. Buda düşsün hepinizin güneş görmemiş yerlerinizin üstüne.
* Benzinde indirim var,ertesi sabah zam. Cari açık artmış, hemen hükümetde halkın cebine el atmış. Tasarruf varmış, imam söyledi. Bi de camide siyaset dersi verdi. Dert yandı müezzin vermiyorlar diye. Çıksın birisi ezanı okusun, cuma kaçıyor ulan.
* Aynı imam saçdan, giyimden, kuşamdan, küpeden dem vurup gençliği yargılıyor. Bende kulağımda ki küpeyle oynuyorum. Alınmadım, artık pek genç değiliz ya. Hoca hoca küpeyle namaza gelmek mekruh mudur?
* Gündemin diğer bir yanı Ricardo Quaresma. Site açmışlar , tribünde adını bağırmışlar , forma almam o gelmezse diye çıngar çıkartmışlar. Ne güzel orgazm olmuşlar. Yönetime ses çıkartmayanlar Td'nin tercihlerine tecavüz etmek için ellerinden geleni etmişler. “Sabote etmeyin Uefa'ya gidelim.”
* Formalar beğenilmemiş “höyt” demiş, Hakan Bey'e istifaya çağırmış taraftar. Yönetim ise siz anlamazsınız , biz Baba'dan aldık ilhamı diye hikaye uydurmuşlar. Taraftar yememiş... Formalar yüz olmuş, eli yüzü berabat olmuş. Bi tişört , bi arma fiyat beş lira.
* Delgado donmuş, bi yabancı daha sırada. Eee daha sonra? Kaç oldu? 1,2,3,4,5,6,7,8,9...
* Bobo gitti, kaldı, uçtu,daldı. Eeee birileri açıklama yapsa da bizimde içimiz rahatlasa.
* Batu bir yıllık daha kiralık verilmiş, hemde Antep'e. Nedir bu yöneticilerin Antep aşkı. Bu çocuğun sözleşmesinde bilmem kaç yıl kiralık oynar diye bir maddemi var? Oynatın, oynatmayacaksanız bırakın. Çocuğunda hayatının bir tarafına koymayın.
* Unakıtan'ın oğlu Türkiye'nin ilk 500 zengininden biri olmuş 5 yılda. İki tavuk bir kümesle, mısırla , yumurtayla.
* Başbakan kiracılıktan 5 villalı zenginliğe terfi etmiş, bu halka ne güzel ders vermiş.
* Sigara yasaklanmış, eskiden geminin kıçında ne güzel içerdim püfür püfür esen rüzgarın, boğazın eşliğinde. Şimdi dötüm donacak kışın, nerede içeceğim şöyle demli çayın yanında bi sigara?
* Uygurlar eziyet de zulüm de. Buda düşsün hepinizin güneş görmemiş yerlerinizin üstüne.
* Benzinde indirim var,ertesi sabah zam. Cari açık artmış, hemen hükümetde halkın cebine el atmış. Tasarruf varmış, imam söyledi. Bi de camide siyaset dersi verdi. Dert yandı müezzin vermiyorlar diye. Çıksın birisi ezanı okusun, cuma kaçıyor ulan.
* Aynı imam saçdan, giyimden, kuşamdan, küpeden dem vurup gençliği yargılıyor. Bende kulağımda ki küpeyle oynuyorum. Alınmadım, artık pek genç değiliz ya. Hoca hoca küpeyle namaza gelmek mekruh mudur?
Çubuklu

* Adidas ile anlaşıldığında "en sonunda güzel tasarımlara kavuşacağız" diye düşünmüştüm ama bu akşam tanıtımda yaşadığım hayal kırıklığını anlatamam. Gelen gideni bu kadar arattırır mı?
Damalı niyetine yapılan formadan çok kazağa benziyor, tam anlamıyla rezalet. Beyaz olan etmi balıkmı çözemedim. Çubuklu ise her zaman güzel, duygusalmı yoksa?
* Formalarda kullanılan Türk bayrağını koymaya ne gerek vardı? Amblemi ortalasaydık daha güzel olmazmıydı? Taraftarda öneri alsaydınız, o da olmadı bi anket yapsaydınız karizmanızmı çizilirdi? O yandan yemiş renklamı doğru dürüst dizayn yapsanız , gözünüzün zevki bozulmuyormu? Bu lanet reklamı sildiremezmiyiz? Tribünlerde görmüştüm yeni rakılısı vardı. Bende Beylerbeyi , Efe rakı yazdırsam ne güzel olur.
* Hay yönetim sizin yapacağınız işe edeyim , umudumun içine ettiniz.
Renk Faşistleri
Geçen günlerde bir grup Bursa taraftarı açıklama yaptı. Gazetelere yansıyan açıklamayı aynen aşağıya yapıştırıyorum.
“Güzelsöz, yaptıkları bu açıklamanın son uyarı niteliği taşıdığını ifade ederek, ''Açık ve net olarak söylüyoruz. Bu son uyarımızdır. Bunun yanısıra, bu takımlara ait tanıtıcı ilanların asılmasına izin veren Bursa Büyükşehir Belediyesi ile mağazaların bulunduğu alışveriş merkezlerini de kınıyoruz'' dedi.”
Buna benzer bir açıklamayı geçen sezonun ortalarında -hangi maç olduğunu hatırlamıyorum- Beşiktaş ile yapılacak bir maç öncesi yapmışlardı ki nerdeyse aynı imalarda bulunmuşlardı. Bu açıklamaya neden olan olaydan bahsederek konuya giriş yapalım.
Olay Bursa Atatürk stadının karşısında bulunan reklam panolarına yapıştırılan Galatasaray afişleri. Taraftar gözüyle baktığımızda bu rahatsız edici bir durum, bunda hemfikiriz. İnsanlar bu rahatsızlıklarını demokratik hakları doğrultusunda protesto edebilirler , kimsenin buna bir itirazı olamaz. Ama yapılan açıklamalardaki imalar , tehtidler kimsenin haddine değildir. Demokrasi ile yönetildiğimizi düşünürsek -en azından öyle idda ediyoruz- insanlar kendi seçimlerinde özgürdürler. İster farklı dini , farklı cinsel tercihi , siyasel görüşü seçer , savunurlar . Kimse neden osun busun diye yargılama hakkını kendinde göremez. Bursa 2 milyon nüfusa , 11.043 km² yüzölçümüne sahip bir ilimizdir. Bu toplum içerisinde belki de Bursa taraftarı kadar farklı takım taraftarlarıda bulunmaktadır. Siz bu insanlara sen burada tuttuğum takımın formasını giyemezsin , alışverişini yapamazsın , sana burada dükkan açtırmam , git İstanbul'dan alışveriş yap gibisinden faşizan eğilimli sözler sarf edip , bu hakkı kendinizde göremez. Burada ki örnek Bursa taraftarı olsada renk hiç önemli değildir. Önemli olan cehalet dolu olan yaklaşımlardır. Bu tür açıklamalar ile bazı insanlar doldurulmakta belkide ilerki günlerde yaşanabilecek tatsız olaylara zemin hazırlanılmaktadır. Malesef ki buna benzer yaklaşımlar yüzünden gerek ülkemizin yakın tarihinde gerekse dünya tarihinde çok büyük insan kıyımları yaşanmıştır. Bu söylediğim belki de uç bir nokta gibi gözüksede düşünce tarzı aynıdır. Farklı tercihleri , düşünceleri hazımsızlık.
Bu açıklamayı bazı taraftarlar kendileri açılarından farklı kılıflar bulabilirler. Ama şu bir gerçektir ki taraftar olmak demek insanlık dışına çıkmak , başka insanların haklarına tecavüz etmek demek değildir. Umarız zeka seviyesi düşük bu insanların yaptığı açıklamalara karşı ülkenin demokrasi ile yasalarla yönetildiğini birilerinin hatırlatması olacaktır.
“Güzelsöz, yaptıkları bu açıklamanın son uyarı niteliği taşıdığını ifade ederek, ''Açık ve net olarak söylüyoruz. Bu son uyarımızdır. Bunun yanısıra, bu takımlara ait tanıtıcı ilanların asılmasına izin veren Bursa Büyükşehir Belediyesi ile mağazaların bulunduğu alışveriş merkezlerini de kınıyoruz'' dedi.”
Buna benzer bir açıklamayı geçen sezonun ortalarında -hangi maç olduğunu hatırlamıyorum- Beşiktaş ile yapılacak bir maç öncesi yapmışlardı ki nerdeyse aynı imalarda bulunmuşlardı. Bu açıklamaya neden olan olaydan bahsederek konuya giriş yapalım.
Olay Bursa Atatürk stadının karşısında bulunan reklam panolarına yapıştırılan Galatasaray afişleri. Taraftar gözüyle baktığımızda bu rahatsız edici bir durum, bunda hemfikiriz. İnsanlar bu rahatsızlıklarını demokratik hakları doğrultusunda protesto edebilirler , kimsenin buna bir itirazı olamaz. Ama yapılan açıklamalardaki imalar , tehtidler kimsenin haddine değildir. Demokrasi ile yönetildiğimizi düşünürsek -en azından öyle idda ediyoruz- insanlar kendi seçimlerinde özgürdürler. İster farklı dini , farklı cinsel tercihi , siyasel görüşü seçer , savunurlar . Kimse neden osun busun diye yargılama hakkını kendinde göremez. Bursa 2 milyon nüfusa , 11.043 km² yüzölçümüne sahip bir ilimizdir. Bu toplum içerisinde belki de Bursa taraftarı kadar farklı takım taraftarlarıda bulunmaktadır. Siz bu insanlara sen burada tuttuğum takımın formasını giyemezsin , alışverişini yapamazsın , sana burada dükkan açtırmam , git İstanbul'dan alışveriş yap gibisinden faşizan eğilimli sözler sarf edip , bu hakkı kendinizde göremez. Burada ki örnek Bursa taraftarı olsada renk hiç önemli değildir. Önemli olan cehalet dolu olan yaklaşımlardır. Bu tür açıklamalar ile bazı insanlar doldurulmakta belkide ilerki günlerde yaşanabilecek tatsız olaylara zemin hazırlanılmaktadır. Malesef ki buna benzer yaklaşımlar yüzünden gerek ülkemizin yakın tarihinde gerekse dünya tarihinde çok büyük insan kıyımları yaşanmıştır. Bu söylediğim belki de uç bir nokta gibi gözüksede düşünce tarzı aynıdır. Farklı tercihleri , düşünceleri hazımsızlık.
Bu açıklamayı bazı taraftarlar kendileri açılarından farklı kılıflar bulabilirler. Ama şu bir gerçektir ki taraftar olmak demek insanlık dışına çıkmak , başka insanların haklarına tecavüz etmek demek değildir. Umarız zeka seviyesi düşük bu insanların yaptığı açıklamalara karşı ülkenin demokrasi ile yasalarla yönetildiğini birilerinin hatırlatması olacaktır.
Okulda Cinsel Eğitim Devri - Vedat Özdemiroğlu

* C i n s e l k i m l i k : Bir insanda uzva dayalı dürtüsel kıpraş-malara cinsel kimlik denir. Bu, her iki cinste farklı bir coşkunluk biçiminde ortaya çıkar. Cinsel kimlik çok önemlidir, cinsel kimliğini yanında taşımadan gezen kişilerin başına türlü bela gelebilir (Sorulduğunda gösterilmelidir).
* E r g e n l i k d ö n e m i : Afacan gibi bir çocukken, birdenbire karşı cinse niyeti bozarcasına bakışlar atılmasıyla başlayan dönemdir. Birey "bu dönemde kendini "yeryüzünün tek uzuv sahibi insanı" zanneder, enerjiden enerjiye koşar, özellikle erkek ergenler musibeti dizginlemek için yoğun çaba sarf ederler. (Ses kalınlaşır, gerek fiziksel gerek psikolojik kıllanmalar çoğalarak artar.)
* S e v i ş m e : Buna cinsel birleşme de denir. Birleşmenin cinsel bir boyutu yoksa, bu tamamen cinsellik dışı, arkadaşça bir durum olarak yorumlanmalıdır. Yada cinsellik varsa ve birleşme yoksa, buna da "abazanlık" denir. Bu durumda şahıs düz ya da değil, duvara tırmanır (Bkz. Mastürbasyon). Cinsel birleşme için en az iki kişi gerekir, (ikiden fazlası henüz müfredatımıza alınmamıştır.)
* Ö n s e v i ş m e : Bu, cinsel birleşmenin light versiyondur. Bir nevi "az sonra" anonsu veya test yayın gibidir. Çiftler bu ısınma süresinde birbirlerini tartarlar, herhangi bir işkillenme olursa olay yerini terk etmek için akla hayale gelmedik bahaneler bulurlar. Bekaret sorunu yüzünden, toplumumuz gençlerinin sevişme durumları, genellikle ön sevişmeyle sınırlıdır, bu da söz konusu arkadaşları hırçın yapar, olur olmaz yerde asabiyet gösterirler. (Ön sevişmeyi es geçip direk olaya girme gayreti gösterenler için her zaman tiksinilme tehlikesi mevcuttur.)
* S o n s e v i ş m e : Halk arasındaki bu yanlış genel kanı, bir hurafeden başka bir şey değildir, böyle bir oluşum neredeyse yok gibidir. (Yoktur.)
* H a y d a r D ü m e n : insan evladına ait tüm cinsel bilgilerin sırrına mazhar olmuş derin bir kişidir. Düz beyaz saçları vardır. Soru alır, bilgi verir. Uykusu gelince uyuyan, duşu-nu-banyosunu düzenli alan bir şahıstır. (Cinsel konulara ilgisi, çocukluğunda köse komşusunun evinde yanlışlıkla izlediği siyah-beyaz seks filminden sonra artmıştır.)
* V a j i n a : Kadın cinsel organıdır. Kadınlarda bulunur. Bünyelerinde operasyonla vajina oluşturan erkekler de vardır. Bu kişilere travesti denir. (Şimdi de buradan geçtiii, trevestinin biri!)
* P e n i s : (Eski dilde maslahat) Erkek cinsel organıdır. Erkeklerde bulunur. Bünyelerinde operasyonla penis oluşturan kadınlar da vardır. Bu kişilere de travesti mi denir, ne denir, bunu ne biz biliyoruz, ne de bir bilene rastladık.
(Öğrendiğimiz an, en yakın müdür muavinine söyleyiniz.)
* T E S L İ S : Penisin her iki yanında bulunan, yardımcı erkek oyuncu işlevini üstlenmiş organlardır. (Top gelirse çok acır.)
* H e t e r o s e k s ü e l l i k : Bu, normal kabuldilen ilişki biçimidir. Bu biçimde kadın erkekten, erkek kadından hoşlanır, ikisi bir olur,kelebeklerden, kuşlardan, doğadan, ırmaklardan, deltalardan hoşlanırlar. Bir heteroseksüel için en önemli amaç, allem kallem edip hoşlandığı karşı cinsin aklını almak, ortamına girmektir. (Karşılık bulunmadığında aşk acısı olur, problem çıkar, itişme kakışma dahi olabilir.)
* H o m o s e k s ü e l l i k : Bu ilişki biçiminde kişi kendi cinsinden hoşlanır. Yani nasıl ki, kadın seven bir erkek kadınlara meyil eder, burada da erkek erkeğe veyahut kadın kadına yanaşmak ister. Homoseksüellikte iki erkekten ya da iki kadından
biri erkek, diğeri kadın rolünü alır veya almaz. Partnerine karşı kadın rolü alan erkek ile yine partnerine karşı erkek rolü alan kadın arasında bambaşka bir ilişki doğduğu zamanlarda ise çok baş ağrır. (Bkz. Gay, Bkz. Lezbiyen, Bkz. Kuzu.)
* B i s c k s ü e l l i k : Aynı zamanda hem kadından hem de erkekten hoşlanma durumudur, insanlar arasında ayrım yapılmaz. (Ne yardan, ne serden.)
* A s e k s ü e l l i k : Kadın olsun, erkek olsun, cinsellikten tamamen tiksinme durumudur. Aseksüel kişi için güzel, leziz bi yoğurtlu ıspanak, seksten daha önemlidir (Bkz. Sebze yemekleri.)
* M a s t ü r b a s y o n : Kişinin kendi kendini tatmin etmesi, kendi kendine gelin güvey olması, tek başına zevk yolunda bi çırpınışlara, bi eforlara girmesidir. Özcinsellik de denir. Ya da biz öyle diyoruz. (Elektrikler kesikti, çalıştım!)
* O r g a z m : Boşalma anıdır. (O kadar çaba bi anda heba olur!)
Benden sorulur Madımak

İncelediğimizde tarihde ki savaşların , katliamların , soykırımların insanoğlunun açgözlülüğünden , inanç ayrılıklarından , etnik kimliklerin hazımsızlığından , hoşgörüsüzlüğünden kaynaklandığını görürüz. Hiçbir insanoğlu kendi milleti için “hayır biz bu şekilde davranmadık” diyemez. Her millet geçmişinde bu tür insanlık dışı , dinlerin ortak felsefeleriyle yakından uzakdan alakası olmayan rezilliklere , davranışlara şahit olmuşdur. Yakın tarihde yaşanan bu olaylara örnek olarak Hitlerin yahudilere , Sırpların Boşnaklara , İsrail'in Filistinlilere , Fransızların Cezayirlilere , Bulgarların Türklere yaptıklarını bir çırpıda söyleyebiliriz. Ne demiştik? Her milletin tarihinde bu tür rezillikler mevcuttur. Peki Türkiye'nin geçmişinde bu tür örnekler mevcut değilmidir? Maalesef ki vardır. İlk akla gelenler ise gayrimüslimlere karşı yapılan 6-7 Eylül 1955 olayları , 1978 Sünni-Alevi çatışması, en sonuncusu ise 37 insanın öldürüldüğü 2 Temmuz 1993 Sivas katliamı'dır.
Türkiye içinde bu tür etnik veya dini çatışmaları körükleme görevini bazen devlet , bazen sivil darbeciler ,faşistler , bazen ise dış mihraklar oluşturmuştur. Ne kadarda birileri tarafından olaylar provake dilmiş olursa olsun sağ duyusu olmayan insanlar bunlara alet olmuşlar kapı komşularına , bu ülkenin diğer evlatlarına zulmetmişler , katletmişlerdir. Bugün ise bunlardan biri olan Sivas katliamının yıldönümüdür. Kendilerini müslümanlığın bekçisi sanan kişiler tarafından başka inançlara sahip 17-66 yaş arasındaki insanlar Madımak Oteli'nde canlı canlı yakmışlardır. Kameralar yansıyan bir görüntü vardır ki bu olayın vahimiyetini daha net bir şekilde ortaya koymaktadır. İtfaiye erlerinden birinin Aziz Nesin'i yangın merdiveninde darp edip , göstericelerinin ortasına atması ise olaylarının nereye geldiğini fazlasıyla göstermektedir. Olayların devamında bu katliama karışmış, devlet tarafından aranan insanların belediyelerde ssk'lı olarak çalıştıkları tespit edilmiştir. Bu olaylara göz yuman , adaleti sağlamayan devlet ise bunun başlıca sorumlusudur. İşin içinde olanların zaten adalet sağlaması beklenemez. Bizler halk olarak başka dinlere , etniklere saygı duymayı öğrenmeliyiz. Bu hem insanlığın , hemde dinlerin ortak noktasıdır.
Sivas (Gün Tutuşur)
Yumrukluyorum duvarları,yumrukluyorum kara gecenin bedenini
Ellerim kan içinde,nehirler taşmış yanaklarımda
37 can, 37 gül çatlamış susuzluktan sivasın içinde
Nasıl uyku tutar gözlerimi
Döne döne samaha duranlar tutuştu önce
Sonra türküler sonra da şiir çığlıksız düştü türkülerin
yanı başına
Sivas Sivas yiğitlik midir emanet cana kıymak
Yiğitlik midir bir tutam ışığı kör bıçakla güneşten koparıp
karanlığa kuban etmek
Söyle hangi kitapta vardır elleri kolları bağlıyı yakmak
Var mıdır kardelen akınında bir avuç inciyi ateşte tutmak
loov
Böyle garip düştüğüme bakma, böyle mahsun durduğuma
Varsın ateşim suskunlukla beslensin
Benimde yüreğim gençliğini almış yanına yürür başı dik
Senin de dağların var Sivas senin de dağların
Dağlarında Şahanların!
Gün tutuşur canım gece tutuşur
Yangınlarda tutsak canlar tutuşur
Gülüm toprak olur yele karışır
Yürür gelir canlar yollar tutuşur
Sivas ellerinde sazım tutuşur
Söz tutuşur canım türkü tutuşur
Teller bizi söyler diller yarışır
Özgürlüğü yazan kalem tutuşur
Canlar can olurda eller tutuşur
Dost evinde canım sevda tutuşur
Pir Sultanlar ölmez binler yetişir
Akar gelir canlar tarih tutuşur
Grup Yorum
Yüz Karası (6-7 Eylül)

Çocukluğumun , gençliğimin en güzel günlerinin geçtiği , aileme yuva olan bina bir ermeni vatandaşımıza aitti. Oturduğumuz semtde kiliseler , ermeni okulları vardı. Buralarda bizlerle gayrimüslim vatandaşlarımız komşu olmanın ötesinde dosttuk. Beraber tatile gider , sohbet eder, boş olan tarlada çocuklar top oynar, birbirlerimizin baramlarını kutlardık. Unutumam , amcamın oğlu mahalemizde daha önceden sima olarak tanıdığı bir ermeni arkadaşımızın bayramımızı tebrik etmesinin devamında şaşırıp, sormuştu;”Bu arkadaş hristiyan değilmi? Nerden çıktı bu kutlama?” Biz buyduk. Dostduk. Hep de öyle kaldık.
Yakın zaman içinde vizyona girmiş olan yönetmenliğini Tomris Giritlioğlu'nun yaptığı “Güz Sancısı” filmini izlemiş olanlar belki vardır. Bazılarının aklında bu filmde ki rum kızının güzelliği , şivesi veya rum kzıyla , türk erkeğin aşkı kalmış olabilir , bizim ise belkide yeni neslin çoğunun bilmediği , hatırlanmak , hatırlatılmak istenmeyen , unutturulmak istenen 6-7 Eylül 1955 yılında yaşanan Türkiye'nin yüz karası olmuş olaylar hafızalarımızda kaldı.
Tarih tekerrürden ibaret değil insanların yalnışlarından ders almamasıyla doludur.
Konuyu kısa bir şekilde incelemeye başlayalım isterseniz. Yıl 1955 , Kıbrıs'da ki Türklere karşı baskılar artmıştır. Bu yaşananların üzerine Türkiye'de konu ister istemez buraya kilitlenmiş , baş köşeye oturmuştur. Bu süreç içerisinde İstanbul Ekspres gazetesi tarafından bastırılan Kıbrıs Türktür Cemiyeti tarafından İstanbul'un her tarafında dağıtılamaya başlayan gazeteler ile müslümanların gayrimüslim vatandaşalara karşı galyena getirme çabaları yoğunlaşmıştır. Bu olaylardan önce gayrimüslimlere karşı olan siyasi baskılardan söz etmeyeceğim , ne bu kadar derinlemesine bilgi sahibiyim ne de kaynak göstererek fazla derinlere inip sizi sıkmak istemem. 6 Eylül 1955 günü Selanik'de Atatürk'ün evine bombalı saldırı yapıldığı ilkönce radyolardan daha sonra İstanbul Ekspres gazetesi tarafından yapılan ikinci baskıyla İstanbul'a dağıtılır. Sadece İstanbul içerisinden değil , yakın illerden de olmak üzere otobüsler ile insanlar taşınarak gayrimüslimlere karşı linç ve yağmalamalar başlar. 2 gün süren olaylarda 4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otel, bar gibi yerlerin bulunduğu 5.317 mekân saldırıya uğramış , insanlar öldürülmüştür. Bazı kaynaklarda tecavüz olaylarının yaşandığı belirtilmektedir. Bu olaylarının devamında birçok gayrimüslim Türkiye'yi , anavatanlarını terk etmek zorunda kalmıştır. Daha sonra ki açıklamalarda Selanik'de ki bombaalmanın Oktay Engin isimli bir Türk tarafından yapıldığı da açıklanmıştır.
Wiki;
6-7 Eylül olaylarının olduğu sırada Seferberlik Tetkik Kurulu'nda görevli olan, 1988-1990 yılları arasında MGK genel sekreterliği yapan Sabri Yirmibeşoğlu, 2001 yılında Aksiyon dergisi'ne verdiği röportajda 6-7 Eylül olayları hakkında şu demeci vermiştir.
"6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı."
Sonuç olarak Müslüman olduğunu idda eden bir toplumun başka dinlere mesup insanlara karşı yaptıkları ne dinle , ne de insanlıkla bağdaşmamaktadır. Bu yaşananlar Türkiye'nin yüz karası olarak tarihe geçmiştir.
O Olmazsa Yaşayamam - Can Yücel

O olmazsa yaşayamam
O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela.
O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle O daha az sever seni,
Senin O'nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini...
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
"O benim." diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir Şeylerin...
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, yada pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden,
Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın.
Ucundan tutarak...
Can YÜCEL
Rezillikler Diyarı
Fenerbahçe Ülker – Efes Pilsen basketbol maçında yaşanan rezilliği nasıl anlatırsak anlatalım kelimeler kifayetsiz kalacaktır. Yaşanan bu olayın çok sıcak olması itibariyle Fenerbahçe'ye yüklenecek gibi gözüksek de bu sorun sadece bu camiayı ilgilendirmemekte Türkiye'nin genelini kapsamaktadır. Malesef ki yıllarca x kulübün parası var , y kulübün lobisi var , yok onun burada tanıdığı var düşüncesiyle sessiz kalınan , ufak tefek cezalar ile örtbas edilen bu rezilliklerin başlıca sorumluları ağzından çıkanlardan habersiz yöneticiler -Aziz Yıldırım , Mahmut Uslu , Murat Özaydınlı , Adnan Polat, Yıldırım Deirören , Ali İpek, Cemal Aydın- , bunlara çanak tutan basın , federasyon ve görmezden gelen devlet yetkilileridir.
Kapitalizm'in girdiği her alanda bu tür davranışlar hızla artmaktadır. Özellikle son yıllarda Fenerbahçe gibi camiaların yöneticiler tarafından pompalanan başarı için herşey mübahtır manteletisi tribünleri hızlıca sarıp , başarısızlıkta istenmeyen tepkilere neden olmaktadır. Özel hayatında kültürlü , eğitimli olan insanların bu hale gelmesi kesinlikle tesadüf olamaz. Yöneticilere eşlik eden basın tarafından uzun bir vade de insanların bilinç altına yerleştirilen bu düşünce tarzı , sporun anlamını bilmeyen, başarıya aç topluluklar yaratmıştır. Bahsetmiş olduğum bu süreçte tribünlerdeki insanları dolduruşa getiren , bu tarz olayların başlıca aktörleri olan yöneticiler ise istedikleri gibi at koşturmaya devam etmektedir.
Federasyonlar bu yaşanan olaylara alet olmakta kaz yanmasın diyerekten olayları yapanlara göz boyamak amacıyla saçma sapan komik cezalar vermektedir.
Basın için söylenecek pek bir şey yoktur. Tek derdi ne kadar gazete satarım , ne kadar izlenirim olan bir topluluğun yapacağı davranış dün , bugün ve yarın ki gibi yine ortalığı karıştırıp , kenara çekilerek zevkle izlemektir.
Devlet yetkililerin sessizliğini ise nasıl anlatabiliriz bilmiyorum Ama akla yatan tek neden oy kaybı olarak gözükmektedir. Sahada oynayan oyunculara fiili saldırıda bulunan insanların birilerinin araya giremesiyle nasıl kısa sürede ceza almadan , içeriden çıkartıldığını sanırım bilmeyen yoktur. Bu araya girmeler olmasa bile ne kadar ceza aldığı veya almadığı ortadadır. Adaletin tribünlerde , adı spor kulübü olan oluşumlarda neden geçerli olmadığını ise kara kaplı kitapta yazanlarla nasıl açıklarız bilmiyorum.
Bu yaşanan rezilliklere sen öyle yapmıştın , yok tahrik ettiler, yok emniyet yeterli tedbir almamıştı, gibi saçma sapan kılıflar uydurarak olayın vahimiyetini hafifletmeye çalışmak hatadır. Aksine bunu yapan camialarda dahil olmak üzere bu tür olayların üstüne gidilmesi gerekmektedir ki bir daha yaşanılmasın.
Ülkenin prestijinin ne hale geldiğini yazmaya gerek bile duymuyorum , herşey ortadadır.
Lucescu'nun bir lafı ile yazımı bitiriyorum;”Türkiye , Çavuşesku'nun Romanyası gibi olmasın.”
Kapitalizm'in girdiği her alanda bu tür davranışlar hızla artmaktadır. Özellikle son yıllarda Fenerbahçe gibi camiaların yöneticiler tarafından pompalanan başarı için herşey mübahtır manteletisi tribünleri hızlıca sarıp , başarısızlıkta istenmeyen tepkilere neden olmaktadır. Özel hayatında kültürlü , eğitimli olan insanların bu hale gelmesi kesinlikle tesadüf olamaz. Yöneticilere eşlik eden basın tarafından uzun bir vade de insanların bilinç altına yerleştirilen bu düşünce tarzı , sporun anlamını bilmeyen, başarıya aç topluluklar yaratmıştır. Bahsetmiş olduğum bu süreçte tribünlerdeki insanları dolduruşa getiren , bu tarz olayların başlıca aktörleri olan yöneticiler ise istedikleri gibi at koşturmaya devam etmektedir.
Federasyonlar bu yaşanan olaylara alet olmakta kaz yanmasın diyerekten olayları yapanlara göz boyamak amacıyla saçma sapan komik cezalar vermektedir.
Basın için söylenecek pek bir şey yoktur. Tek derdi ne kadar gazete satarım , ne kadar izlenirim olan bir topluluğun yapacağı davranış dün , bugün ve yarın ki gibi yine ortalığı karıştırıp , kenara çekilerek zevkle izlemektir.
Devlet yetkililerin sessizliğini ise nasıl anlatabiliriz bilmiyorum Ama akla yatan tek neden oy kaybı olarak gözükmektedir. Sahada oynayan oyunculara fiili saldırıda bulunan insanların birilerinin araya giremesiyle nasıl kısa sürede ceza almadan , içeriden çıkartıldığını sanırım bilmeyen yoktur. Bu araya girmeler olmasa bile ne kadar ceza aldığı veya almadığı ortadadır. Adaletin tribünlerde , adı spor kulübü olan oluşumlarda neden geçerli olmadığını ise kara kaplı kitapta yazanlarla nasıl açıklarız bilmiyorum.
Bu yaşanan rezilliklere sen öyle yapmıştın , yok tahrik ettiler, yok emniyet yeterli tedbir almamıştı, gibi saçma sapan kılıflar uydurarak olayın vahimiyetini hafifletmeye çalışmak hatadır. Aksine bunu yapan camialarda dahil olmak üzere bu tür olayların üstüne gidilmesi gerekmektedir ki bir daha yaşanılmasın.
Ülkenin prestijinin ne hale geldiğini yazmaya gerek bile duymuyorum , herşey ortadadır.
Lucescu'nun bir lafı ile yazımı bitiriyorum;”Türkiye , Çavuşesku'nun Romanyası gibi olmasın.”
Empati - Adam Fawer

Tanıtmaya çalışacağım kitabın ismi Epmati , yazarı ise Adam Fawer. Blogumu takip eden arkadaşlar önceki zamanlarda Adam Fawer'ın “Olasılıksız” isimli kitabını tanıtmış olduğumu hatırlayacaklardır. Bu iki kitabı beğenmiş olsam da yazarın gerek uslubu , gerekse konu seçimi kitapları için fazlasıyla benzerlikler taşıyor. Konu olarak yine psişik güçleri ele alan yazarımız Olasılıksız'da ki bol aksiyon sahnelerini tamamıyla Empati'ye yansıtmamış , biraz daha durağanlığa bırakmış olsada aksiyonlardan yine uzak kalamamış. İşlenen konu olarak da zaten uzak durması beklenemez. İnsanoğlunu doğasında bulunan güç sevdası bu tür konular her zaman ilgi duymasına neden olmuştur. Gerek çizgi karakterler , gerek kitaplar , gerekse filmler bunun birçok örnekleriyle doludur. İsterseniz kitabın konusuna geçelim.
Kitabın konusu insanların duygularına , düşüncelerine hükmedebilen psişik güçleri sahip olan çocukları bulup , istediği şekilde yetiştirip , kullanmak isteyen bir organizasyon üzerine kurulu. Ufak bir not ekleyelim , kitabın sonunda ki dipnotda da kitap içinde olayların ne kadar da bir kurgu olduğu söylensede bu tür çalışmaların nazilerden , abd'ye kadar farklı ülkeler tarafından yakın tarih içerisinde yapıldığı söylenmekte. Darian , organizasyon için kendisi gibi olan bu tür çocukları para karşılığı bulmaktadır. Yeni görevinde bir okulda öğretmen olan Laszlo Kuehl yolları kesişir. Laszlo dünyada kendisi gibi insanların olduğunu öğrendiği günden itibaren bu tür çocukları bulup , eğitmektedir. Darian aldığı görevlerde farklı kimlikler içerisinde hedefine ulaşabilen , birçok erkeği baştan çıkarabilecek bir kadın olmasının yanında psişik güçlerede sahiptir. Şimdi ki hedefi ise Laszlo baştan çıkartıp , sınıfında bulunan iki çocuğu ele geçirmektir. Bunlardan birincisi Winter Zhi'dir. Winter populer , devamlı pozitif elektrik yayan bir kız çocuğudur. Diğeri ize Winter'ın aksine içine kapanık , yaşıtları tarafından dışlanan Elijeh Kohan isimli erkek çocuktur. Darian'ın Laszlo baştan çıkartıp , kendine aşık etmesi uzun sürmeyecektir. - Daha sonraları Darian'da aşık olacaktır- Yaşadığı aşk ile sersemleyen Laszlo , Darian'ın söylediklerine kolayca kanacak , çocukların başka bir eyalet de organizayon tarafından daha iyi bir eğitim alacaklarını kabullenecektir. Çocukların ailelerini ise ikna etmek çok zor olmayacaktır.
Kitabın ana karakterlerinden biri olan Jill manastırda eğitim alan bir yetimdir. Diğer iki karakterden çok daha büyük psişik güçlere sahiptir. Manastırda istemeden rahibenin birini baştan çıkartıp , Peder Sullivan'a yakalanmasıyla manastırdaki zindana kapatılır. Peder , Jill'in içerisine girdiğini idda ettiği şeytanı çıkartmak için günlerce genç kıza işkenceler yapacaktır. Bu işkenceler esnasında organizasyonun Jill'den haberi olur ve Jill'i getirmesi için Darian görevlendirilir.
Kitabı iki kısma ayırabiliriz. Birincisi çocukluk yılları , ikincisi Winter ve Elljeh'ın çocukluk yıllarını hatırlamadığı olgunluk dönemleri. Bu dönemler içerisinde de kitap beş ana karakter üzerinden ilerlemeye devam ediyor.
Kitabın giriş kısmı böyle , fazla ayrıntıya girip tadını kaçırmanında manası yok diye düşünüyorum. Aksi taktirde ben yazar dururum , eğer öyle olursa da kitabın ne tadı kalır dimi?
Aksiyon , duygusallık , süprizlerle dolu bu kitabı okumanızı önererek yazımı sonlandırıyorum.
İyi eğlenceler.
Şeref'imizsin
Ego, para , futbol
İlkönce Mehmet Topuz Fenerbahçe'ye hayırlı olsun diyelim. Son iki haftadır yaşanan bu transfer için kazanan kaybedenleri yazarak da devam edelim.
* Mehmet Topuz iyi bir oyuncumudur? Evet, kesinlikle iyi br oyuncudur-kendi adıma-. Ama iyi oyuncu olmak iyi insan olmak anlamına gelmez. Bu transfer süreci içerisinde yaptığı konuşmaların ne kadar düşüncesizce yapıldığı ortadadır. Bu işten para kazanan bir insanın söylemlerine dikkat etmesi gerekmektedir. Sadece yaptığınız iş için değil hayatınızı diğer alanlarında da bu geçerlidir. Halk arasında “on kere düşün , bir kere konuş” diye bir laf vardır. Bu sözü hayatınıza geçirebilmeniz ise zeki , eğitimli , hayat tecrübenize ve ahlakınızın olmasına bağlıdır. Tabi ki Mehmet Topuz'un tamamıyla ahlakına laf edemeyiz , ama bir tarafının eksik olduğunu söyleyebiliriz. Mehmet Topuz bu transfer olayında insanların gözünde lafının arkasında duramayan bir karakter olarak hafızalara kazılmıştır. Belki aklınızda şu düşünce yer etmiş olabilir;”arkadaş bu kadar baskıya iyi dayandı.” Bu düşünce gerçekleri örtmektir. Çünkü insanın prensipleri , duruşu olaya göre değişmez . Değişiyorsa duruş olmaz , prensip olmaz.
* Fenerebahçe yönetimin değilde Aziz Yıldırım'ın kazandığı prestije gelirsek eğer her zaman ki gibi Aziz Yıldırım basını iyi kullandı. Mehmet Topuz'un yaptığı açıklamalardan sonra çıkan haberlere bakarsak eğer bunu net şekilde görürüz. Bunun yanısıra Kayseri yönetimininde bu baskıya eşlik ettiğinide fazlasıyla söyleyebiliriz.Tabiki başka kimlerin bu olaya dahil olduğunuda bilmiyoruz.
Aziz Yıldırım hiçbir kimsenin isteğine aldırmadan yaptığı bu transfer ile ben istedeğimi alırım , kararı ben veririm, para bende , güç bende tavırlarıda bir kez daha görülmüş oldu.Bunun yanısıra sezon boyunca yaşanan başarızlığı daha öncelerde olduğu gibi konuyu değiştirerek ört bas etmeyi başardı. Bir başka taraftanda bakarsak eğer bu transfer için ödenen ücretin yüksekliği. Mehmet Topuz bu ücreti hak edecek bir oyuncumudur? Bence değildir desek de ilerki günlerde bu net şekilde göreceğiz.
* Fenerbahçe seyircisi ise bu transferi diğerlerinde olduğu gibi yadırgamayacaktır. Bakın seyirci diyorum , taraftar demiyorum Mehmet Topuz'un sahaya çıktığı ilk anda tribünlerde bir tepki olsada cılız kalacaktır ki 55000 kişilik bir stadda taraftar sayısının ne kadar olduğu ortadadır.
* Kayseri'nin tutumu için ise birçok teori üretilebilir. Devre arasında bu oyuncu için 11 milyon avro teklifi yapan bir kulüp ile hiç görüşmeden başka bir kulübe söz vermek gariptir. Sonuçta kazanacak olan camia , kulüp , oyuncudur. Bu garipliği “biz söz verdik“ diyip, oyuncu üzerinde baskı kurmaya çalışmayı kimseye anlatamazsınız. İnsanlar bunun altında başka şeyler ister istemez aracaktır. Başka bir açıdan bakarsak eğer Ertuğrul Sağlam ile başlayan yükselişin devamında ki yıldan sonra bu sezon Kayseri geriye doğru gitmeye başlamıştır. İlk önce Gökhan Ünal'ı gönderen Kayseri yönetimi bu oyuncunun yerini dolduramamıştır. Bugün ise Mehmet Topuz'u satmıştır ve büyük ihtimal ile yine dolduramayacaktır. Kayseri tarafı bu işten maddi olarak kârlı çıkmış gözükse de sportif başarı açısından daha da diplere inecek gibi gözükmektedir.
* Yıldırım Demirören'in bu güne kadar kırdığı cevizlerin haddi hesabı olmadığı için bu transfer hikayesinin hüsranla sonuçlanmasınıda yadırgamamak gerekir. “Daha yönetim , Demirören ne yapsın?” diyebilirsiniz. Bence demeyin. Bir transfer ancak bu kadar kötü yönetilebilirdi. Ve yönetildi de. Hele ki Beşiktaş Başkanı olmuş birisinin başka bir camiaya hakaret etmesi , tevede ne olduğu belirsiz bir insan ile belden aşağıya laf yarışına girmesi af edilemez. Yıldırım Demirören kendine edilen laflara Beşiktaş başkanına yakışır , zeki bir şekilde cevap vermesi gerekiyordu , ama her zamanki gibi yine eline yüzüne bulaştırdı. Sayın Demirören bir defa daha bu camiaya başkan olamayacağını ispatlamış oldu.
Mehmet Topuz transferinde oyuncuya yönetim tarafından veya başka birileri tarafından bir baskı yapılmışmıdır bilemiyoruz. Sadece bildiğimiz Beşiktaş camiasının lobisi olmadığını yaşanan bu olaylardan sonra bir kez daha anlamıştır olmasıdır. Burada kaybedilen ise sadece iyi bir oyuncudur , olayı farklı yerelere çekmenin manası yoktur. Farklı bir açıdan da bakacak olursak eğer bu kadar gündemde , ücreti yüksek olan bir oyuncunun kadro da ister istemez yaşatacağı sıkıntının bir şekilde aşılmış olmasıdır. Bir nusubet , bin nasihata bedeldir. Ama başka bir daha gerçek vardır ki Aziz Yıldırım , Yıldırım Demireören'e büyük bir darbe vurmuştur.
* Beşiktaş taraftarının duygusalllığından mı , ders almamasında mı yoksa saflığında mı kaynaklanmaktadır bilmiyorum ama birçok sefer yaşanan ben doğuştan x takımlıyım safsatalarına inanması gariptir. Yakın zamanlarda bu ve benzeri birçok olay yaşanmışken bir oyuncunun laflarına inanıp oyuncuyu bu kadar savunulmaya çalışılmasının mantıklı bir açıklaması olamaz diye düşünüyorum. Taraftarlık renkleredir. Bir oyuncu gelir , bir oyuncu gider. Kalan Büyük Beşiktaş'tır. Umarım yaşananlar Beşiktaş taraftarına bir ders olur.
* Tabi ki yazımda spor basının es geçmek olmaz. Her zamanki gibi trajlarını arttırmak için ellerinden geleni yaptılar. Para için ahlakları olmadığını yedi düvele ispatladılar.
* Bu transferi içinde spor dünyası dışından farklı kişilerin karıştığı söylemleride mevcut. Boş söylemlere yorum yapmayı sevmem ama eğer böyle birşeyler var ise vay futbolun haline vay.
Sonuca gelirsek eğer yine kaybeden Türk futbolu ve taraftarlar. Hadi geçmiş olsun.
* Mehmet Topuz iyi bir oyuncumudur? Evet, kesinlikle iyi br oyuncudur-kendi adıma-. Ama iyi oyuncu olmak iyi insan olmak anlamına gelmez. Bu transfer süreci içerisinde yaptığı konuşmaların ne kadar düşüncesizce yapıldığı ortadadır. Bu işten para kazanan bir insanın söylemlerine dikkat etmesi gerekmektedir. Sadece yaptığınız iş için değil hayatınızı diğer alanlarında da bu geçerlidir. Halk arasında “on kere düşün , bir kere konuş” diye bir laf vardır. Bu sözü hayatınıza geçirebilmeniz ise zeki , eğitimli , hayat tecrübenize ve ahlakınızın olmasına bağlıdır. Tabi ki Mehmet Topuz'un tamamıyla ahlakına laf edemeyiz , ama bir tarafının eksik olduğunu söyleyebiliriz. Mehmet Topuz bu transfer olayında insanların gözünde lafının arkasında duramayan bir karakter olarak hafızalara kazılmıştır. Belki aklınızda şu düşünce yer etmiş olabilir;”arkadaş bu kadar baskıya iyi dayandı.” Bu düşünce gerçekleri örtmektir. Çünkü insanın prensipleri , duruşu olaya göre değişmez . Değişiyorsa duruş olmaz , prensip olmaz.
* Fenerebahçe yönetimin değilde Aziz Yıldırım'ın kazandığı prestije gelirsek eğer her zaman ki gibi Aziz Yıldırım basını iyi kullandı. Mehmet Topuz'un yaptığı açıklamalardan sonra çıkan haberlere bakarsak eğer bunu net şekilde görürüz. Bunun yanısıra Kayseri yönetimininde bu baskıya eşlik ettiğinide fazlasıyla söyleyebiliriz.Tabiki başka kimlerin bu olaya dahil olduğunuda bilmiyoruz.
Aziz Yıldırım hiçbir kimsenin isteğine aldırmadan yaptığı bu transfer ile ben istedeğimi alırım , kararı ben veririm, para bende , güç bende tavırlarıda bir kez daha görülmüş oldu.Bunun yanısıra sezon boyunca yaşanan başarızlığı daha öncelerde olduğu gibi konuyu değiştirerek ört bas etmeyi başardı. Bir başka taraftanda bakarsak eğer bu transfer için ödenen ücretin yüksekliği. Mehmet Topuz bu ücreti hak edecek bir oyuncumudur? Bence değildir desek de ilerki günlerde bu net şekilde göreceğiz.
* Fenerbahçe seyircisi ise bu transferi diğerlerinde olduğu gibi yadırgamayacaktır. Bakın seyirci diyorum , taraftar demiyorum Mehmet Topuz'un sahaya çıktığı ilk anda tribünlerde bir tepki olsada cılız kalacaktır ki 55000 kişilik bir stadda taraftar sayısının ne kadar olduğu ortadadır.
* Kayseri'nin tutumu için ise birçok teori üretilebilir. Devre arasında bu oyuncu için 11 milyon avro teklifi yapan bir kulüp ile hiç görüşmeden başka bir kulübe söz vermek gariptir. Sonuçta kazanacak olan camia , kulüp , oyuncudur. Bu garipliği “biz söz verdik“ diyip, oyuncu üzerinde baskı kurmaya çalışmayı kimseye anlatamazsınız. İnsanlar bunun altında başka şeyler ister istemez aracaktır. Başka bir açıdan bakarsak eğer Ertuğrul Sağlam ile başlayan yükselişin devamında ki yıldan sonra bu sezon Kayseri geriye doğru gitmeye başlamıştır. İlk önce Gökhan Ünal'ı gönderen Kayseri yönetimi bu oyuncunun yerini dolduramamıştır. Bugün ise Mehmet Topuz'u satmıştır ve büyük ihtimal ile yine dolduramayacaktır. Kayseri tarafı bu işten maddi olarak kârlı çıkmış gözükse de sportif başarı açısından daha da diplere inecek gibi gözükmektedir.
* Yıldırım Demirören'in bu güne kadar kırdığı cevizlerin haddi hesabı olmadığı için bu transfer hikayesinin hüsranla sonuçlanmasınıda yadırgamamak gerekir. “Daha yönetim , Demirören ne yapsın?” diyebilirsiniz. Bence demeyin. Bir transfer ancak bu kadar kötü yönetilebilirdi. Ve yönetildi de. Hele ki Beşiktaş Başkanı olmuş birisinin başka bir camiaya hakaret etmesi , tevede ne olduğu belirsiz bir insan ile belden aşağıya laf yarışına girmesi af edilemez. Yıldırım Demirören kendine edilen laflara Beşiktaş başkanına yakışır , zeki bir şekilde cevap vermesi gerekiyordu , ama her zamanki gibi yine eline yüzüne bulaştırdı. Sayın Demirören bir defa daha bu camiaya başkan olamayacağını ispatlamış oldu.
Mehmet Topuz transferinde oyuncuya yönetim tarafından veya başka birileri tarafından bir baskı yapılmışmıdır bilemiyoruz. Sadece bildiğimiz Beşiktaş camiasının lobisi olmadığını yaşanan bu olaylardan sonra bir kez daha anlamıştır olmasıdır. Burada kaybedilen ise sadece iyi bir oyuncudur , olayı farklı yerelere çekmenin manası yoktur. Farklı bir açıdan da bakacak olursak eğer bu kadar gündemde , ücreti yüksek olan bir oyuncunun kadro da ister istemez yaşatacağı sıkıntının bir şekilde aşılmış olmasıdır. Bir nusubet , bin nasihata bedeldir. Ama başka bir daha gerçek vardır ki Aziz Yıldırım , Yıldırım Demireören'e büyük bir darbe vurmuştur.
* Beşiktaş taraftarının duygusalllığından mı , ders almamasında mı yoksa saflığında mı kaynaklanmaktadır bilmiyorum ama birçok sefer yaşanan ben doğuştan x takımlıyım safsatalarına inanması gariptir. Yakın zamanlarda bu ve benzeri birçok olay yaşanmışken bir oyuncunun laflarına inanıp oyuncuyu bu kadar savunulmaya çalışılmasının mantıklı bir açıklaması olamaz diye düşünüyorum. Taraftarlık renkleredir. Bir oyuncu gelir , bir oyuncu gider. Kalan Büyük Beşiktaş'tır. Umarım yaşananlar Beşiktaş taraftarına bir ders olur.
* Tabi ki yazımda spor basının es geçmek olmaz. Her zamanki gibi trajlarını arttırmak için ellerinden geleni yaptılar. Para için ahlakları olmadığını yedi düvele ispatladılar.
* Bu transferi içinde spor dünyası dışından farklı kişilerin karıştığı söylemleride mevcut. Boş söylemlere yorum yapmayı sevmem ama eğer böyle birşeyler var ise vay futbolun haline vay.
Sonuca gelirsek eğer yine kaybeden Türk futbolu ve taraftarlar. Hadi geçmiş olsun.
Şeref Bey Haftası ( 8-14 Haziran )


Beşiktaşlılar,
Artık 3 yıldır geleneksel hale getirmek için çabaladığımız, “Haziran'lar Şeref'imiz için vefasızlıkla süslenmesin" diye koşturduğumuz günlerdeyiz yine...
Gelenek dediysek arkasında ilk duracak olan yine bizleriz diye başladık her Haziran'da koşturmacaya...
Şu günlerde "Şampiyon Beşiktaş" diye yeri göğü yıktığımız, dört bir yandan sımsıkı sarıldığımız Beşiktaşımızın Futbol Şubesinin kurucusu, bu yolda sağlığını feda edip hayatını da son nefesinde "Beşiktaşa Feda" sözleriyle noktalandıran Ahmet Şerafettin Bey anısına, "Şeref Bey Haftası" olarak yaşamaya, yaşatmaya meylediyoruz yine...
14 Haziran Pazar günü Saat 15:00 da "Şeref"imizi anmaya gitmek için toplanıyoruz.
Kazanda toplanıp "Şerefimize" gidiyoruz
ORADA OL !!!
Kabir Adresi: Çırağan Caddesi Yahya Efendi Sokak / Beşiktaş
Ulaşım Bilgileri: Beşiktaş'tan Ortaköy ve Boğaz yönüne giden otobüsleri kullarak Yahya Efendi Mezarlığına ulaşabilirsiniz. Yapmanız gereken Yahya Efendi durağında inip yaklaşık 200 metre yokuş yukarı yürümek.
14 Haziran Pazar günü Saat 15:00 dan itibaren kazanda buluşup toplu gidilecektir.
Mavi gözlü dev , Nazım Hikmet

Yaşama Dair
Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi meselâ,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani, o derecede, öylesine ki,
meselâ, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut, kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel, en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, meselâ, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak, yani ağır bastığından.
1947
Transfer geyikleri
Sezon bitti ve yine yaz aylarında yapılan karalamalar forumları doldurmaya başladı. Bu yazılar içerisinde okunması gerekenlerin yanında çoğunluğu düşünmeden yazılan , beni deli eden ,dalga geçilmeyi hakeden yazılar fazlasıyla mevcut. Şimdi diyeceksiniz ki “arkadaş niye dalga geçiyorsun?” Niye dalga geçmiyim? Sen o yazıyı düşünmeden , araştırmadan yazarsan dalga geçilmeyi hak ediyorsundur demektir.
Forumlardan , kıyıdan köşeden alıntılar ile başlayalım.
Konu Bobo; gitmek istediğini açıklamasıyla -sezon içinde bu tür düşünceler kelimelere yine dökülmüştü- şöyle yorumlar çıktı , “Arkadaş çoğu maçta formasını bile ıslatmadı , pres bile yapmadı. Gitsin.”
Santrafor oynayan , kendini ispatlamış, kalitesinin farkında olan bir oyuncunun gönderilmesi için böyle bir savunma yapmak komedidir. Acaba İnter taraftarı İbrahimoviç için böyle bir yorum yapıyormudur? Veya M.U taraftarı Ronalda için.
Başka bir örnek verelim.
Konu Zapo; “Ben kulübede oturan yabancı oyuncu istemiyorum.”
Eeee Türkiye liginde 8 yabancının sahada aynı anda bulunması gibi bir kural vardı da buna rağmen oynamıyordu , oynatılmıyormuydu? Bu gerçekten efasane bir yorum.
Konu transfer edilecek oyuncular; ”x,y,z gitsin. Yerlerine çift taraflı oynayan yıldız bir oyuncu alınsın” veya buna benzer bir yazı. Böyle durumlarda genellikle hep gönderilecek oyuncular yazılır. Ama nedense hiç gelecek oyuncular yazılmaz. Yazılan isimler için ise transfer ücreti , kulübüyle olan kontratı , kulübün bütçesininin bunu karşılıyıp karşılamayacağı hiç araştırılmaz. Sadece isim yazılır.
Ha birde atlamak olmaz , bu transfer edilecek oyuncunun devamına şöyle bir yazı da eklenir;"Bu oyuncuyu alırsak kesin şampiyonuz."
Ve bunun gibi sayısız örnekler sunabiliriz. Birşeyler yazılıyorsa eğer bunun araştırılıp aktarılması yazılan yazıya ayrı bir güzellik , okunabilme katar. Aksi taktirde internette byte çöplüğünden başka bir anlam ifade etmez.
Şimdi siz dersiniz ki " senin bu tür transfer yorumun yokmu?" Elbette yok. Transfer için araştırma , gözlem gerekir.
Yani bilgi olmadan fikir sahibi olunmaz.
endipnote:
Bu yazdığım örnekler Beşiktaş taraftarından olabilir ama yazılanlar sadece bizim için geçerli değildir. Diğerler kulüplerin taraftarlarıda üzerlerine bi zahmet alınsınlar.
Yok birbirimizden farkımız. -En azından bu konuda-
Forumlardan , kıyıdan köşeden alıntılar ile başlayalım.
Konu Bobo; gitmek istediğini açıklamasıyla -sezon içinde bu tür düşünceler kelimelere yine dökülmüştü- şöyle yorumlar çıktı , “Arkadaş çoğu maçta formasını bile ıslatmadı , pres bile yapmadı. Gitsin.”
Santrafor oynayan , kendini ispatlamış, kalitesinin farkında olan bir oyuncunun gönderilmesi için böyle bir savunma yapmak komedidir. Acaba İnter taraftarı İbrahimoviç için böyle bir yorum yapıyormudur? Veya M.U taraftarı Ronalda için.
Başka bir örnek verelim.
Konu Zapo; “Ben kulübede oturan yabancı oyuncu istemiyorum.”
Eeee Türkiye liginde 8 yabancının sahada aynı anda bulunması gibi bir kural vardı da buna rağmen oynamıyordu , oynatılmıyormuydu? Bu gerçekten efasane bir yorum.
Konu transfer edilecek oyuncular; ”x,y,z gitsin. Yerlerine çift taraflı oynayan yıldız bir oyuncu alınsın” veya buna benzer bir yazı. Böyle durumlarda genellikle hep gönderilecek oyuncular yazılır. Ama nedense hiç gelecek oyuncular yazılmaz. Yazılan isimler için ise transfer ücreti , kulübüyle olan kontratı , kulübün bütçesininin bunu karşılıyıp karşılamayacağı hiç araştırılmaz. Sadece isim yazılır.
Ha birde atlamak olmaz , bu transfer edilecek oyuncunun devamına şöyle bir yazı da eklenir;"Bu oyuncuyu alırsak kesin şampiyonuz."
Ve bunun gibi sayısız örnekler sunabiliriz. Birşeyler yazılıyorsa eğer bunun araştırılıp aktarılması yazılan yazıya ayrı bir güzellik , okunabilme katar. Aksi taktirde internette byte çöplüğünden başka bir anlam ifade etmez.
Şimdi siz dersiniz ki " senin bu tür transfer yorumun yokmu?" Elbette yok. Transfer için araştırma , gözlem gerekir.
Yani bilgi olmadan fikir sahibi olunmaz.
endipnote:
Bu yazdığım örnekler Beşiktaş taraftarından olabilir ama yazılanlar sadece bizim için geçerli değildir. Diğerler kulüplerin taraftarlarıda üzerlerine bi zahmet alınsınlar.
Yok birbirimizden farkımız. -En azından bu konuda-
Şampiyon Beşiktaş JK
Bab-ı Esrar - Ahmet Ümit

Bugüne kadar Ahmet Ümit'in yazdığı hiçbir roman okumadım. Neden okumadığımı ise gerçekten bilmiyorum , benim gibi kitap seven bir insan için Ahmet Ümit'le bugüne kadar tanışmamış olmak gerçekten bir kayıp.
Kitapları okumaya başlamadan önce bir alışkanlık olarak kitapların ilk ve son sayfalarına bakarım. Hani sonunu merak ettiğimden filan değil , sadece kaynak veya özel bir not düşülmüşmüdür düşüncesiyle. Tanıtmaya çalışacağım Bab-ı Esrar romanında ise bolca kaynak ve araştırma mevcut. Bu araştırmalar kitabın değerini bir kat daha arttırmasın yanında okuyucuyu bilgilendirmesi açısından da önemli. Bu tarz bilgilendirmelere Adam Fawer'ın romanlarında da fazlasıyla rastlıyoruz.
Kitabın konusuna geçmeden önce karakterleri tanıtmakda yarar var diye düşünüyorum. Kitabın asıl karakterleri olmamalarına rağmen yaşamış , tarihte önemli yerleri olan iki karakter mevcut. Birincisi Mevlana Celaleddin , tanıtmak için fazla söze gerek olmadığını düşünüyorum. İkincisi ise Şems-i Tebrizi diğer adıyla Mevlana Muhammed'dir. Benim gibi birçok kişi bu ismi yeni duymuş olabilir düşüncesiyle kendisi hakkında tanıtıcı birşeyler eklemek veya yazmak şart diye düşünüyorum. Kitabın içinde bu insanlar hakkında bilgiler bulabileceksiniz ama benim gibi ortama hazırlıksız yakalanmanızı istemem.
Buyurun link;
http://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eems-i_Tebrizi
Diğer karakterlere geçecek olursak eğer kitabın kahramanı Karen Kimya Greenwood. Otuzlu yaşlarda , Mevlevi bir babadan , ingiliz bir anneden olan , bekar , güzel sayılabilir , iş kolik , hamile , sigorta şirketinde experlik yapan bir bayan.
Mennan ; özel sigortanın Konya'da ki acentesi. İmamlık eğitimi almasına rağmen eşinin telkinleriyle ticarete atılmış , tombul,samimi, din konularına düşkün yardımsever bir insan.
Poyraz Bey; Kimya Hanımın Mevlevi olan babası.
Ziya Kuyumcuzade; İkion Turizm'in sahibi.
Ve yan karakterler diyerekten sizleri sıkmadan konuya geçelim.
Karen Kimya Greenwood'un annesi ile babası bir semah gösterisinde karşılaşırlar ve aşık olurlar. Kimya Hanım'ın babası Poyraz Bey bir mevlevidir. Aşkından vazgeçemeyerek dergahı terk edip İngiltere'ye yerleşir. Belli bir zaman sonra hayatlarına giren Şeyh Nesim ile Poyraz Bey öyle birbirlerine bağlanırlar ki bunun sonucu olarak Poyraz Bey ailesini terk eder. Kitabın ilerki sayfalarında tekrar bu konuya dolaylı veya direk olarak değinelecek olduğunuda söyleyelim.
Kimya Hanım Konya'da bulunan müşterileri İkion Turizm ait olan Yakut Otel yangınını araştırması için görevlendirilir. Bu yangın hakkında adli makamlar kaza olduğunu belirtmiş olmasına rağmen ortada iki ölü ve sigortadan alınacak çok büyük miktar bir para vardır.
Kimya Hanım'ı sigorata acentesinin sahibi Mennan Bey karşılar. Eşyalarını bagaja yerleştirdikten sonra beraber otele doğru yol alırlar. Otele yaklaşmışlardır ki Şemsi Tebrizi türbesinin yakınlarında otomobilin lastiğinin patlamasıyla duraklamak zorunda kalırlar. Mennan Bey lastiği değiştirmek için uğraşırken Kimya Hanım'ın yanına cübbeli , gözlerinde sürmeli bulunan bir derviş yaklaşarak eline bir yüzük sıkıştırır. Kimya Hanım şaşkınlık içinde ne olduğunu anlamaya çalışırken Mennan Bey lastiği değiştirmeyi bitirmiştir. Bu yaşanan gariplik farklı bir dünyanın kapılarını açarak iki farklı dünya arasında gidip gelmelere neden olacaktır. Rüyalar, gerçekler , gerçeklerle karışmış rüyalar, dün,bugün , Mevlana ile şemsin ilahi aşkı , adli araştırmalar. Gerçekten çok güzel harmanlanmış bir kitap. Anlatım dili , konusu , okuyucuyu içine çekip farklı bir dünya yaratması ,sonunu sabırsızlıkla bekletmesi gibi bir roman içerisinde ne olması gerekiyorsa hepsi mevcut.
Bu kadar övdüğüme göre artık alıp okursunuz. :)
Çocukluk aşkı
Yirmiyıl önceydi sanırım. Ortaokul yılları , aile fakir , okul yakın. Cepte biriktirilen birkaç kuruş para. Oturduğum tarihi binada kapı komşumun oğlu Yavuz, Beşiktaş’lı.. Karar verdik , ilkkez gidicez maça. Aileler habersiz , cep de karşıya geçip dönecek kadar yol parası, bunun yanında birde bilet parası. Su içmeye kalksak birimiz yolda kalıyor , içmesek hava sıcak, bunalma, daralma. O zamanlar gece maçı filan yok , her maç gündüz. Sabahlamalar , stada 6-7 saat önceden gitmeler. Aşk , dahada derin. İçimizde sevgiliyle buluşmanın,heyecanı,tutkusu,sevdası. İlk buluşma , ilk Aşk.
Üsküdar’dan motorla Beşiktaş. Rüzgarlı , temiz bir boğaz havası. Köyiçi , Dolmabahçe. İki yanı ağaçlarla dolu aşkın ekildiği topraklar. Heryer kalabalık , binlerce aşık. Kalabalık kapılardan geçilerek stada giriş. Artık sevgiliyle buluşmak için sabırsız bir bekleyiş.
Güneş tepemizde,sıcak kavuruyor. Dayanamadık , kaptık bir pet şişe su. Ortaklaşa yudumladık. Ne hangi tribünde olduğumuzu , ne kimle oynadığımzı ne de skoru hatırlıyorum. Uzun yıllar olunca yaşta kemale erince hatırlamak zor oluyor. Cepte dönüş parası kalmadı , ne yapsak ne etsek? Maç bitti. Yaklaştık bir polis amcaya derdimiz anlattık , sağolsun kırmadı bizi, çıkarttı cebinden yol parasının eksik olan kısmını. Evde yenecek olan fırçanın korkusu. Hop gerisin geriye...
Yüzde bir gülümse , gönülde sevgiliyle buluşmanın mutluluğu.
Üsküdar’dan motorla Beşiktaş. Rüzgarlı , temiz bir boğaz havası. Köyiçi , Dolmabahçe. İki yanı ağaçlarla dolu aşkın ekildiği topraklar. Heryer kalabalık , binlerce aşık. Kalabalık kapılardan geçilerek stada giriş. Artık sevgiliyle buluşmak için sabırsız bir bekleyiş.
Güneş tepemizde,sıcak kavuruyor. Dayanamadık , kaptık bir pet şişe su. Ortaklaşa yudumladık. Ne hangi tribünde olduğumuzu , ne kimle oynadığımzı ne de skoru hatırlıyorum. Uzun yıllar olunca yaşta kemale erince hatırlamak zor oluyor. Cepte dönüş parası kalmadı , ne yapsak ne etsek? Maç bitti. Yaklaştık bir polis amcaya derdimiz anlattık , sağolsun kırmadı bizi, çıkarttı cebinden yol parasının eksik olan kısmını. Evde yenecek olan fırçanın korkusu. Hop gerisin geriye...
Yüzde bir gülümse , gönülde sevgiliyle buluşmanın mutluluğu.
İki yanı huzur
Güzel başlayan bir cumartesi. İlkönce engelli basketbolcularımızın galibiyeti , daha sonra Külüstür'de bira eşliğinde seyredilip , dört köşe olunan bir futbol maçı. Sivasın kaybetmesiyle iyice aşka gelinip , birer kadeh rakı atılmasıda cabası. Hava soğukmuydu bilmiyorum.
Sabah , camdan içeri giren güneş ışığıyla açtım gözlerimi. Pazar günü sanki cumartesine nazire yaparcasına sıcaktı. Benim gibi orta yaşlarda olupda kanı kaynayan kaç kişi vardır bilmiyorum. Hele ki böyle havalarda evde sıkışıp kalmak bende rahatsızlık hissi uyandırır. Kaçırmamak lazım bizi karşılayan yazın şu günlerini , elimde kitabım attım kendimi hop sokağa , ufak bir yolculuk daha sonra Fıstıkağacı'ndan Kuzguncuk. Benim çocukluk yıllarımda Perihan Abla diye bir dizi vardı , daha sonra tekrar hatırlandı , Ekmek Teknesi'yle Kuzguncuk. Sokağın İki tarafı ağaçlık , iki katlı yapılar , eskiden kalmış evler, dükkanlar, kiliseler. Yolun bitiminden denizle buluşan boğaz manzaralı bir park. Hep sevmişimdir burayı. Karşıma boğazı alarak oturdum bir banka , servis yapan bir garsona işaret edip çayımı söyledikten sonra bir sigara yaktım. Denizin kokusunu çektim içime , dünün mutluluğu. Bir elimde kitabım diğerinde sigaram , yanımda demlisinden çayım. Aileler , sevgililer , yemlenen , birbirine kur yapan güvercinler.
Sahil esiyor , üşüdüm, kalktım yerimden. Sahil kenarından Salacak. Üsküdar güzeldir. Güzelliğinin de ötesinde benim gibi ömrünün büyük çoğunluğunu Üsküdar'da geçiren biri için güzellikten ötedir anlamı. Çocukluk yıllarımda Üsküdar meydanda bir park vardı. Koskoca havuzu , kenarlarında aslan heykelleri , bir tane büfesi , büfenin yanında gölgelik eden ağaçları. Şimdi geriye pek bir şey kalmadı.
Kız Kulesi'ne doğru yürüdüm. Belki sahil kesiminde şu yerelere halı serilen büfelerin oralarda biryerde oturacak yer bulurum düşüncesiyle. Benmiydi sadece havayı güzel bulup çıkan? Bulamayınca gözüm Kız Kulesi'nden gelen tekneye takıldı. Sordum “Ne kadar?” , Görevli “Beş lira”. Attım kendimi tekneye , kısa bir yolculuk artık kız kulesi. Adına efsaneler yazılmış denizin ortasında bir inci. Uzaktan hep güzeldi , yakındanda. Ben hep eski halini sevdim. Restore edicez diye piç edilmeden önce ki halini. Ama ne kadar makyajlansa da sevdiğim aynı kız , aynı kule.


Sabah , camdan içeri giren güneş ışığıyla açtım gözlerimi. Pazar günü sanki cumartesine nazire yaparcasına sıcaktı. Benim gibi orta yaşlarda olupda kanı kaynayan kaç kişi vardır bilmiyorum. Hele ki böyle havalarda evde sıkışıp kalmak bende rahatsızlık hissi uyandırır. Kaçırmamak lazım bizi karşılayan yazın şu günlerini , elimde kitabım attım kendimi hop sokağa , ufak bir yolculuk daha sonra Fıstıkağacı'ndan Kuzguncuk. Benim çocukluk yıllarımda Perihan Abla diye bir dizi vardı , daha sonra tekrar hatırlandı , Ekmek Teknesi'yle Kuzguncuk. Sokağın İki tarafı ağaçlık , iki katlı yapılar , eskiden kalmış evler, dükkanlar, kiliseler. Yolun bitiminden denizle buluşan boğaz manzaralı bir park. Hep sevmişimdir burayı. Karşıma boğazı alarak oturdum bir banka , servis yapan bir garsona işaret edip çayımı söyledikten sonra bir sigara yaktım. Denizin kokusunu çektim içime , dünün mutluluğu. Bir elimde kitabım diğerinde sigaram , yanımda demlisinden çayım. Aileler , sevgililer , yemlenen , birbirine kur yapan güvercinler.
Sahil esiyor , üşüdüm, kalktım yerimden. Sahil kenarından Salacak. Üsküdar güzeldir. Güzelliğinin de ötesinde benim gibi ömrünün büyük çoğunluğunu Üsküdar'da geçiren biri için güzellikten ötedir anlamı. Çocukluk yıllarımda Üsküdar meydanda bir park vardı. Koskoca havuzu , kenarlarında aslan heykelleri , bir tane büfesi , büfenin yanında gölgelik eden ağaçları. Şimdi geriye pek bir şey kalmadı.
Kız Kulesi'ne doğru yürüdüm. Belki sahil kesiminde şu yerelere halı serilen büfelerin oralarda biryerde oturacak yer bulurum düşüncesiyle. Benmiydi sadece havayı güzel bulup çıkan? Bulamayınca gözüm Kız Kulesi'nden gelen tekneye takıldı. Sordum “Ne kadar?” , Görevli “Beş lira”. Attım kendimi tekneye , kısa bir yolculuk artık kız kulesi. Adına efsaneler yazılmış denizin ortasında bir inci. Uzaktan hep güzeldi , yakındanda. Ben hep eski halini sevdim. Restore edicez diye piç edilmeden önce ki halini. Ama ne kadar makyajlansa da sevdiğim aynı kız , aynı kule.


Engelleri yıkıyoruz
Ülkemizde engelli vatandaşlarımızın sorunlarıyla ne kadar ilgilenildiğini sanırım az çok biliyoruz. Bu sorunlarla bu kadar kısıtlı ilgilenildiği bir ülkede -bu hem devlet , hemde vatandaşlarımız açısından - insanlarımız kendi ayakları üzerlerinde durmak için çok çaba sarf ediyorlar. Ayakları üzerinde satırını biraz açmak gerekirse ; manevi açıdan zaten gerek aileleri , gerekse çevreleri bu desteği veriyordur ama bu hayatın bir de maddiyat yönü olduğunu unutmamak gerekiyor. Büyük şirketlerin kadrolarında belli bir sayıda engelli vatandaşlarımızın çalıştırılması gerçekten olumlu. Devletin bu tür yasalar çıkartması yanında spor kulüplerininde engelli vatandaşlarımıza -engelli demekten hoşlanmıyorum ama ne söyleyeceğimide bilmiyorum- yönelik spor faliyetlerine destekler vermesi çok önemli. Bu sayede insanlarımız spor yapmanın yanında kendi paralarını ve özgüvenlerini kazanarak hayata daha sıkı bağlanacaktırlar.
Yukarıda yazdıklarımız biraz daha işin maddiyat yönü olsada ülkemizde engelli vatandaşlarımız için farklı düzenlemeler yapılması şart.
Bazen engelleri aşmak yetmez , yıkmak gerekir.
Cumartesi İstanbul'da yazdan kalma bir hava vardı. Havalar böyle oluncada heryer tıklım tıklımdı. Öğleye yakın Üsküdar'dan Beşiktaş'a geçip yolumu Süleyman Seba spor tesislerine çevirdim. Haftaiçi forumları gezdiğimden ne tür maçlar , organizasyonların olduğunu takip edip , elimden geldiğince gitmeye çalışıyorum. Bugüne kadar çok farklı spor dallarını izlmeye gittim. Bunların arasında basketbol , hentbol , voleybol , engelli basketbol, paf maçları vs vs. uzar gider. Bu hafta da Cadbury Kent Engelli Yıldızlar ile maçımız vardı. İlk üç peryod başabaş geçmesine rağmen 4. peryodda oyunu kopartıp 67-53 kazandık. Kazanıp kaybetmenin yanında salonda mücadele eden insanlarımızın azimlerini , hayata bağlılıklarını ayakta alkışlamak gerekir. Salondaki taraftar sayısınımı sordunuz? Oyuncuların yakınları hariç 5-6 kişiydik.
Armamızın olduğu heryerdeyiz.


Yukarıda yazdıklarımız biraz daha işin maddiyat yönü olsada ülkemizde engelli vatandaşlarımız için farklı düzenlemeler yapılması şart.
Bazen engelleri aşmak yetmez , yıkmak gerekir.
Cumartesi İstanbul'da yazdan kalma bir hava vardı. Havalar böyle oluncada heryer tıklım tıklımdı. Öğleye yakın Üsküdar'dan Beşiktaş'a geçip yolumu Süleyman Seba spor tesislerine çevirdim. Haftaiçi forumları gezdiğimden ne tür maçlar , organizasyonların olduğunu takip edip , elimden geldiğince gitmeye çalışıyorum. Bugüne kadar çok farklı spor dallarını izlmeye gittim. Bunların arasında basketbol , hentbol , voleybol , engelli basketbol, paf maçları vs vs. uzar gider. Bu hafta da Cadbury Kent Engelli Yıldızlar ile maçımız vardı. İlk üç peryod başabaş geçmesine rağmen 4. peryodda oyunu kopartıp 67-53 kazandık. Kazanıp kaybetmenin yanında salonda mücadele eden insanlarımızın azimlerini , hayata bağlılıklarını ayakta alkışlamak gerekir. Salondaki taraftar sayısınımı sordunuz? Oyuncuların yakınları hariç 5-6 kişiydik.
Armamızın olduğu heryerdeyiz.


Bakış açısı
Çocuklar “neden?” sorusunu çok sorarlar, bilirsiniz. Örneğin, bir çocuk “dünyada neden depremler oluyor?” diye sorduğunda ona genellikle bilimsel temelli cevaplar verir, yeryüzünün jeolojik yapısıyla ilgili açıklamalarda bulunuruz. Bu tür bir cevap, depremin “nasıl” olduğuyla ilgilidir. Fakat, bazen çocuğun bizden istediği cevap bu değildir; o, depremin “nasıl” olduğuyla ilgili değildir; aradığı, farklı türden bir açıklamadır. Yâni, aslında sormak istediği soru şudur: “Deprem keşke olmasaydı; depremin yarattığı bunca acıya, üzüntüye rağmen, Tanrı neden buna izin veriyor?”
Kimi insan mutluluğu küçük, sıradan, basit şeylerde bulduğunu söyler. Bu yargıya çoğumuzun katıldığını düşünüyorum. B.R. Eyüboğlu, bunu çok güzel ifâde etmiştir:
Mutluluk bir “resim” gibidir. Onun tadına varabilmek için biraz uzaklaşman gerekir. Çok yakınındaysan, her şeyi iyi göremezsin. “Ne kadar mutluyduk” demeye “Ne kadar da mutluyuz” demekten daha fazla alışığız. Mutluluk, “rakı” gibidir, içer içmez tadı anlaşılmaz. Şarkılar biraz sonra söylenmeye başlanır.
Genellikle düşünsel hazların, bedensel hazlardan daha üst düzey olduğu düşünülür. Bu farkı yararcı filozof J.S. Mill çarpıcı bir şekilde ifâde etmiştir: “Mutlu bir domuz olmaktansa, mutsuz bir Sokrates olmayı tercih ederim.”
Mill’e göre yemek, içmek gibi temel fiziksel hazlar, alt düzey hazlardır. Üst düzey hazlar ise entelektüel ve sanatsal eylemlerle ilintili olanlardır. En önemli üst düzey hazlar, kendini geliştirme ve kendi yaşamını oluşturmadır.
Birinci yüzyılda yaşamış filozof Epiktetos şöyle demiştir: “İnsanlara rahatsızlık veren, olayların kendileri değil, bu olaylara getirdikleri bakış açılarıdır.” Bu deyiş bazen şöyle ifâde edilir: “Olaylar önemli değildir; onları algılayışımız önemlidir.”
En iyi bilinen paradokslardan biri mutluluk paradoksudur. Bu paradoks, “insan ne kadar mutluluk peşinde koşarsa, mutluluğun ondan o kadar kaçacağını” ifâde eder. (Düşünmek Üzerine Düşünmek / Prof. Dr. Oğuz İNEL)
Kimi insan mutluluğu küçük, sıradan, basit şeylerde bulduğunu söyler. Bu yargıya çoğumuzun katıldığını düşünüyorum. B.R. Eyüboğlu, bunu çok güzel ifâde etmiştir:
Mutluluk bir “resim” gibidir. Onun tadına varabilmek için biraz uzaklaşman gerekir. Çok yakınındaysan, her şeyi iyi göremezsin. “Ne kadar mutluyduk” demeye “Ne kadar da mutluyuz” demekten daha fazla alışığız. Mutluluk, “rakı” gibidir, içer içmez tadı anlaşılmaz. Şarkılar biraz sonra söylenmeye başlanır.
Genellikle düşünsel hazların, bedensel hazlardan daha üst düzey olduğu düşünülür. Bu farkı yararcı filozof J.S. Mill çarpıcı bir şekilde ifâde etmiştir: “Mutlu bir domuz olmaktansa, mutsuz bir Sokrates olmayı tercih ederim.”
Mill’e göre yemek, içmek gibi temel fiziksel hazlar, alt düzey hazlardır. Üst düzey hazlar ise entelektüel ve sanatsal eylemlerle ilintili olanlardır. En önemli üst düzey hazlar, kendini geliştirme ve kendi yaşamını oluşturmadır.
Birinci yüzyılda yaşamış filozof Epiktetos şöyle demiştir: “İnsanlara rahatsızlık veren, olayların kendileri değil, bu olaylara getirdikleri bakış açılarıdır.” Bu deyiş bazen şöyle ifâde edilir: “Olaylar önemli değildir; onları algılayışımız önemlidir.”
En iyi bilinen paradokslardan biri mutluluk paradoksudur. Bu paradoks, “insan ne kadar mutluluk peşinde koşarsa, mutluluğun ondan o kadar kaçacağını” ifâde eder. (Düşünmek Üzerine Düşünmek / Prof. Dr. Oğuz İNEL)
HAKKI'yla Beşiktaşlı olmak
* Ankara’da Harp Okuluyla oynanan maçın ilk yarısı Beşiktaş’ın 3-0 mağlubiyetiyle biter. Soyunma odasında Baba Hakkı haykırıyor:’’bu şekilde devam ederseniz dönüş biletinizi yırtarım, İstanbul’a yürüyerek dönersiniz” bu sözlerin üzerine ikinci yarıda şaha kalkan Beşiktaş maçı 6-3 kazanır. Bir fenomendir Baba Hakkı’sı kartalların!
* Bir maçta kırmızı kartla oyundan atılan sağ bek Cihat önce Baba Hakkı’ya dönerek ‘’çıkayım mı baba?’’ demiş.’’Sen çık Cihat, sen çık’’ der Baba çaresizce.
* Yine bir başka maçta Karagümrük maçında Baba bir pozisyonda çakıyor domi voleyi top ağların çürük yerinden ağları da yırtarak çıkıyor dışarı. Maçın hakemi Müjdat Gezen’in babası Necdet Gezen pozisyonu net göremiyor ve autu gösteriyor. Taraftarlar iyice çileden çıkıyor ve başlıyorlar hakeme sallamaya… Baba hakkı tribünlere sus işareti yapıyor. Tirübünler susmayınca ‘’susmayacaksanız çıkın dışarı’’ diyerek ağırlığını ortaya koyar. Maçı güç bela Beşiktaş Baba Hakkı’nın ve Şükrü Gülesin’in golleri ile 2-0 kazanır. Ama taraftarların öfkesi dinmez. İki bin kişi hakemin çıkmasını bekler. Baba Hakkı Necdet abiye ‘’söyleyin yanıma gelsin’’ der. Necdet Hoca Baba’nın yanına gelir. Biriken kalabalığın arasından birlikte çıkıp giderler.
* Bir Fenerbahçe-Beşiktaş maçında yaşanılan hadiseyi Baba şöyle anlatmaktadır: ‘’Şeref Stadı’nın çamurlu ortamında oynadığımız maçta biz 2-0 öne geçtik. Beşiktaş atakları ardı ardına gelişirken ben Fenerbahçe kaptanının yanına gittim. Arkadaşlarına söyle maça asılsınlar. Bu maçın zevki böyle çıkmaz. Bu kadar insan maçı izlemeye gelmiş. Kendinize çeki düzen verin dedim’’ Burada Baba Hakkı’nın anlatmak istediği, sporun ancak karşılıklı zevk alındığı zaman tadının çıkacağıdır.
* Bozkurt kulübü ile Karagümrük arasında bir maç oynanır. Oyun Halıcıoğlu sahasında yapılacaktı. Bozkurt takımının kalesini zamanın meşhur kalecilerinden Harbiyeli Paşa Sırrı korur. Maç başlamak üzeredir fakat Baba Hakkı ortalıkta yoktur. Maç başladıktan sonra gelir, takım kaptanı Sabahattin geç kalmasına kızarak onu oyuna almaz. Maçın ikinci yarısında Hakkı’nın oynaması için idareciler kaptanı ikna ederler. O gün yarım devre oynayan Baba, Sırrı gibi bir kaleciye tam 6 gol atar. Baba Hakkı’nın şutlarına dayanamayan Sırrı o gün kaleyi terk eder.
* Bir maçta kırmızı kartla oyundan atılan sağ bek Cihat önce Baba Hakkı’ya dönerek ‘’çıkayım mı baba?’’ demiş.’’Sen çık Cihat, sen çık’’ der Baba çaresizce.
* Yine bir başka maçta Karagümrük maçında Baba bir pozisyonda çakıyor domi voleyi top ağların çürük yerinden ağları da yırtarak çıkıyor dışarı. Maçın hakemi Müjdat Gezen’in babası Necdet Gezen pozisyonu net göremiyor ve autu gösteriyor. Taraftarlar iyice çileden çıkıyor ve başlıyorlar hakeme sallamaya… Baba hakkı tribünlere sus işareti yapıyor. Tirübünler susmayınca ‘’susmayacaksanız çıkın dışarı’’ diyerek ağırlığını ortaya koyar. Maçı güç bela Beşiktaş Baba Hakkı’nın ve Şükrü Gülesin’in golleri ile 2-0 kazanır. Ama taraftarların öfkesi dinmez. İki bin kişi hakemin çıkmasını bekler. Baba Hakkı Necdet abiye ‘’söyleyin yanıma gelsin’’ der. Necdet Hoca Baba’nın yanına gelir. Biriken kalabalığın arasından birlikte çıkıp giderler.
* Bir Fenerbahçe-Beşiktaş maçında yaşanılan hadiseyi Baba şöyle anlatmaktadır: ‘’Şeref Stadı’nın çamurlu ortamında oynadığımız maçta biz 2-0 öne geçtik. Beşiktaş atakları ardı ardına gelişirken ben Fenerbahçe kaptanının yanına gittim. Arkadaşlarına söyle maça asılsınlar. Bu maçın zevki böyle çıkmaz. Bu kadar insan maçı izlemeye gelmiş. Kendinize çeki düzen verin dedim’’ Burada Baba Hakkı’nın anlatmak istediği, sporun ancak karşılıklı zevk alındığı zaman tadının çıkacağıdır.
* Bozkurt kulübü ile Karagümrük arasında bir maç oynanır. Oyun Halıcıoğlu sahasında yapılacaktı. Bozkurt takımının kalesini zamanın meşhur kalecilerinden Harbiyeli Paşa Sırrı korur. Maç başlamak üzeredir fakat Baba Hakkı ortalıkta yoktur. Maç başladıktan sonra gelir, takım kaptanı Sabahattin geç kalmasına kızarak onu oyuna almaz. Maçın ikinci yarısında Hakkı’nın oynaması için idareciler kaptanı ikna ederler. O gün yarım devre oynayan Baba, Sırrı gibi bir kaleciye tam 6 gol atar. Baba Hakkı’nın şutlarına dayanamayan Sırrı o gün kaleyi terk eder.
Doğum günüm 1 Mayıs
Hükümet belkide bugüne kadar yaptığı en doğru icratı yapıp 1 Mayıs'ı tatil ilan etti. Bir haftadır devam eden restleşmeler bugün beklenilen gerginlikten uzak bir şekilde işçilerin Taksim'e çıkmasıyla mutlu sonlandı.Her ner kadarda sayı açısından baktığımızda yine devletin dediği bir şekilde olmuş olasa da bu bir başlangıçtır ve umarım devamıda gelir. Umarım dememin nedeni ise İstanbul Valisi'sinin miting sonrası yaptığı açıklamada ; “Taksim bu tür kalabalık gösteriler için uygun yer değildir” söylemi. Vali'ye sormak lazım ; yılbaşında eğlence adı altında yaşanan rezillikler esnasında nerdeydiniz? Maçlardan sonra ki yaşananlar. Ya konserler. Sadece işçiyemi yasaktır Taksim meydanı?
Bir çift lafımızda olay çıkaranlara ; herkes özgürce Taksim'e çıkıp bu güzel günü kutlamak istiyor bunu anlıyoruz da çıkamadık diye vatandaşın arabasına , işyerine zarar vermenin açıklaması nedir? Bu mudur hakkını savunmak , bu mudur mücadele anlayışınız? Bu ne tezatlıktır. Ayıptır.
Öğleye doğru Nişantaşı tarafından Taksim'e ana cadde üzerinden gideriz diye düşünmüştük ama yanıldık. Her köşe başında bir bariyer , bir polis. Biz gitmeden önce yaşananların gerginliği , izi hâla duruyordu. Taksim'e gitmek için çok yürümemize , girilmedik sokak bırakmamamıza rağmen başaramayıp mabedin önünde pes ettik. Büfeden iki çay içelim diyip oturmuştuk ki CHP gençlik kollarının Taksim'e gitmek için önümüzden geçmeleriyle bizde hareketlendik. -CHP'yi gördüğüme ilkez bu kadar sevindim- Mabedin yanında bulunan parkta yapılan polis aramasından sonra grup olarak yürüyüşe geçtik. Tam taksim'e girecektik ki bir bariyer daha. Yine mi? Bu esnada sevgili dostum insanların bir kısmının hani şu çin lokantası var ya orada ki ara sokaktan aşağıya aktığını görünce yolumuzu bizde değiştirdik. Sürpriz. Yolun bitiminde girişe izin verilen bir kapı. 31 Yıl sonra Taksim Meydanı'ndayız. Zor oldu ama güzel oldu. Yorukduk ama değdi. Ne güzeldi.
Bir insanın doğum günü kaderine bu kadarmı etki eder be aga?
Yaşasın özgürlük!
Yaşasın emekçinin bayramı!
Yaşasın mücadelemiz!



Bir çift lafımızda olay çıkaranlara ; herkes özgürce Taksim'e çıkıp bu güzel günü kutlamak istiyor bunu anlıyoruz da çıkamadık diye vatandaşın arabasına , işyerine zarar vermenin açıklaması nedir? Bu mudur hakkını savunmak , bu mudur mücadele anlayışınız? Bu ne tezatlıktır. Ayıptır.
Öğleye doğru Nişantaşı tarafından Taksim'e ana cadde üzerinden gideriz diye düşünmüştük ama yanıldık. Her köşe başında bir bariyer , bir polis. Biz gitmeden önce yaşananların gerginliği , izi hâla duruyordu. Taksim'e gitmek için çok yürümemize , girilmedik sokak bırakmamamıza rağmen başaramayıp mabedin önünde pes ettik. Büfeden iki çay içelim diyip oturmuştuk ki CHP gençlik kollarının Taksim'e gitmek için önümüzden geçmeleriyle bizde hareketlendik. -CHP'yi gördüğüme ilkez bu kadar sevindim- Mabedin yanında bulunan parkta yapılan polis aramasından sonra grup olarak yürüyüşe geçtik. Tam taksim'e girecektik ki bir bariyer daha. Yine mi? Bu esnada sevgili dostum insanların bir kısmının hani şu çin lokantası var ya orada ki ara sokaktan aşağıya aktığını görünce yolumuzu bizde değiştirdik. Sürpriz. Yolun bitiminde girişe izin verilen bir kapı. 31 Yıl sonra Taksim Meydanı'ndayız. Zor oldu ama güzel oldu. Yorukduk ama değdi. Ne güzeldi.
Bir insanın doğum günü kaderine bu kadarmı etki eder be aga?
Yaşasın özgürlük!
Yaşasın emekçinin bayramı!
Yaşasın mücadelemiz!



Cehalet
Toplum olarak vurdum duymazlığımızın yanında bize birşey olmaz düşüncesi başımıza çok işler açmış olmasına rağmen huyumuzdan vazgeçmiyoruz. Bu kötü karakterimize çok farklı konularla çok sayıda örnekler verebiliriz. Tam olarak yerini hatırlayamasam da kısa süre önce birçok kişinin hayatını kaybettiği bir olay vardı. Bu olayda ses bombası patlatılmış , daha sonra ise meraklı insanlarımızın olay yerinde toplanmasından kısa süre sonra başka bir bomba daha patlatılmıştı. Işığa gelen pırpırlar gibiyiz. O kadar düşüncesiz , cahiliz ki!
Dün ise Bostancı'da bir örgüt evine operasyon düzenlendi. Yaşananlar ise cahilliğin, tedbirsizliğin, iş bilmemezliğin örnekleri ile doluydu. Olay yerinde polis hiçbir güvenlik önlemi almamış, gazeteciler , kameramanlar, muhabirler, polisler, vatandaşlar ortada fink atıyordu. Oradaki militan siz olsanız ve üstüne üstlük kör olsanız boşa sıkma şansınız olmaz. Bu nasıl bir cehalettir. Bu nasıl bir rezilliktir. Yaşananların sonu? Facia. İki hayatını kaybeden insan , 8'de yaralı. Ölenlerden biri 16 yaşında bir genç. Yaralananlardan birisi kameraman.
Özellikle kameramanın vurulma anı ekranlara yansıtıldığında izleyenler ne demek istediğimi daha iyi anlayacaklar.
Bu kadarmı cahil olunur. İnsaf...
Dün ise Bostancı'da bir örgüt evine operasyon düzenlendi. Yaşananlar ise cahilliğin, tedbirsizliğin, iş bilmemezliğin örnekleri ile doluydu. Olay yerinde polis hiçbir güvenlik önlemi almamış, gazeteciler , kameramanlar, muhabirler, polisler, vatandaşlar ortada fink atıyordu. Oradaki militan siz olsanız ve üstüne üstlük kör olsanız boşa sıkma şansınız olmaz. Bu nasıl bir cehalettir. Bu nasıl bir rezilliktir. Yaşananların sonu? Facia. İki hayatını kaybeden insan , 8'de yaralı. Ölenlerden biri 16 yaşında bir genç. Yaralananlardan birisi kameraman.
Özellikle kameramanın vurulma anı ekranlara yansıtıldığında izleyenler ne demek istediğimi daha iyi anlayacaklar.
Bu kadarmı cahil olunur. İnsaf...
Sonbahar [2008]

Bundan bir ayı aşkın süre önce bu filmi izlediğimde bir-iki ödül kazanmıştı . Daha sonra ise ödül sayısı gittikçe arttı. Sanırım en son ödül sayısı on civarındaydı. Hayata dair filmleri seviyorum. Nuri Bilge Ceylan’ın “Üç Maymun” da ki başarı üzerine “benim asıl izeleyicim 50-60 bin civarındadır” demecini hatırlıyorum da ülkemizde bu tür filmlere pek rağbet gösterilmiyor. Yıllarca tek başına koskoca orduyu yok eden Rambolardan , sayısız yumruk yemesine rağmen yılıklmayan Rockylerden , aslında dünyanın en büyük baş belası olan abd’nin her seferinde dünyayı kurtaran kahraman yaratan saçmalıklarına o kadar alışmışız ki gerçeklere pek katlanamuyoruz. Zamanında Fatih Akın’ın “Yaşamın Kıyısında” isimli filmini izlemiş ,beğenmiştim. Tartışma ortamı olan , katılanların kültür seviyesinin yüksek olduğunu düşündüğüm bir platformda bu film hakkında yorum yapıp , beğendiğimi söylemiştim. Aman aman filme ne abzürt eleştirler geldi bilemezsiniz. Sanki filmlerde yaşananların büyük bir çoğunluğu yalanmış gibi. Halbu ki doğruydu.
Sonbahar’dan da arkadaşıma bahsettiğimde; arkadaşım grub olarak gittiklerini ama beğenmediklerini söylemişti. Zevkler tartışılmaz ama insanlar artık sinemalara filmde gerçek payı varmıdır diye bir düşünceyle gitmiyor. Tek düşünce amaçsız gülmek, eğlenmek. Bundan dolayıdır ki Recep İvedik tarzı saçmalıklar milyonlarca kişi tarafından izleniyor.
Bizim memlekette birçok dil konuşulur. Bölge bölge de değişir. Gürcüce , Türkçe, Hemşince,Lazca. Okuma oranı ne kadar yüksek olsada pek genç kalmadı memlekette. Yatırımın yapılmayan ,önemsenmeyen bir şehir ARTVİN.
Filmin konusuna geçelim artık değimi. Filmin baş karakteri Yusuf. 22 Yaşında , üniversite yıllarında siyasi olaylara karşıması nedeniyle 12 yıl ceza almış bir mahkum. Hani hatırlarsınız belki hayata dönüş operasyonlarını. Devletin sizin hayatınız için içeri giriyoruz diyip cezaevinde yaşananları. İşte bu gerçek görüntülerle başlıyor film. Yusuf’un artık sağlık problemleri had safhadadır. Ciğerleri iflas etme durumuna gelmişdir. Doktorun tavsiyesiyle diğer mahkumlar gibi sağlık sorunlarını öne sürerek cezaevinden iki yıl erken çıkıp memleketine doğru yola çıkar. – İçim cız etti be agam- Hopa’ya ulaşıp köyüne vardığında tek başına yaşayan annesi karşılar Yusuf’u. Yusuf’un sağlığından habesiz annesinin planları farklıdır. Evlenmesi çoluk çocuğa karışmasını istemektedir. Film Yusuf’un yaşadıkları , toplum baskısı , sağlık sorunları üzerine kurulmuş. Arayada ufak bir aşk hikayesi sıkıştırılmış. Bu da karameli olmuş. Filmde ki Artvin manzaraları , müziği , memleketime has dilide (hemşince) eklenince on numara bir film olmuş. –Ne kadar özlemiş be- “Arkadaş memleketinde çevrildi ya ondan bu kadar övüyorsun” demeyin. Biz hakkını veririz her filmin. Ben hakkını vermesemde aldığı ödüller yeterde artar bile.
Lafımızı filmden bir satır ile bitirelim;
Her daim düşleri peşinde koşan , sabırsızlık zamanının güzel çocuklarına.
OYUNCULAR
ONUR SAYLAK : YUSUF
RAİFE YENİGÜL : GÜLEFER
MEGİ KOBALADZE : EKA
SERKAN KESKİN : MİKAİL
NİNO LEJAVA : MARİA
SİBEL ÖZ : ASİYE
CİHAN ÇAMKERTEN : ONUR
SERHAN PİRPİR : CİHAN
YAŞAR GÜVEN : KOĞUŞ YAŞAR
Link
http://www.sonbaharfilm.com/ntr/
Keman ve hüzün - Farid Farjad

Sanırım bundan yirmi gün önce almıştık biletleri. Yer Bostancı gösteri merkezi. Konser ise Farid Farjad'ındı. İnternette "Farid Farjad kimdir?" diye arattırsanız muhakkak çok fazla bilgiye ulaşabilirsiniz ama ben yinede tembel insanlarımız için ufak bilgi notu ekleyim. Farid Farjad 1938 , İran doğumlu olup dünyanın önde gelen keman virtüözlerinden birisidir. Bunuda fazlasıyla hak ettiğini cumartesi akşamı gösterdi. O güzelim yazdan kalma İstanbul akşamında öyle bir konser verdi ki insanları büyülü bir dünyanın içindeymiş gibi hissettirdi. Konser hakkında ufak bilgiler de eklemeden geçmeyelim.
Konser iki genç arkadaşın birkaç eserden oluşan piyano , gitar girişiyle başladı. Daha sonra Farid Farhad eşiyle beraber piyano ve keman eşliğinde bir kaç eser seslendirdikten sonra dinlenmeye geçtiler. Tabi bu esnada eşinede iltifatlar etmeyi unutmadı. Sempatik adam vesselam.
Bu ufak arada ise şuanda ismini hatırlayamadığım bir beyefendi piyonada harikalar yarattı. Ben tek başında piyano seven bir insan değilim ama hakkınıda yememek lazım beyefendinin. Piyanonun daha çok tamamlayıcı bir müzik aleti olduğuna inanıyorum. Sonuçta zevkler ve renkler tartışılmaz. Bu ufak piyano resitalinden sonra ise flüt'de eşi , kemanda kendisi ve piyanoda ismini hatırlayamadığım beyefendi ile birlikte üçlü bir grub oluşturarak konsere inanılmaz bir şekilde devam ettiler.
Konser esnasında Türk ezgilerinden bazılarınıda seslendiren ünlü virtüöz konseri mükemmel bir şekilde ve alkışlar arasında bitirdi.
Eğer "arkadaş ben arabeskçiyim bilmem neyim , dinlemem" diyenlerden değilseniz Farid Farjad size müzik adına çok büyük tadlar sunabilir.
Kemanda ki hüzün ise anlatılmaz.
Ruhumda ki çocuk

Sokakta top oynamayı , kaldırımlarla duvar pası yapmayı , Van Basten olmayı ne kadar çok özlemişim.
- Gel oğlum kalk bakalım tahtaya, sana bir sorum var.
- Buyurun, sorun öğretmenim.
- Canlılar kaça ayrılır?
- Dörde ayrılır öğretmenim...
- Bana yanlış gibi geldi ama say bakalım...
- Bitkiler, Hayvanlar, İnsanlar, Çocuklar...
- Çocuklar da insan değil mi oğlum?
- Haklısınız, o zaman canlılar üçe ayrılır öğretmenim...
- Peki, şimdi yeniden say bakalım....
- Bitkiler, Hayvanlar ve Çocuklar...
- Oğlum insanlara ne oldu?
- Düşünebilenler hep çocuk kaldılar, düşünemeyenler de hayvanlaştılar öğretmenim."
Son Ada - Zülfü Livaneli

Kitap almadan önce internette birçok kitapevinin sitesine girip okuyucu yorumlarına göz gezdirdikten sonra alacağım kitabı seçerim. Bundan dolayıda şuana kadar okuduğum kitapların genelinden memnun kalmışımdır.-İnternetin gözünü seveyim- Zülfü Livaneli'nin "Son Ada" isimli romanınıda bu şekilde satın aldım. Memnun kaldım mı? Kesinlikle. Yalın bir dille anlatılmış olan bu kitab , adada yaşayan bir sakinin gözüyle anlatılıyor. Kitabın konsuna geçecek olurak eğer adanın sahibinin bir iki tanıdığını adaya davet etmesiyle başlayan , zamanlada çok fazla sakinin yaşamadığı bir yerleşim yeri halini alıyor. Belli bir zaman sonra adanın sahibinin ölmesiyle miras oğluna kalıyor. Ama oğluda düzeni bozmayarak aynı şekilde yaşantısına devam ediyor. Dünyadan soyutlanan bu adada insanlar geçimlerini adanın nimetlerinden faydalanmak suretiyle ve haftada bir adaya gelen gemiyle bu nimetleri satıp , gerekli ihtiyaçlarını karşılayarak sürdürüyorlar. Dışardaki dünyanın pisliğinden arındırılmış bu adanın sakinlerinden birisinin birgün vefat etmesi ve vefasız çocuklarının da bu evi gazete ilanıyla satması ile insanların hayatları yavaş yavaş değişmeye başlıyor. Adada ki bu evi satın alan ise eski darbeci bir asker. -Bana nedense birini hatırlatıyor , o da böyle yapmışmıdır acaba- Bu darbeci paşamız adaya gelmesinden sonra ilk başlarda adanın görüntüsünden memnun kalmayarak kimseye sorup soruşturmadan adamlarına bazı ağaçları budatıyor. Ada halkı ve kitapta ismi yazar olarak geçen karakterimiz bu yapılan olaya karşı çıkıyorlar. Ama nafile. Paşamız geçmişten gelen toplulukları idare etme becerisiyle herkesi uyutmayı başarıyor. Yazar karakterimiz birşeyler hissetmiş olacak ki bu yaşanan olayı devede kulak olacağını daha kötü günlerin beklediği söylemesine rağmen pek aldırış eden olmuyor. Daha sonra ki günlerde demokrasi adı altında ada halkına baskıcı bir tutum ve doğal hayata karşı yıkımlar başlıyor.
Yazının başında söylediğim gibi beğendiğim bir kitaptı. Okuyucuyu sıkmaması , yalın bir dille bizden biriymiş gibi anlatılması ise en güzel yanları. Çok kalın bir kitap değil , onun için de kısa sürede sıkılmadan bitirebilirsiniz. :)
Taraftar , ligtv , müşteri
Uzun zamandır Beşiktaş taraftarı ile yayıncı kuruluş arasında herkesin bildiği üzere bir gerginlik yaşanıyor. Biteceğede benzemiyor. İki taraf açısından da durumu incelemekte yarar var.
• Yayıncı kuruluş açısından baktığımızda kendileri ticari bir şirket. Yani amaçları kâr etmek. Kulüplere ödenen yüksek miktarda yayın gelirini çıkartıp üzerine kâr etmeleri gerekiyor. Müşteri ise taraftarlar. Yapılan anketlerde –kimin anketi- Gs ve Fb’nin taraftarlarının yüksek sayıda olmasının yanında kapitalist düzende de en iyi müşteri profili. Beşiktaş taraftarı ise kapitalizm’den fazla nasibini almamış , biraz daha sosyalist çizgiye yakın duruyor. Yani sokağın asi çocuğu. Böyle olunca kapitalist düzenin istediği müşteri profiline uymuyor. Bunlar göz alındığında yayıncı kuruluşda tabiki müşterisi olan veya olma ihtimali yüksek kulüplere yöneliyor.
• Beşiktaş taraftarı açısından bakacak olursak eğer kendilerine müşteri gözü ile bakılmasından hoşnut değil. Yönetimden bile kulüp ürünlerine rağbet gösterilmediği yönünde açıklamalar var. Taraftarın söyledikleri ise ülke ekonomisi ile birbir bağlantılı. Ürünler çok pahalı ve dizayn açısından yetersiz. Taraftar olduklarını da her söylemde dile getiriyorlar.
Şimdi bu incelemeleri birleştirecek olursak eğer kapitalist düzendeki müşteri profiline uymayan bu taraftar topluluğunun bağlı olduğu kulüp başarılı olmamaladır. Sonuçta para kazandırmıyorlar. Bunun yerine daha çok para getiren diğer iki kulup her zaman en üst sıralarda olmalıdır. Aksi taktirde ürünler satılmaz. Zarar edilir. Peki bu nasıl aşılacaktır? Böyle durumlarda – örnek bu sene- bu iki kulübün içerisinde yaşanan olaylar çok az değinilerek üstü kapatılır. Ortaya pembe bir tablo çıkartılır. Ligi önde götüren kulübün içerisinde ise oyuncu , yönetici , taraftar hatta sahadaki oynana futbolda yaşananlar olsun farketmez , en ufak anlaşmazlık , yalnışlık beklenmeye çalışılır. Bu sayede günlerce süren propagandalarla federasyon , hakem ve taraftar üzerinde baskı yapılmaya çalışılır. Malesef ki yayıncı kuruluşun tek derdi para kazanmak olmasından dolayı spor,centilmenlik, iş ahlakı gibi kavramlar geçerli değildir. İşte burda taraftar ile yayıncı kuruluş arasında ipler kopuyor. Hayatın olmazsa olmaz kavramlarını hiçe sayarak kendi kulüplerini zarar uğratmak , yıpratmak isteyen yayıncı kuruluşa karşı gerek salonlarda , stadlarda gerekse sanal dünyada ayaklanmış durumdalar. Yaptıkları eylemlerde fazlasıylada haklılar.
Biz müşteri değil taraftarız.
Ekleme: Yukardaki yazıyı yazmamdan iki gün sonra oynanan gs-fb maçının bitiminde a.polat tezgah kurulduğunu ve bu iki takımın ligden düşürüldüğünü söyledi. Bugün ise ismi lazım olmayan bir gazete başlık attıp anket düzenliyor; "Şampiyon aslında belli mi?."
Neymiş? İti an , çomağı hazırla.
• Yayıncı kuruluş açısından baktığımızda kendileri ticari bir şirket. Yani amaçları kâr etmek. Kulüplere ödenen yüksek miktarda yayın gelirini çıkartıp üzerine kâr etmeleri gerekiyor. Müşteri ise taraftarlar. Yapılan anketlerde –kimin anketi- Gs ve Fb’nin taraftarlarının yüksek sayıda olmasının yanında kapitalist düzende de en iyi müşteri profili. Beşiktaş taraftarı ise kapitalizm’den fazla nasibini almamış , biraz daha sosyalist çizgiye yakın duruyor. Yani sokağın asi çocuğu. Böyle olunca kapitalist düzenin istediği müşteri profiline uymuyor. Bunlar göz alındığında yayıncı kuruluşda tabiki müşterisi olan veya olma ihtimali yüksek kulüplere yöneliyor.
• Beşiktaş taraftarı açısından bakacak olursak eğer kendilerine müşteri gözü ile bakılmasından hoşnut değil. Yönetimden bile kulüp ürünlerine rağbet gösterilmediği yönünde açıklamalar var. Taraftarın söyledikleri ise ülke ekonomisi ile birbir bağlantılı. Ürünler çok pahalı ve dizayn açısından yetersiz. Taraftar olduklarını da her söylemde dile getiriyorlar.
Şimdi bu incelemeleri birleştirecek olursak eğer kapitalist düzendeki müşteri profiline uymayan bu taraftar topluluğunun bağlı olduğu kulüp başarılı olmamaladır. Sonuçta para kazandırmıyorlar. Bunun yerine daha çok para getiren diğer iki kulup her zaman en üst sıralarda olmalıdır. Aksi taktirde ürünler satılmaz. Zarar edilir. Peki bu nasıl aşılacaktır? Böyle durumlarda – örnek bu sene- bu iki kulübün içerisinde yaşanan olaylar çok az değinilerek üstü kapatılır. Ortaya pembe bir tablo çıkartılır. Ligi önde götüren kulübün içerisinde ise oyuncu , yönetici , taraftar hatta sahadaki oynana futbolda yaşananlar olsun farketmez , en ufak anlaşmazlık , yalnışlık beklenmeye çalışılır. Bu sayede günlerce süren propagandalarla federasyon , hakem ve taraftar üzerinde baskı yapılmaya çalışılır. Malesef ki yayıncı kuruluşun tek derdi para kazanmak olmasından dolayı spor,centilmenlik, iş ahlakı gibi kavramlar geçerli değildir. İşte burda taraftar ile yayıncı kuruluş arasında ipler kopuyor. Hayatın olmazsa olmaz kavramlarını hiçe sayarak kendi kulüplerini zarar uğratmak , yıpratmak isteyen yayıncı kuruluşa karşı gerek salonlarda , stadlarda gerekse sanal dünyada ayaklanmış durumdalar. Yaptıkları eylemlerde fazlasıylada haklılar.
Biz müşteri değil taraftarız.
Ekleme: Yukardaki yazıyı yazmamdan iki gün sonra oynanan gs-fb maçının bitiminde a.polat tezgah kurulduğunu ve bu iki takımın ligden düşürüldüğünü söyledi. Bugün ise ismi lazım olmayan bir gazete başlık attıp anket düzenliyor; "Şampiyon aslında belli mi?."
Neymiş? İti an , çomağı hazırla.
Bırak tavşanı , şapkayı be hocam!
Genellikle hafta boyunca biri İstanbul'da diğeri İzmir'de olan sevgili dostlarımla sıkı bir mail trafiği yaşarız. Konu bazen geyik olur , bazen ise Beşiktaş. Cuma günkü konumuz ise akşam oynanacak maçın kadrosuydu. Haftaiçi gazetelerde Beşiktaş'ın tek santrafor ile sahaya çıkacağı söylentileri vardı. Ben ise böyle bir sistemin başarısızlıkla sonuçlanacağını savunanlardanım.Bu düşünceler içerisinde Tello oynatılacaksa eğer Cisse'nin kesilip Uğur'un oraya monte edilmesini -keşke Kurtuluş olsaydı-, Cisse oynatılacaksa eğer Tello'nun kesilmesi taraftarıydım. Yani santraforlar Bobo ve Holosko olmalıydı. Çünkü Beşiktaş tek santrafor ne de tek önlibero ile oynayabilecek bir oyuncu yapısına sahip değil.
Akşam oldu 37927 ile buluştuk. Arkadaşın boğazları ağırıyor. Millet maçı barda, resturant'da izler , biz muhalebicide. Aman Allahım düştüğümüz hale bak. Herneyse shaya takımlar çıktığında bende bi hüsran , arkideşte ise doğru kadro söylemleri. İlk 45 dk. birbirimiz yedik. Devre arası oldu , biz hâla anlaşmış değiliz. Tabiki devre arasına kadar takımın çektiği şut sadece bir. Pozisyon yok. Rakip 1-0 önde ve kaçırdıkları iki net pozisyon var. Bazen sinrlendirmek için yaptığını düşünüyorum ya.
İkinci yarı ise benim dediğim geldi Mustafa efendi. Cisse çıktı , Uğur girdi. Erkan çıktı , Holosko girdi. Ne mi oldu? Takımın bir anda benliği değişti. İkinci yarının başlarında bir kaç kontra yememize rağmen ilerleyen dakikalarda baskımızı iyice kurduk. Biri Zapo'nun penaltıdan - böyle bir penaltı olurmu diyenler varmış. Daha nasıl olacak?- diğeri Bobo ve Yusuf'dan olmak üzere son 15. dk maçı çevirip aldık. Yani neymiş? Şapkadan tavşan çıkartmaya çalışmanın anlamı yokmuş hocam!
Beşiktaş taraftarları artık böyle bir heyecan yüküne alıştı. Aksi halde bünyeye ters geliyor. Ama bir gerçek daha var ki bizler artık genç değiliz , elimizde ki kadehle küt diye gideriz.
Kocaeli taraftarlarınıda alkışlamak lazım. Yenik duruma düşene kadar ortalığı bayram yerine çevirdiler. Umarım ligden düşmezler. Yoksa yazık olur.
Bir çift lafımda sevgili dostuma;
Ne oldi? Rengin soldi?
Akşam oldu 37927 ile buluştuk. Arkadaşın boğazları ağırıyor. Millet maçı barda, resturant'da izler , biz muhalebicide. Aman Allahım düştüğümüz hale bak. Herneyse shaya takımlar çıktığında bende bi hüsran , arkideşte ise doğru kadro söylemleri. İlk 45 dk. birbirimiz yedik. Devre arası oldu , biz hâla anlaşmış değiliz. Tabiki devre arasına kadar takımın çektiği şut sadece bir. Pozisyon yok. Rakip 1-0 önde ve kaçırdıkları iki net pozisyon var. Bazen sinrlendirmek için yaptığını düşünüyorum ya.
İkinci yarı ise benim dediğim geldi Mustafa efendi. Cisse çıktı , Uğur girdi. Erkan çıktı , Holosko girdi. Ne mi oldu? Takımın bir anda benliği değişti. İkinci yarının başlarında bir kaç kontra yememize rağmen ilerleyen dakikalarda baskımızı iyice kurduk. Biri Zapo'nun penaltıdan - böyle bir penaltı olurmu diyenler varmış. Daha nasıl olacak?- diğeri Bobo ve Yusuf'dan olmak üzere son 15. dk maçı çevirip aldık. Yani neymiş? Şapkadan tavşan çıkartmaya çalışmanın anlamı yokmuş hocam!
Beşiktaş taraftarları artık böyle bir heyecan yüküne alıştı. Aksi halde bünyeye ters geliyor. Ama bir gerçek daha var ki bizler artık genç değiliz , elimizde ki kadehle küt diye gideriz.
Kocaeli taraftarlarınıda alkışlamak lazım. Yenik duruma düşene kadar ortalığı bayram yerine çevirdiler. Umarım ligden düşmezler. Yoksa yazık olur.
Bir çift lafımda sevgili dostuma;
Ne oldi? Rengin soldi?
Escape from Alcatraz [1979]

Geçen günlerde arkadaşımdan film önermesini istediğimde 1979 yapımı olan Escape from Alcatraz ismini vermişti. Dün izleme fırsatı buldum. Genellikle bu tür filmlerde hapishaneden kaçan mahkumların yaptığı inanılmaz planlar insanın ilgisini çekiyor. Bunlardan en unutulmaz ise -tabi benim için- Tim Robbins ve Morgan Freeman'ın boşrölünü paylaştığı The Shawshank Redemption'dır. Filmin konusuna geçmeden önce filmin sonunda yazan bir not hakkında bir iki ufak birşeylerde karalamak lazım. Filmin sonunda yazan notta Alcatraz'dan kaçan mahkumlardan 1 yıl sonra hapishanenin kapatıldığı yazıyordu. Bazı filmlerde bu tür notlarla karşılaşabilirsiniz. Bu sayesede seyircinin aklında gerçekmiş düşüncesi yaratılmaya çalışılır. Bende acaba bu olay gerçekmidir diye internette bir araştırma yaptım. Filmde bahsi geçen olay evet gerçekten yaşanmıştı. Ama kaçan mahkumlardan hiçbir zaman haber alınamadığıda belirtiliyordu. Yapılan aramalarda tanınamayacak halde bulunan hapishane giysili bir ceset dışında da birşey ortada yoktu.Bazı insanlar yaşadıklarını bazıları ise boğulduklarını inandılar. Efsane olmuş bu karakterlerin resimlerinide aşağıda bulabilirsiniz.
Filmin başrolünde Clint Eastwood oynuyor.Özellikle "The Good, the Ugly, the Bad" filmiyle efsane olmuştur. Daha sonra yönemenlikteki becerisini göstererek "Million Dollar Baby" filmiylede oscar aldı ya o da alkışlanır. Bu kadar kişisel düşüncelerden sonra filmin konusuna geçelim artık değilmi?
Frank Morris (Client Eastwood) birkaç hapishaneden kaçmış bir mahkumdur. O zamana kadar kimsenin kaçamadığı dış dünya ile ilişkilerin kesildiği bir hapishane olan Alcatraz'a gönderilir. Frank çok zeki bir insan olmasının yanında birçok yeteneğede sahiptir. Gönderilmesinden kısa bir süre sonra diğer hapishaneden arkadaşları olan Anglin kardeşlerde Alcatraz'a gönderilir. Frank Bir yıla yakın süre kaldığı hapishanede ortamı keşfeder. Koğuşlarda bulunan ufak bir ızgaranın arkasından çatı katına çıkıldığını öğrenir. Tek sorun bu deliği büyütüp , günde 12 defa sayım yapılan hapishaneden, kimseye sezdirmeden bu denizin ortasındaki kayadan kaçmak.

Frank Lee Morris - Alcatraz Inmate # 1441

John William Anglin - Alcatraz Inmate # 1476

Clarence Anglin - Alcatraz Inmate #1485
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





