Sel çocukları (Nesin Vakfı zor durumda)
İstanbulda yaşanan ve hepimizi derin üzüntüye boğan insanlarımızı yitirdiğimiz sel felaketine maruz kalan ilçelerden biride Çatalca bildiğiniz gibi . Çatalcada yaşanan sel felaketinde ıllardır ülkemizdeki yardıma muhtaç çocuklara barınma , eğitim bakım olanakları sağlayan Nesin Vakfıda büyük zarar gördü ne yazıkki , Çocukları tahiye etmek zorunda kaldılar . Vakıf oldukça güç durumda ne yazıkki.Şayet gerekli maddi destek sağlanamazsa korkarımki vakıf çocuklara sağladığı bu hizmeti veremeyecek duruma gelecek.
Vakıfın ilk etapta ayrıca İlk yardım malzemeleri gibi ana malzemelerede ihtiyacı var. Yıllardır karşılıksız şekilde ülkemiz çocuklarına barınma , bakım eiğitim hizmeti veren bu vakfa yardım Halkın Takımı olarak bizimde borcumuzdur sanırım .
Her türlü yardım için irtibat numaraları ve hesap numaralarını veriyorum.
Nesin Vakfi hakkinda bilgi için :
http://www.nesinvakfi.org
VAKIF İRTİBAT TEL:
0212 783 60 49
0212 783 63 58
0212 311 54 22
Nesin Vakfı Hesap Numaraları
Banka
Şube
Numara
Tür
İş Bankası
Parmakkapı
1042 0687054
TL
Matematik Köyü için özel hesap
İş Bankası
Parmakkapı
1042 550334
TL
Ziraat
Çatalca
130 - 952 22 32 - 5001
TL
Ziraat
Çatalca
130 - 952 55 01 - 5003
Euro
Eur: TR 80000 1000 1300 9525501 5003
Ziraat
Çatalca
130 - 952 55 01 - 5001
USD
IBAN: TR 37000 1000 1300 9525501 5001
Ziraat
Çatalca
130 - 952 55 01 - 5002
CHF
IBAN: TR 10000 1000 1300 9525501 5002
Vakıf
Çatalca
237 158007272068355
TL
Matematik Köyü için özel hesap
Vakıf
Çatalca
237 - 434 84 59
TL
Vakıf
Çatalca
237 - 400 79 37
USD
Vakıf
Çatalca
237 - 400 79 36
Euro
Posta Çeki
164 00 09 (havale ücreti alınmıyor)
Swift Kodlar
Ziraat Çatalca Swift kodu : TCZBTR2A
VakifBank Çatalca Swift kodu : TVBATR2A
http://forum.forzabesiktas.com/viewtopic.php?f=1&t=17157
Mustafa Kaya'nın yazısıdır.
İyi takımdır Türkiye
* Dün akşam maç öncesi SkyTürk'de 3-5 eleman bir olmuş milli takımı tartışıyorlardı. Hani öyle çok gündemde olan yazarlar filan değildi, belki de ben tanımıyorumdur. Konuşma arasında Türkiye'nin burada olmasının nedeni elemanlardan biri şu şeklide açıkladı, diğerleride onayladı;"Türkiye'nin iskeleti veya tamamı Fenerbahçeli, Galatasaraylı oyunculardan kurulu. Geçen sene Skibe ve Aragones'in oynattıkları kötü futbolun yanında kondüsyon eksikliğinden dolayı Türkiye bu duruma düştü." Şimdi siz olaya bu açıdan bakıp, koskoca milli takımın başarısını da sadece bu iki takımın başarısıyla endekslerseniz vah halimize. Eee zaten takımın başında ki de böyle düşünmüyor mu?
* Milli takımının dününe, bugününe baktığınız zaman finaller öncesi bu tür gruplarda her zaman sorun yaşandığı görürüz. Yani bugünkü başarızlık sadece şimdiye mahsus birşey değil. Bunun başlıca nedeni bir sistem, ekol ülkesi olmamamız. Mesela Brezilya derseniz bireysel üst düzey futbol, Almanya derseniz turnuva takımı, disiplin, İtalya derseniz defansif futbol gibi bir takım özellikler sayabilirsiniz. Peki Türkiye derseniz akıllara ne gelir? Benim aklıma hırs, mücadele geliyor. Futbolda sadece hırs, mücadele yeterli değildir, dünyada mücadele etmeyen takım kalmışmıdır? Hele ki sizden teknik olarak daha düşük takımlarla oynadığınız maçlarda rakip sizi bozmaya yönelik futbol tarzı ile sahaya çıkar. Bugüne kadar dünyanın heryerinde böyle olmuşdur. Buradan sonra ise sizin oyun disiplininiz, altyapıda verilen mantel eğitiminiz, tarzınız ile maçı çevirir veya çeviremezsiniz. Malesef ki bizim bu özelliklerimiz olmadığı için böyle takımlara karşı her zaman başımıza gelmedik kalmıyor. Peki bizden güçlü takımlara karşı neden bir takım başarılar sağlanmıştır? Bunun nedeni ise bize yapılanı bizim başkalarına yapmamızdır.
* Birçok kişi Fatih Terim'e antipatisinden dolayı milli takım maçlarında sevinmek ile üzülmek arasında gidip geliyor. Bende bunlardan birisiyim. Bir adam insanları milli takımdan bile soğutabiliyorsa eğer bundan birşeyler var demektir. Mimikleri, uslübu, tavırları, kadro seçimleri, saplantıları, avrupa kupasında ki dev ekranda kendini takip edip teve'ye oynaması bu antipatinin birkaç nedeninden bazılarıdır.
* Son olarak, birilerini söylediği gibi "biz onlardan iyi takımız" söylemi insanları şişirmekden başka bir işe yaramayan koca bir balondur.
Katil Ana

Hep o suçludur. Binaların altında insanların ölmesinin de sel olup insanların boğulmasınında tek sorumlusu o'dur. O katildir, o doğadır, o anadır. Siz hatırlıyormusunuz 1999 depreminden önce yapılan binaların kaçak, malzeme çalınarak yapıldığı ve buna devlet tarafından göz yumulmasının nelere mâl olduğunun irdelendiğini, suçlu devlet yetkilileri için hesap sorulmak amacıyla çabalandığını. Hatırlamazsınız, peki depremden sonra düşünce değişti mi? Değişen hiçbirşey yok. Dün neyse bugünde o.
Yakın zamanda Şavşat'da 5 kişi hayatını kaybetti. Siz hiç devlet tarafından verilen ihalede malzeme çalındığını, altyapı olmamasından dolayı insanların öldüğünü duydunuz mu? Duyamazsınız.
Bugün marmara'da sel haberleri boy boy gazetelerin ilk sayfalarında. Tam 27 can. Başlık nedir peki? Bam bam bam "Selde insanlar hayatını kaybetti, büyük felaket". Suçlu kim? Doğa ana. Neden? Çok yağdı. Vay anam vay. Altını yapmadan üstünü dolduranlar, doğanın kolunu bacağını kesip beton yığını yapanlar, buna izin verenler, gözyumanlar, hesap sormayan bizler suçlu değil, o suçlu. Suçluyu, suçluları öyle güzel meşrulaştırıp, masum yapıyoruz ki buna kendimiz bile inanıyoruz. Ne de olsa suçlu belli "O". Geriye kalan, ölenlerin yakınlarına düşen acılar.
Başkanın adamları
Bugün gelinen nokta şudur; Demirören ve taraftarı.
Herşey Sende Gizli - Can Yücel

Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün
Karşındakinin gördüğüdür rengin..
Yaşadıklarını kar sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;
Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..
Gülebildiğin kadar mutlusun
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi,
Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın
Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..
İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli
Bebek ağladığı kadar bebektir
Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin...
Can YÜCEL
Katre-i Matem - İskender Pala

Sanırım kitap tanıtımlarına biraz fazla ara verdim. Bunun nedeni son zamanlarda biraz tembel olmam. Yani kitabın sıkıncılığından veya çok kalın olmasından değil, sadece benim tembelliğim. :) Bazen oluyor, tembelliğim tutuveriyor. Ama sonunda gayet mutlu bir şekilde okuduğum kitabı bitiriverdim. Şimdi elime, dilime takılan kitabı sizinle paylaşmak istiyorum. Yazarımız İskender Pala, kitabın ismi ise “Katre-i Matem”, Türkçe çevirisi ile “Matem Damlası”. Bu tür kitaplar inanılmaz derecede hoşuma gidiyor. Sizinle de önceden paylaştığım Ahmet Ümit'in Bab-ı Esrar'ını da okurken de aynı ruh haline kapılmıştım, kitabın tadı da damağımda kalmıştı. Yine aynı tad da olan bir kitabı tanıtmaya çalışacağım. Katre-i Matem, Osmanlı'nın en cancanlı, en müsrif olduğu yıllar olan lale devrinde geçiyor. Padişahımız III. Ahmet, vezirimiz padişahımızın damadı İbrahim Paşa. Kitabımızın ana karakteri Ahmet, ama padişah olan değil. Diğer adıyla Şahin, Kara Şahin. İkinci karakter Kara Şahin'in yakın dostu Yanık Yusuf, diğer adıyla Topaç Yeye.
Şahin, annesinin ölümünden sonra mal varlığını har vurup harman savurmakta, gününü gün etmektedir. Ta ki Nakşıgül'le karşılaşıncaya kadar. Aşık olur, aşkından perişan olur. Aşkı tek taraflı değil, karşılıklıdır. Ama elde artık ne para kalmıştır, ne de pul derken tavan arasında 30 inci bulur Şahin. Annesinin kötü günler için sakladığı tam 30 inci. Artık aşkına kavuşabilecek, mutlu olabilecekdir. Nikah yapılır, kızın babasının evine yerleşirler. Şahin ile Nakşıgül'ün ilk gecesi birbirlerine aşk nameleri söylemekle geçer. Şahin sabah başında bir zonklamayla uyanır, gözlerini açtığında ise neye uğradığını şaşırır. Nakşıgül artık canlı değildir, odanın her tarafı kan olmuş, uzulları sağa sola dağılmıştır. Bu şaşkınlıkla tek dikkatini çeken Nakşıgül'ün elinde olan lale soğanın bir yarısıdır. Şahin tutuklanır, Eyüp'ün tomrukhanelerinde itiraf etmesi için işkencelere mahruz kalır. Ama bir şey diyemez, ağlar, aşkını kaybetmenin şaşkınlığıyla yanar durur. Artık kendisinden ümidi kesen amir Tomruk Emin Şahin'i sevk etmeye karar verir. Bir iki görevliyide yanına katarak Haliç üzerinden sandalla yola koyulurlar. O zamanlar için denizde kutlamalar, nikahlar yapmak pek revaçtaymış, böylede olunca haliç biraz kalabalık. Bu kalabalık arasında Şahin'in binmiş olduğu sandalla başka bir sandal çarpışır. Nasıl kaçacağını düşünen Şahin için gün doğmuştur, çarpışmayla Şahin Haliç'in sularına düşüverir. Sorun suya düşmesi değil elleri ayaklarının bağlı olmasıdır. Biraz uğraştan sonra ellerine ayaklarına bol gelen zincirlerden kurtularak sahile yorgun, bezgin bir şekilde çıkar.
Yusuf büyüdüğü evin kızı Şehnaz'a aşıktır. Aşkıda karşılıksız değildir hani, ama kızın babası Veyis ağa bu durumdan hiç hoşnut değildir. Bu hoşnutuzluğunu hırsızlık suçlamasıyla Yusuf'u tutuklatarak gösterir. Yusuf zekidir, tutuklanmaktan kurtulmak için deli rolüne yatar, rolünüde iyide yapar. Bimarhane'de ki o kadar hekimi kandırmak kolaymıdır? Git zaman gel zaman bir şekilde Yusuf bimarhaneden kaçar. İşte tam bu sıralar Şahin'le tanışır diyip kitabın özetini burada kesiyorum. Sonuç olarak kitabın ana teması Şahin'in Nakşıgül'ün katillerini araması gib gözükse de onun daha ötesinde içeriği olduğunu söylemeliyim.
Kitap gerçekten çok iyi kurgulanmış. Aşk, intkam, ihanet, sır gibi birçok kavramı bir araya gitirip birde bunu tarihle harmanlayabilmek gerçekden büyük maharet gerektirir ki bunu yazarımız fazlasıylada başarmış. Bu kitabı okumanızı şiddetle öneriyorum, bana kesinlike teşekkür edeceksiniz.
Serdar Özkan

Bundan birkaç yıl önceye kadar altyapıda ki ve farklı takımlara kiralık verilen gençlerimizi elimden geldiğince takip ediyordum. Bunlardan biriside Serdar Özkan’dı. A takımda oynamasını istediğim yetenekli oyuncuların başında geliyordu. Bir iki alt liglere kiralık verildikten sonra Ertuğrul Sağlam’ın isteğiyle A takıma çıktı. A takımda oyadığı gün ne kadar mutlu olduğumu anlatamam. Biraz kendisinin yeteneklerinden, yaptıklarından, yapmadıklarından, yapamadıklarından bahsetmek istiyorum. Serdar’ı teknik olarak incelediğinizde birçok özelliğini görmeniz mümkün. Adam geçebilen, şut atabilen, iki kanatda oynayabilen hatta oyun kurucu görevi üstlenebilecek olmasının yanında diğer oyuncularıdan kendisini ayıran bir özellikde iki ayağını kullanabilmesi olduğunu söyleyebilirim. Sizden şu kelimeleri duyar gibiyim;”Messi’yi mi izliyoruz? Abartma.” Tabiki bir oyuncunun yeteneğinin olması onu sahaya yansıtması anlamına gelmiyor. Altyapıda yetişen gençlerimizin en büyük eksikliği mentallerinin gelişmemiş olması, malesef Serdar içinde aynısı geçerli. Günümüz futolunda cancanlı oyuncu tiplerinden çok işini yapan, takım oyuncuları önplanda. Yani, öncelik futbolu basit oynamak. Serdar’ın en büyük eksiğide bu, basit oynamak yerine topla sevişmek istemesi. Bunun nedeni altyapıdan çıktığı için çok şeyler yapmak istemesimi yoksa futbol topunda sevgilisinmi görmesi bilemiyoruz. Ama topla oynama aşkı takımına ve kendine yarardan çok zarar getirdiği kesin. Bu zararlardan biriside sanırım taraftar gözünde antipatik hale gelmesi ki taraftarımız bir defa kıl oldumu bir daha ağzınla kuş tutsan yaranamazsın. Serdar artık birşeylerin farkına varmalı, kendine gelmeli, silkelenmeli. Son oynadığı Gaziantep maçı içinde birşeyler söylemekde yarar var. Gerçekden uzun zaman sonra Serdar’ın bu kadar iyi performans verdiğini gördüm. Basit oyanamayı tercih ederek, yeteneklerini çok daha üst düzey kullandı. Bu saatten sonra Serdar’ın önünde iki yol var; ya eskisi gibi topla sevişmeye devam eder, ama farklı renkler altında, ya da Gaziantep maçında ki gibi basit oynamayı tercih ederek yıldız olur.
Lösev çarşamba günü TRT1'de
02 Eylül 2009 Çarşamba günü TRT1'de, Sabah Haberleri'ne Genel Koordinatörümüz Hülya ÜNVER ve sonrasında 'İstanbul'un Orta Yeri' adlı sabah progranmına Kurucu ve Yönetim Kurulu Başkanımız Dr. Üstün EZER konuk olarak katılarak; çocuklarımızın zorlu tedavi sürecini, tedavi sonrasında elde ettikleri ikinci şansı, umutlarını, heyecanlarını sizlerle ve bütün Türkiye ile paylaşacaklardır.
Programa telefonlarla ve e-postalarla katılarak vereceğiniz destekler bizler için çok anlamlıdır.
Sevgilerimizle,
Halkla İlişkiler
Korku - Yaşar Kurt

Korkuyorum anne
Al beni içine
Alışamadım anne
Al beni yine...
Büyüdüm anne evler büyüdü
Büyüdü papuçlar yollar büyüdü
Orduya istiyorlar
Savaş çıkar diyorlar
Silah veriyorlar anne
Bana öldür diyorlar
Yat diyorlar anne
Kalk diyorlar
Beynim yiyorlar anne
Beynimi yiyorlar..
Kapat televizyonu anne
Seni de kandırıyorlar
Oyunu verme anne
Oyuna gelme anne...
10,5 nömera
* Tigana'dan sonra basına posta koyan birini görmek güzel. Hele ki karga benzetmesi içimde ki yağları eritti. Helal demediysem adam değilim. Ama bu söylemlerin birde rövanşı olacağını Mustafa Denizli unutmamalı. Yapılan bu konuşmaların ardından söylemlerini güçlendirmesi gerekiyor, aksi taktirde bu leş kargaları adamın gözünü oyar, etlerini lime lime eder.
* Belli bir süredir donma, dondurma konuları sayfaların başlıca konularıydı. Dondu, donacak derken en sonunda anlaşma yapıldı ve Delgado'nun sözleşmesi sezon ortasına kadar askıya alındı. Tabiki sözleşmedeki yazılanlar dahilinde, yani Delgado parasını almaya devam edecek. Doğru olanıda bu zaten. Ama işin tartışılması gereken tarafı geçen yıl Delgado'nun sakat olmasına rağmen ameliyata izin vermeyen yönetim, teknik heyet sinek ikilisi. Kendileri açılarından haklı olsalar da bugün gelinen noktada hatalı oldukları fazlasıyla önplana çıkıyor.
* Evet 10,5 nomare'li oyuncumuz sonunda bulundu. Hemde öyle uzak diyarlarda değil yanı başımızda. Ve karşınızda Tabataaaaaaa... Meblağ ise uçukmu uçuk. Tam 8 milyon avro olduğu söyleniyor. Hani 8 değilde 7 olsa ne farkeder ki? Bobo'yu 5 milyon avro'ya satmaya çalışan bir kulübün Tabata'ya 8 milyon veya buna yakın bir rakam vermesi ne kadar iş bilmemezlik, yönetimsizlik kokuyor değil mi? Birde bu transfere onay veren Mustafa Denizli'ye ne demeli? Yürü be Denizli, vizyonuna kurban senin.
* Artık maça geçelim. Gaziantep maçı gerçekden izleyiciler için çok zevkliydi. İki tarafında açık futbol oynayıp, çirkefliğe yatmaması maçın seyir zevkini bir kat daha artırdı. Tek üzücü olan bu güzel futbolun sonuncunda ağların havalanamamasıydı. Maçın teknik taktik analizine girmeyeceğim, benim için önemli olan oynanan futboldu ve bunun karşılığınu bu akşamda fazlasıyla aldım. Bu akşam oynanan futbolun güzelliğini sadece Beşiktaş'a bağlamak haksızlık olacağından dolayı Gaziantep'e de bir alkış lütfen.
* Bir de sanırım sahaya giren bi gerizakalı vardı. Ne işin var ulan senin orada?
* Son olarak yönetimin ne kadar vizyonsuz olduğunu bildiğimden tek kelime etmeyeceğim ama Denizli'nin de bizim yönetimden aşağı kalmadığını gördüm.Lösev Anadolu yakasında açıldı

LÖSEV Lösemili Çocuklar Vakfı,
İstanbul’daki 2. şubesini Anadolu Yakasında Açtı…
Sevgili gönüllümüz,
İstanbul’da sizlerle birlikte yürüttüğümüz çalışmalarımızın en olumlu meyvesi LÖSEV Anadolu Yakası Şubemizi açtık.
İstanbul’da yoğun şekilde devam eden çalışmalarımız, hastalarımıza, firmalarımıza, gönüllülerimize, destekçilerimize daha yakın olma arzumuz sebebiyle Avrupa yakasında 4 yıldır yürüttüğümüz başarılı çalışmalarımızı aynı güç ve heyecanla artık Anadolu Yakasına da taşıyoruz.
Biz tüm çalışmalarımız için desteği ve gücümüzü sizlerden aldık. Hani hep sordunuz ya” Anadolu Yakasında bir LÖSEV Ofisi ne zaman açılacak?”
Şimdi Anadolu Yakası ofisimizde sizleri görmek ve yanımızda olduğunuzu bilmek gücümüze güç katacak.
Sizi Bağdat Caddesinde ki ofisimize davet ediyor ve yanımızda olduğunuzu bilmek istiyoruz.
Sevgilerimizle,
Adres:
Adresimiz: Göztepe Mh. Bağdat Cd. Yenisey Apt.No: 253/A
Kadıköy/ İstanbul
Tel: 0 216 359 85 85 (Göztepe Parkı Karşısı, Köfteci Zeynel’in üst katı)
Hadi Gençler oynayın
Bu seneki takımın performansının yanında yapılan transferleride konuşmak gerektiğini inanıyorum. İlkönce transferler ile başlıyım.
* Takımın eksiği olduğunu düşündüğüm sağbek ve solbeklere yapılan transferler yerindeydi. Özellikle İsmail transfer yüksek bir bedele gelmiş olmasına rağmen iyi bir transferdir. Ama işin ilginci Üzülmez'in sakatlıkdan kurtulur kurtulmaz ilk onbirde yer alması biraz garip ve eleştirilebilecek bir durum. İsmail sonuçda tecrübesiz bir oyuncu değil, aksine hazır bir oyuncu.
* Rıdvan geleceği olan bir oyuncu ama süper lig tecrübesi olmaması nedeniyle zamanla kazandıralabilecek bir oyuncu ve yerindedir.
* Erhan'ın transferi içinise neden yapıldığını bilemiyorum. Erhan oynadığı maçlarda yaptığı bindirmeler ile evet bu adam olacak dense de maçlarda final pasları günü gününe tutmuyor. Biraz dengesiz bir oyuncu. Benim için üzülecek durum ise özkaynakdan bir sağbek veya sağ açığın takıma kazandıralamamış olması. Hani diğer bölgeler için bir bahane üretilebilir, ya sağ taraf için.
* Fink; şampiyonlar ligi oynayacak bir takımın eline geçecek para hiçde azınmayacak bir miktar değil. Bu avantajı kullanıp bu bölgeye çok daha kaliteli bir oyuncu transferi yapılabilecekken neden üst düzey turnuvalarda boy göstermemiş bir oyuncu alındığını bilmiyorum. Fink transferi için yapılan açıklamalarda devre arasında anlaşma yapıldığı söylenmişti. Sanırım o sıralar takımın şampiyon olacağına inanılmıyordu.
* Ferrari; aldığı para, bugüne kadar bonservis ödenmemiş olması dillere dolansada iyi bir transfer olduğu gözüküyor. Hadi hayırlısı.
Şimdi gelelim takımın performansına. Barış kupası ve (i.b.b maçı haricinde) ligdeki bütün maçlarını takip etme şansım oldu. Barış kupasında ki maçları gözönüne aldığımızda iyi alan daraltan, mücadelesi yüksek bir takım görüntüsü verse de ortasahada top yapamayan, dikine oynamayan bir takım görüntüsüde çizmişdi. Takım da yeni oyuncular var düşünsesiyle ve rakiplerin gücü düşünüldüğünde olabilir demişdim ama ligin başlamasıyla değişen bir şey olmadığı ortaya çıkdı. Beşiktaş'ın karşısına çıkan takımların ortasahada çoğalıp, biraz ayağa top yaptığında oyunu istedikleri gibi yönlendirdikleri gözüküyor ki bu şampiyonluğa oynadağını söyleyen bir takım için tezat bir durum.. Antalya maçınının 70 dakikasına kadar kötü oyun devam etti. Diğer maçlardan tek farkı Antalya'nın ayağa top yapamamasıydı ki bunuda ağır ödediler. Gençlerbirliği maçına çıkan kadro ise hayli ilginçdi. Maç sonu Mustafa Denizli'nin yaptığı yorum ise garipdi. Rakibin top oynatmamaya çıkdığını söylemesi futbolla yeni tanışan birinin açıklaması gibiydi. Sonuçda şuana kadar gözüken tablo pek açıcı gözükmüyor, rakiplerin bu sene yaptığı yatırımları gözönüne aldığımızda bu sene lig daha bir çekişmeli olacağı daha ligin başından belli oluyor. İlerki günlerde sakatların iyileşip gelmesiyle takım düzelirmi görücez. Tabiki sadece bizim düzelmemiz tek başına yeterli değil. Biz düzelene kadar rakiplerin durumu ne olacağı da büyük önem taşıyor.
Şairler Parkı'ndan Marmara bu sene belki de Mustafa Denizli sayesinde Demirören'den kurtulabileceğimizi yazmış. Bende kendisine ” boşuna heveslenme Demirören'i devlet bile yıkamaz” diyorum. :)
12 Angry Men [1957]

Sinemalarda şu sıralar istediğim tarzda filmler bulamıyorum, aslında uzun zamandır bu böyle. Sinemada oynayan filmlerin büyük çoğunluğunu amerikan sineması dolduruyor. Bu da doğal olarak birbirinin kopyası filmler anlamına geliyor. Daha farklı filmler bulabilmek için ya uzakdoğu sinemasına veya latin amerika ülkelerine doğru yol almak lazım. O da olmadı benim gibi geçmişe doğru yol alıp kült filmlere uzanmak gerekiyor.
Totti 10 = Roma

Endüstriyelleşen futbolda artık oyuncular daha fazla para kazancağı kulüplere yönelmekteler. Kulüp, camia aşkı denen olgu pek kalmasada buna karşı duran bazı oyuncular vardır. İlk aklıma gelenler Barcelona Puyol, Milan Maldini'dir. Ama bunun ötesinde olan, diğerlerinden ayrılan efsaneler yaşamaktadır. Hem dünyanın sayılı oyuncularından olacaksınız, hem sizi isteyen büyük miktarda paralar ödemek isteyen takımlar olacak, hemde oynadığınız takımın çok büyük başarıları olmayacak, olsa da çok az yaşacaksınız. İşte bu tanıma uyan, aklıma ilk gelen oyuncu Totti'dir. “Kulüp satılır, Totti satılmaz” diyecek kadar taraftarın sevgilisidir. Bu sevgiye ise Totti bütün yaşantısının Roma'ya ödeyerek verdi. Doğma büyüme Romalı olan Totti 1989 yılında daha 13 yaşındayken AS Roma'nın altyapısına girdi. 16 Yaşında A takıma yükseldi ve ogünden bugüne bir efsane oldu. Şuanda Roma'nın ençok forma giyen oyuncusudur ki bugün 33 yaşında, daha ne kadar oynayacağıda bilinmez. Sadece Romalı taraftarlar değil biz futbolseverler içinde bir efsanedir. O “karizmatik, lider ve başlıbaşına bir 10 numara'dır”
2004-2005 sezonunda giydiği bu formada ne güzeldir, ne kadar yakışır kendisine.
Bize de açılın
Benim asıl değinmek istediğim konu ise bu tartışılan açılımın sadece Kürt halkı için olduğu gibi bir izlenim yaratılmasıdır. "İstekler hep Kürt halkına yöneliktir, ya bizler Türk omayanlar? Bizlere bu tür haklar tanınacakmıdır? Bugüne kadar ne başbakanın ne de hükümetin veya basından birinin ağzından böyle bir yorum duymadım. Evet Kürt, Türk'ün dışındakiler sizlerede benzer haklar tanınacak. Tanınacak mı?" diye düşünenler çıkacaktır. Bu açılımında dışında farklı milletlerim bir dipnot olarak bile hatırlanmamaları rahatsız edicidir. Unutulmamaldır ki bu ülkede laz, gürcü, çerkez, arnavut ve ismini hatırlayamadığım bir çok millet bulunmaktadır.
Çıxta, Kurela - Şavşat












Griden yeşile yolculuk
Alıntı öğüt
Şöyle ki; Bu tenis topları hayatınızdaki önemli şeylerdir; aileniz, çocuklarınız, sıhhatiniz, arkadaşlarınız ve sizin için önemli olan şeylerdir. Diğer şeyleri kaybetseniz de, bu önemli şeyler kalır ve hayatınızı doldurur. O çakıl taşları ise daha az önemli olan diğer şeylerdir; işiniz, eviniz, arabanız vs.
Kum ise diğer ufak tefek şeylerdir.
Şayet Kavanoza önce kum doldurursanız...' diye, anlatmaya devam eder, 'çakıl taşlarına Ve özellikle de tenis toplarına (yeterli) yer kalmaz. Aynı şey hayatımız için de geçerlidir. Vaktinizi ve enerjinizi ufak tefek şeylere harcar, israf ederseniz, önemli şeyler için vakit kalmayacaktır . .
Dikkatinizi mutluluğunuz için önem arz Eden şeylere çevirin. Çocuklarınızla oynayın. Sağlığınıza dikkat edin. Eşinizle yemeğe çıkın. Evinizin ihtiyaçlarını karşılayın. Öncelikle tenis toplarını kavanoza yerleştirin. Öncelikleri, sıralamayı iyi bilin gerisi hep kumdur.
Bu ara bir öğrenci sorar; 'Peki, O iki fincan kahve nedir?' Profesör gülerek: 'Bu soruyu bekliyordum, Hayatınız ne kadar dolu olursa olsun, her zaman dostlarınız ve sevdiklerinizle bir fincan kahve içecek kadar yer vardır !!!
Uçurtma Avcısı - Khaled Hosseini

Khaled Hosseini isimli bir afgan yazar tarafından kaleme alınan kitap büyük başarılar yakalamasından sonra sinemaya da aktarıldı ama kitap olarak yakaladığı başarıyı sinemada gösteremedi. Kitap uyarlamalarının sinemada aynı derecede başarıya yakalamasının mümkün olmadığını düşünüyorum. Bunun başlıca nedeni olarak kitap anlatımlarında bazı şeyler okuyucunun hayal gücüne bırakılırken sinema da yönetmenlerin , oyuncuların performansları ile bir kalıba sokularak dar bir açıdan bakılmaya neden olduğuna inanmaktayım. Konuya dönecek olursak eğer yazar Emir Can isimli bir çocuğun gözünden 1970 yıllarında ki Afganistan'ı ve daha sonraki yıllarda Amerika'da ki gençlik yıllarını arkadaşlık, ihanet, sevgi gibi temaları ele alarak kurgulamış.
Krallık döneminden demokrasiye geçiş yapan Afganistan'da zenginler rahat bir yaşam sürerken dünyanın heryerinde olduğu gibi fakirler yine aynı eziyetleri çekmektedirler. Kitabımızın kahramanı Emir Can bu zenginlik içinde yaşayan saygı değer bir babaya sahip olmasına rağmen annesini hiç görememiş bir çocuktur. Biraz kaypak, ikiyüzlü, kıskanç, korkak bir karakterdir. Kitabı okudukça kendisine bir nefret uyandırmakta, hakaretler etmenize neden olmaktadır. Emir Can'ın babası aileden zengin ve saygın biridir. Saygınlığı sadece zenginliğinden, ailesinden değil insanlara yardım etmesinden de kaynaklanmaktadır. Rahim Han ,Emir Can'ın babasının iş ortağı olmasının ötesinde dostudur. Ayrıca Emir Can'da ki yazarlık yeteneğine babasının aksine destek vermekte dost gibi yaklaşmaktadır. Kitabın bir diğer karakteri ise Hazara'lı Ali'dir. Hazaralılar afganlar tarafından pek sevilmez, alt sınıf olarak görülerek uşaklık gibi işlerde kullanılan bir halktır. Ali beş yaşındayken bir aracın anne babasına çarpmasıyla yetim kalır. Emir Can'ın büyükbabası herkes tarafından tanınan bir yargıçtır. Kazaya yapan zengin gençler karşısına getirildiği zaman verilebilecek en düşük cezayı verip, davayı kapatmıştır. Kitap da sert bir ceza olduğu söylense de 1 yıllık askerlik yapmanın neresi ağırdır anlamadım. Ali'yi ise evlatlık alır. Bu kazanın yaşandığı yıl ise Emir Can'ın babası dünyaya gelir. Ne kadar da sınıfları farklı olsa da kardeş gibi büyürler.
Hasan, Ali'nin oğludur. Annesi doğumundan sonra başka bir adamla kaçmış, öksüz bırakmışdır. Babası gibi ev işlerine yardım eden bi uşak olmasına rağmen Emir'in en iyi dostudur. Ne kadarda Emir bunu söyleyemese de öyledir. Hasan mert,gözüpek, vefalıdır. Arkanızı düşünmeden emanet edeceğiniz bir insandır.
Emir babasının annesinin ölümüne kendisinin neden olduğunu düşünmekte, bunun için mesafeli davrandığını sanmaktadır. Bunun yanısıra Hasan duyduğu yakınlığı da kıskanmaktadır. Unutmadan kitabın başlığının nereden geldiğini merak edenleriniz olabilir. Afganistan'da halk arasında her yıl uçurtma yarışları yapılmakta biri diğerinin uçurtmasını düşürüp gökyüzünde tek kalana kadar devam etmektedir. Bu düşen uçurtmaları ise uçurtma avcısı denen çocuklar tarafından yakalanmaktadır. Bu bir saygınlıktır. Hasan ise bunu beceren, mükemmel iç güdülere sahip bir çocuktur. Bazı ayrıntıları anlatarak kitabın tadını kaçırmak istemiyorum, size bırakıyorum. Emir babasının Hasan'a duyduğu yakınlıkdan dolayı bir şerefsizlik yapıp doğum günün de verilen bazı eşyalarını Ali'nin yaşadığı kulübede ki yastığının altına koyup babasına şikayet eder. Ne kadar da Emir'in babası Ali'ye ve Hasan' duyduğu sevgiden dolayı sesini çıkarmasa da Ali bu durumu hazmedemeyerek Hasan'ı alıp evden ayrılarak başka bir şehre yerleşir. Emir'in babası Ali'nin evden ayrılmamasına karşı çıksa da gözyaşları dışında elinden bir şey gelmez. Bir zaman sonra ruslar Afganistan'ı istila eder. Artık Afganistan'da gözyaşı, acı vardır. Emir ile babası birçok afganlı gibi bir kamyonun arkasına atlayıp ülkeyi terk ederek ABD'ye yerleşir.
Afganistan'dan ayrılalı 22 yıl olmuşdur. Emir eğitimini bitirmiş, yazar olmuş, evlenmişdir. Babasının kanserden ölümünden kısa bir süre sonra Rahim Han'dan bir telefon alır. Rahim Han Emir'i Pakistan'a çağırmaktadır. Artık yaptıklarının kefaretini ödemenin ötesinde hayatının en büyük sırrı ile karşı karşıya kalacaktır.
Deepnote: bıraksalar bütün kitabın özetini çıkartıcam ama yoruldum. Ayrıca kitabın tadını da bozmak istemiyorum. Bu güzel kitabı okuyun diyip kitapdan bir sözle yazımı bitiriyorum.
Hasan; “Bin tane iste, senin için yakalarım.”
Ordan burdan gündem
* Gündemin diğer bir yanı Ricardo Quaresma. Site açmışlar , tribünde adını bağırmışlar , forma almam o gelmezse diye çıngar çıkartmışlar. Ne güzel orgazm olmuşlar. Yönetime ses çıkartmayanlar Td'nin tercihlerine tecavüz etmek için ellerinden geleni etmişler. “Sabote etmeyin Uefa'ya gidelim.”
* Formalar beğenilmemiş “höyt” demiş, Hakan Bey'e istifaya çağırmış taraftar. Yönetim ise siz anlamazsınız , biz Baba'dan aldık ilhamı diye hikaye uydurmuşlar. Taraftar yememiş... Formalar yüz olmuş, eli yüzü berabat olmuş. Bi tişört , bi arma fiyat beş lira.
* Delgado donmuş, bi yabancı daha sırada. Eee daha sonra? Kaç oldu? 1,2,3,4,5,6,7,8,9...
* Bobo gitti, kaldı, uçtu,daldı. Eeee birileri açıklama yapsa da bizimde içimiz rahatlasa.
* Batu bir yıllık daha kiralık verilmiş, hemde Antep'e. Nedir bu yöneticilerin Antep aşkı. Bu çocuğun sözleşmesinde bilmem kaç yıl kiralık oynar diye bir maddemi var? Oynatın, oynatmayacaksanız bırakın. Çocuğunda hayatının bir tarafına koymayın.
* Unakıtan'ın oğlu Türkiye'nin ilk 500 zengininden biri olmuş 5 yılda. İki tavuk bir kümesle, mısırla , yumurtayla.
* Başbakan kiracılıktan 5 villalı zenginliğe terfi etmiş, bu halka ne güzel ders vermiş.
* Sigara yasaklanmış, eskiden geminin kıçında ne güzel içerdim püfür püfür esen rüzgarın, boğazın eşliğinde. Şimdi dötüm donacak kışın, nerede içeceğim şöyle demli çayın yanında bi sigara?
* Uygurlar eziyet de zulüm de. Buda düşsün hepinizin güneş görmemiş yerlerinizin üstüne.
* Benzinde indirim var,ertesi sabah zam. Cari açık artmış, hemen hükümetde halkın cebine el atmış. Tasarruf varmış, imam söyledi. Bi de camide siyaset dersi verdi. Dert yandı müezzin vermiyorlar diye. Çıksın birisi ezanı okusun, cuma kaçıyor ulan.
* Aynı imam saçdan, giyimden, kuşamdan, küpeden dem vurup gençliği yargılıyor. Bende kulağımda ki küpeyle oynuyorum. Alınmadım, artık pek genç değiliz ya. Hoca hoca küpeyle namaza gelmek mekruh mudur?
Çubuklu

* Adidas ile anlaşıldığında "en sonunda güzel tasarımlara kavuşacağız" diye düşünmüştüm ama bu akşam tanıtımda yaşadığım hayal kırıklığını anlatamam. Gelen gideni bu kadar arattırır mı?
Damalı niyetine yapılan formadan çok kazağa benziyor, tam anlamıyla rezalet. Beyaz olan etmi balıkmı çözemedim. Çubuklu ise her zaman güzel, duygusalmı yoksa?
* Formalarda kullanılan Türk bayrağını koymaya ne gerek vardı? Amblemi ortalasaydık daha güzel olmazmıydı? Taraftarda öneri alsaydınız, o da olmadı bi anket yapsaydınız karizmanızmı çizilirdi? O yandan yemiş renklamı doğru dürüst dizayn yapsanız , gözünüzün zevki bozulmuyormu? Bu lanet reklamı sildiremezmiyiz? Tribünlerde görmüştüm yeni rakılısı vardı. Bende Beylerbeyi , Efe rakı yazdırsam ne güzel olur.
* Hay yönetim sizin yapacağınız işe edeyim , umudumun içine ettiniz.
Renk Faşistleri
“Güzelsöz, yaptıkları bu açıklamanın son uyarı niteliği taşıdığını ifade ederek, ''Açık ve net olarak söylüyoruz. Bu son uyarımızdır. Bunun yanısıra, bu takımlara ait tanıtıcı ilanların asılmasına izin veren Bursa Büyükşehir Belediyesi ile mağazaların bulunduğu alışveriş merkezlerini de kınıyoruz'' dedi.”
Buna benzer bir açıklamayı geçen sezonun ortalarında -hangi maç olduğunu hatırlamıyorum- Beşiktaş ile yapılacak bir maç öncesi yapmışlardı ki nerdeyse aynı imalarda bulunmuşlardı. Bu açıklamaya neden olan olaydan bahsederek konuya giriş yapalım.
Olay Bursa Atatürk stadının karşısında bulunan reklam panolarına yapıştırılan Galatasaray afişleri. Taraftar gözüyle baktığımızda bu rahatsız edici bir durum, bunda hemfikiriz. İnsanlar bu rahatsızlıklarını demokratik hakları doğrultusunda protesto edebilirler , kimsenin buna bir itirazı olamaz. Ama yapılan açıklamalardaki imalar , tehtidler kimsenin haddine değildir. Demokrasi ile yönetildiğimizi düşünürsek -en azından öyle idda ediyoruz- insanlar kendi seçimlerinde özgürdürler. İster farklı dini , farklı cinsel tercihi , siyasel görüşü seçer , savunurlar . Kimse neden osun busun diye yargılama hakkını kendinde göremez. Bursa 2 milyon nüfusa , 11.043 km² yüzölçümüne sahip bir ilimizdir. Bu toplum içerisinde belki de Bursa taraftarı kadar farklı takım taraftarlarıda bulunmaktadır. Siz bu insanlara sen burada tuttuğum takımın formasını giyemezsin , alışverişini yapamazsın , sana burada dükkan açtırmam , git İstanbul'dan alışveriş yap gibisinden faşizan eğilimli sözler sarf edip , bu hakkı kendinizde göremez. Burada ki örnek Bursa taraftarı olsada renk hiç önemli değildir. Önemli olan cehalet dolu olan yaklaşımlardır. Bu tür açıklamalar ile bazı insanlar doldurulmakta belkide ilerki günlerde yaşanabilecek tatsız olaylara zemin hazırlanılmaktadır. Malesef ki buna benzer yaklaşımlar yüzünden gerek ülkemizin yakın tarihinde gerekse dünya tarihinde çok büyük insan kıyımları yaşanmıştır. Bu söylediğim belki de uç bir nokta gibi gözüksede düşünce tarzı aynıdır. Farklı tercihleri , düşünceleri hazımsızlık.
Bu açıklamayı bazı taraftarlar kendileri açılarından farklı kılıflar bulabilirler. Ama şu bir gerçektir ki taraftar olmak demek insanlık dışına çıkmak , başka insanların haklarına tecavüz etmek demek değildir. Umarız zeka seviyesi düşük bu insanların yaptığı açıklamalara karşı ülkenin demokrasi ile yasalarla yönetildiğini birilerinin hatırlatması olacaktır.
Okulda Cinsel Eğitim Devri - Vedat Özdemiroğlu

* C i n s e l k i m l i k : Bir insanda uzva dayalı dürtüsel kıpraş-malara cinsel kimlik denir. Bu, her iki cinste farklı bir coşkunluk biçiminde ortaya çıkar. Cinsel kimlik çok önemlidir, cinsel kimliğini yanında taşımadan gezen kişilerin başına türlü bela gelebilir (Sorulduğunda gösterilmelidir).
* E r g e n l i k d ö n e m i : Afacan gibi bir çocukken, birdenbire karşı cinse niyeti bozarcasına bakışlar atılmasıyla başlayan dönemdir. Birey "bu dönemde kendini "yeryüzünün tek uzuv sahibi insanı" zanneder, enerjiden enerjiye koşar, özellikle erkek ergenler musibeti dizginlemek için yoğun çaba sarf ederler. (Ses kalınlaşır, gerek fiziksel gerek psikolojik kıllanmalar çoğalarak artar.)
* S e v i ş m e : Buna cinsel birleşme de denir. Birleşmenin cinsel bir boyutu yoksa, bu tamamen cinsellik dışı, arkadaşça bir durum olarak yorumlanmalıdır. Yada cinsellik varsa ve birleşme yoksa, buna da "abazanlık" denir. Bu durumda şahıs düz ya da değil, duvara tırmanır (Bkz. Mastürbasyon). Cinsel birleşme için en az iki kişi gerekir, (ikiden fazlası henüz müfredatımıza alınmamıştır.)
* Ö n s e v i ş m e : Bu, cinsel birleşmenin light versiyondur. Bir nevi "az sonra" anonsu veya test yayın gibidir. Çiftler bu ısınma süresinde birbirlerini tartarlar, herhangi bir işkillenme olursa olay yerini terk etmek için akla hayale gelmedik bahaneler bulurlar. Bekaret sorunu yüzünden, toplumumuz gençlerinin sevişme durumları, genellikle ön sevişmeyle sınırlıdır, bu da söz konusu arkadaşları hırçın yapar, olur olmaz yerde asabiyet gösterirler. (Ön sevişmeyi es geçip direk olaya girme gayreti gösterenler için her zaman tiksinilme tehlikesi mevcuttur.)
* S o n s e v i ş m e : Halk arasındaki bu yanlış genel kanı, bir hurafeden başka bir şey değildir, böyle bir oluşum neredeyse yok gibidir. (Yoktur.)
* H a y d a r D ü m e n : insan evladına ait tüm cinsel bilgilerin sırrına mazhar olmuş derin bir kişidir. Düz beyaz saçları vardır. Soru alır, bilgi verir. Uykusu gelince uyuyan, duşu-nu-banyosunu düzenli alan bir şahıstır. (Cinsel konulara ilgisi, çocukluğunda köse komşusunun evinde yanlışlıkla izlediği siyah-beyaz seks filminden sonra artmıştır.)
* V a j i n a : Kadın cinsel organıdır. Kadınlarda bulunur. Bünyelerinde operasyonla vajina oluşturan erkekler de vardır. Bu kişilere travesti denir. (Şimdi de buradan geçtiii, trevestinin biri!)
* P e n i s : (Eski dilde maslahat) Erkek cinsel organıdır. Erkeklerde bulunur. Bünyelerinde operasyonla penis oluşturan kadınlar da vardır. Bu kişilere de travesti mi denir, ne denir, bunu ne biz biliyoruz, ne de bir bilene rastladık.
(Öğrendiğimiz an, en yakın müdür muavinine söyleyiniz.)
* T E S L İ S : Penisin her iki yanında bulunan, yardımcı erkek oyuncu işlevini üstlenmiş organlardır. (Top gelirse çok acır.)
* H e t e r o s e k s ü e l l i k : Bu, normal kabuldilen ilişki biçimidir. Bu biçimde kadın erkekten, erkek kadından hoşlanır, ikisi bir olur,kelebeklerden, kuşlardan, doğadan, ırmaklardan, deltalardan hoşlanırlar. Bir heteroseksüel için en önemli amaç, allem kallem edip hoşlandığı karşı cinsin aklını almak, ortamına girmektir. (Karşılık bulunmadığında aşk acısı olur, problem çıkar, itişme kakışma dahi olabilir.)
* H o m o s e k s ü e l l i k : Bu ilişki biçiminde kişi kendi cinsinden hoşlanır. Yani nasıl ki, kadın seven bir erkek kadınlara meyil eder, burada da erkek erkeğe veyahut kadın kadına yanaşmak ister. Homoseksüellikte iki erkekten ya da iki kadından
biri erkek, diğeri kadın rolünü alır veya almaz. Partnerine karşı kadın rolü alan erkek ile yine partnerine karşı erkek rolü alan kadın arasında bambaşka bir ilişki doğduğu zamanlarda ise çok baş ağrır. (Bkz. Gay, Bkz. Lezbiyen, Bkz. Kuzu.)
* B i s c k s ü e l l i k : Aynı zamanda hem kadından hem de erkekten hoşlanma durumudur, insanlar arasında ayrım yapılmaz. (Ne yardan, ne serden.)
* A s e k s ü e l l i k : Kadın olsun, erkek olsun, cinsellikten tamamen tiksinme durumudur. Aseksüel kişi için güzel, leziz bi yoğurtlu ıspanak, seksten daha önemlidir (Bkz. Sebze yemekleri.)
* M a s t ü r b a s y o n : Kişinin kendi kendini tatmin etmesi, kendi kendine gelin güvey olması, tek başına zevk yolunda bi çırpınışlara, bi eforlara girmesidir. Özcinsellik de denir. Ya da biz öyle diyoruz. (Elektrikler kesikti, çalıştım!)
* O r g a z m : Boşalma anıdır. (O kadar çaba bi anda heba olur!)
Benden sorulur Madımak

İncelediğimizde tarihde ki savaşların , katliamların , soykırımların insanoğlunun açgözlülüğünden , inanç ayrılıklarından , etnik kimliklerin hazımsızlığından , hoşgörüsüzlüğünden kaynaklandığını görürüz. Hiçbir insanoğlu kendi milleti için “hayır biz bu şekilde davranmadık” diyemez. Her millet geçmişinde bu tür insanlık dışı , dinlerin ortak felsefeleriyle yakından uzakdan alakası olmayan rezilliklere , davranışlara şahit olmuşdur. Yakın tarihde yaşanan bu olaylara örnek olarak Hitlerin yahudilere , Sırpların Boşnaklara , İsrail'in Filistinlilere , Fransızların Cezayirlilere , Bulgarların Türklere yaptıklarını bir çırpıda söyleyebiliriz. Ne demiştik? Her milletin tarihinde bu tür rezillikler mevcuttur. Peki Türkiye'nin geçmişinde bu tür örnekler mevcut değilmidir? Maalesef ki vardır. İlk akla gelenler ise gayrimüslimlere karşı yapılan 6-7 Eylül 1955 olayları , 1978 Sünni-Alevi çatışması, en sonuncusu ise 37 insanın öldürüldüğü 2 Temmuz 1993 Sivas katliamı'dır.
Türkiye içinde bu tür etnik veya dini çatışmaları körükleme görevini bazen devlet , bazen sivil darbeciler ,faşistler , bazen ise dış mihraklar oluşturmuştur. Ne kadarda birileri tarafından olaylar provake dilmiş olursa olsun sağ duyusu olmayan insanlar bunlara alet olmuşlar kapı komşularına , bu ülkenin diğer evlatlarına zulmetmişler , katletmişlerdir. Bugün ise bunlardan biri olan Sivas katliamının yıldönümüdür. Kendilerini müslümanlığın bekçisi sanan kişiler tarafından başka inançlara sahip 17-66 yaş arasındaki insanlar Madımak Oteli'nde canlı canlı yakmışlardır. Kameralar yansıyan bir görüntü vardır ki bu olayın vahimiyetini daha net bir şekilde ortaya koymaktadır. İtfaiye erlerinden birinin Aziz Nesin'i yangın merdiveninde darp edip , göstericelerinin ortasına atması ise olaylarının nereye geldiğini fazlasıyla göstermektedir. Olayların devamında bu katliama karışmış, devlet tarafından aranan insanların belediyelerde ssk'lı olarak çalıştıkları tespit edilmiştir. Bu olaylara göz yuman , adaleti sağlamayan devlet ise bunun başlıca sorumlusudur. İşin içinde olanların zaten adalet sağlaması beklenemez. Bizler halk olarak başka dinlere , etniklere saygı duymayı öğrenmeliyiz. Bu hem insanlığın , hemde dinlerin ortak noktasıdır.
Sivas (Gün Tutuşur)
Yumrukluyorum duvarları,yumrukluyorum kara gecenin bedenini
Ellerim kan içinde,nehirler taşmış yanaklarımda
37 can, 37 gül çatlamış susuzluktan sivasın içinde
Nasıl uyku tutar gözlerimi
Döne döne samaha duranlar tutuştu önce
Sonra türküler sonra da şiir çığlıksız düştü türkülerin
yanı başına
Sivas Sivas yiğitlik midir emanet cana kıymak
Yiğitlik midir bir tutam ışığı kör bıçakla güneşten koparıp
karanlığa kuban etmek
Söyle hangi kitapta vardır elleri kolları bağlıyı yakmak
Var mıdır kardelen akınında bir avuç inciyi ateşte tutmak
loov
Böyle garip düştüğüme bakma, böyle mahsun durduğuma
Varsın ateşim suskunlukla beslensin
Benimde yüreğim gençliğini almış yanına yürür başı dik
Senin de dağların var Sivas senin de dağların
Dağlarında Şahanların!
Gün tutuşur canım gece tutuşur
Yangınlarda tutsak canlar tutuşur
Gülüm toprak olur yele karışır
Yürür gelir canlar yollar tutuşur
Sivas ellerinde sazım tutuşur
Söz tutuşur canım türkü tutuşur
Teller bizi söyler diller yarışır
Özgürlüğü yazan kalem tutuşur
Canlar can olurda eller tutuşur
Dost evinde canım sevda tutuşur
Pir Sultanlar ölmez binler yetişir
Akar gelir canlar tarih tutuşur
Grup Yorum
Yüz Karası (6-7 Eylül)

Çocukluğumun , gençliğimin en güzel günlerinin geçtiği , aileme yuva olan bina bir ermeni vatandaşımıza aitti. Oturduğumuz semtde kiliseler , ermeni okulları vardı. Buralarda bizlerle gayrimüslim vatandaşlarımız komşu olmanın ötesinde dosttuk. Beraber tatile gider , sohbet eder, boş olan tarlada çocuklar top oynar, birbirlerimizin baramlarını kutlardık. Unutumam , amcamın oğlu mahalemizde daha önceden sima olarak tanıdığı bir ermeni arkadaşımızın bayramımızı tebrik etmesinin devamında şaşırıp, sormuştu;”Bu arkadaş hristiyan değilmi? Nerden çıktı bu kutlama?” Biz buyduk. Dostduk. Hep de öyle kaldık.
Yakın zaman içinde vizyona girmiş olan yönetmenliğini Tomris Giritlioğlu'nun yaptığı “Güz Sancısı” filmini izlemiş olanlar belki vardır. Bazılarının aklında bu filmde ki rum kızının güzelliği , şivesi veya rum kzıyla , türk erkeğin aşkı kalmış olabilir , bizim ise belkide yeni neslin çoğunun bilmediği , hatırlanmak , hatırlatılmak istenmeyen , unutturulmak istenen 6-7 Eylül 1955 yılında yaşanan Türkiye'nin yüz karası olmuş olaylar hafızalarımızda kaldı.
Tarih tekerrürden ibaret değil insanların yalnışlarından ders almamasıyla doludur.
Konuyu kısa bir şekilde incelemeye başlayalım isterseniz. Yıl 1955 , Kıbrıs'da ki Türklere karşı baskılar artmıştır. Bu yaşananların üzerine Türkiye'de konu ister istemez buraya kilitlenmiş , baş köşeye oturmuştur. Bu süreç içerisinde İstanbul Ekspres gazetesi tarafından bastırılan Kıbrıs Türktür Cemiyeti tarafından İstanbul'un her tarafında dağıtılamaya başlayan gazeteler ile müslümanların gayrimüslim vatandaşalara karşı galyena getirme çabaları yoğunlaşmıştır. Bu olaylardan önce gayrimüslimlere karşı olan siyasi baskılardan söz etmeyeceğim , ne bu kadar derinlemesine bilgi sahibiyim ne de kaynak göstererek fazla derinlere inip sizi sıkmak istemem. 6 Eylül 1955 günü Selanik'de Atatürk'ün evine bombalı saldırı yapıldığı ilkönce radyolardan daha sonra İstanbul Ekspres gazetesi tarafından yapılan ikinci baskıyla İstanbul'a dağıtılır. Sadece İstanbul içerisinden değil , yakın illerden de olmak üzere otobüsler ile insanlar taşınarak gayrimüslimlere karşı linç ve yağmalamalar başlar. 2 gün süren olaylarda 4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otel, bar gibi yerlerin bulunduğu 5.317 mekân saldırıya uğramış , insanlar öldürülmüştür. Bazı kaynaklarda tecavüz olaylarının yaşandığı belirtilmektedir. Bu olaylarının devamında birçok gayrimüslim Türkiye'yi , anavatanlarını terk etmek zorunda kalmıştır. Daha sonra ki açıklamalarda Selanik'de ki bombaalmanın Oktay Engin isimli bir Türk tarafından yapıldığı da açıklanmıştır.
Wiki;
6-7 Eylül olaylarının olduğu sırada Seferberlik Tetkik Kurulu'nda görevli olan, 1988-1990 yılları arasında MGK genel sekreterliği yapan Sabri Yirmibeşoğlu, 2001 yılında Aksiyon dergisi'ne verdiği röportajda 6-7 Eylül olayları hakkında şu demeci vermiştir.
"6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı."
Sonuç olarak Müslüman olduğunu idda eden bir toplumun başka dinlere mesup insanlara karşı yaptıkları ne dinle , ne de insanlıkla bağdaşmamaktadır. Bu yaşananlar Türkiye'nin yüz karası olarak tarihe geçmiştir.
O Olmazsa Yaşayamam - Can Yücel

O olmazsa yaşayamam
O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela.
O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle O daha az sever seni,
Senin O'nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini...
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
"O benim." diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir Şeylerin...
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, yada pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden,
Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın.
Ucundan tutarak...
Can YÜCEL
Rezillikler Diyarı
Kapitalizm'in girdiği her alanda bu tür davranışlar hızla artmaktadır. Özellikle son yıllarda Fenerbahçe gibi camiaların yöneticiler tarafından pompalanan başarı için herşey mübahtır manteletisi tribünleri hızlıca sarıp , başarısızlıkta istenmeyen tepkilere neden olmaktadır. Özel hayatında kültürlü , eğitimli olan insanların bu hale gelmesi kesinlikle tesadüf olamaz. Yöneticilere eşlik eden basın tarafından uzun bir vade de insanların bilinç altına yerleştirilen bu düşünce tarzı , sporun anlamını bilmeyen, başarıya aç topluluklar yaratmıştır. Bahsetmiş olduğum bu süreçte tribünlerdeki insanları dolduruşa getiren , bu tarz olayların başlıca aktörleri olan yöneticiler ise istedikleri gibi at koşturmaya devam etmektedir.
Federasyonlar bu yaşanan olaylara alet olmakta kaz yanmasın diyerekten olayları yapanlara göz boyamak amacıyla saçma sapan komik cezalar vermektedir.
Basın için söylenecek pek bir şey yoktur. Tek derdi ne kadar gazete satarım , ne kadar izlenirim olan bir topluluğun yapacağı davranış dün , bugün ve yarın ki gibi yine ortalığı karıştırıp , kenara çekilerek zevkle izlemektir.
Devlet yetkililerin sessizliğini ise nasıl anlatabiliriz bilmiyorum Ama akla yatan tek neden oy kaybı olarak gözükmektedir. Sahada oynayan oyunculara fiili saldırıda bulunan insanların birilerinin araya giremesiyle nasıl kısa sürede ceza almadan , içeriden çıkartıldığını sanırım bilmeyen yoktur. Bu araya girmeler olmasa bile ne kadar ceza aldığı veya almadığı ortadadır. Adaletin tribünlerde , adı spor kulübü olan oluşumlarda neden geçerli olmadığını ise kara kaplı kitapta yazanlarla nasıl açıklarız bilmiyorum.
Bu yaşanan rezilliklere sen öyle yapmıştın , yok tahrik ettiler, yok emniyet yeterli tedbir almamıştı, gibi saçma sapan kılıflar uydurarak olayın vahimiyetini hafifletmeye çalışmak hatadır. Aksine bunu yapan camialarda dahil olmak üzere bu tür olayların üstüne gidilmesi gerekmektedir ki bir daha yaşanılmasın.
Ülkenin prestijinin ne hale geldiğini yazmaya gerek bile duymuyorum , herşey ortadadır.
Lucescu'nun bir lafı ile yazımı bitiriyorum;”Türkiye , Çavuşesku'nun Romanyası gibi olmasın.”
Empati - Adam Fawer

Tanıtmaya çalışacağım kitabın ismi Epmati , yazarı ise Adam Fawer. Blogumu takip eden arkadaşlar önceki zamanlarda Adam Fawer'ın “Olasılıksız” isimli kitabını tanıtmış olduğumu hatırlayacaklardır. Bu iki kitabı beğenmiş olsam da yazarın gerek uslubu , gerekse konu seçimi kitapları için fazlasıyla benzerlikler taşıyor. Konu olarak yine psişik güçleri ele alan yazarımız Olasılıksız'da ki bol aksiyon sahnelerini tamamıyla Empati'ye yansıtmamış , biraz daha durağanlığa bırakmış olsada aksiyonlardan yine uzak kalamamış. İşlenen konu olarak da zaten uzak durması beklenemez. İnsanoğlunu doğasında bulunan güç sevdası bu tür konular her zaman ilgi duymasına neden olmuştur. Gerek çizgi karakterler , gerek kitaplar , gerekse filmler bunun birçok örnekleriyle doludur. İsterseniz kitabın konusuna geçelim.
Kitabın konusu insanların duygularına , düşüncelerine hükmedebilen psişik güçleri sahip olan çocukları bulup , istediği şekilde yetiştirip , kullanmak isteyen bir organizasyon üzerine kurulu. Ufak bir not ekleyelim , kitabın sonunda ki dipnotda da kitap içinde olayların ne kadar da bir kurgu olduğu söylensede bu tür çalışmaların nazilerden , abd'ye kadar farklı ülkeler tarafından yakın tarih içerisinde yapıldığı söylenmekte. Darian , organizasyon için kendisi gibi olan bu tür çocukları para karşılığı bulmaktadır. Yeni görevinde bir okulda öğretmen olan Laszlo Kuehl yolları kesişir. Laszlo dünyada kendisi gibi insanların olduğunu öğrendiği günden itibaren bu tür çocukları bulup , eğitmektedir. Darian aldığı görevlerde farklı kimlikler içerisinde hedefine ulaşabilen , birçok erkeği baştan çıkarabilecek bir kadın olmasının yanında psişik güçlerede sahiptir. Şimdi ki hedefi ise Laszlo baştan çıkartıp , sınıfında bulunan iki çocuğu ele geçirmektir. Bunlardan birincisi Winter Zhi'dir. Winter populer , devamlı pozitif elektrik yayan bir kız çocuğudur. Diğeri ize Winter'ın aksine içine kapanık , yaşıtları tarafından dışlanan Elijeh Kohan isimli erkek çocuktur. Darian'ın Laszlo baştan çıkartıp , kendine aşık etmesi uzun sürmeyecektir. - Daha sonraları Darian'da aşık olacaktır- Yaşadığı aşk ile sersemleyen Laszlo , Darian'ın söylediklerine kolayca kanacak , çocukların başka bir eyalet de organizayon tarafından daha iyi bir eğitim alacaklarını kabullenecektir. Çocukların ailelerini ise ikna etmek çok zor olmayacaktır.
Kitabın ana karakterlerinden biri olan Jill manastırda eğitim alan bir yetimdir. Diğer iki karakterden çok daha büyük psişik güçlere sahiptir. Manastırda istemeden rahibenin birini baştan çıkartıp , Peder Sullivan'a yakalanmasıyla manastırdaki zindana kapatılır. Peder , Jill'in içerisine girdiğini idda ettiği şeytanı çıkartmak için günlerce genç kıza işkenceler yapacaktır. Bu işkenceler esnasında organizasyonun Jill'den haberi olur ve Jill'i getirmesi için Darian görevlendirilir.
Kitabı iki kısma ayırabiliriz. Birincisi çocukluk yılları , ikincisi Winter ve Elljeh'ın çocukluk yıllarını hatırlamadığı olgunluk dönemleri. Bu dönemler içerisinde de kitap beş ana karakter üzerinden ilerlemeye devam ediyor.
Kitabın giriş kısmı böyle , fazla ayrıntıya girip tadını kaçırmanında manası yok diye düşünüyorum. Aksi taktirde ben yazar dururum , eğer öyle olursa da kitabın ne tadı kalır dimi?
Aksiyon , duygusallık , süprizlerle dolu bu kitabı okumanızı önererek yazımı sonlandırıyorum.
İyi eğlenceler.
Şeref'imizsin
Ego, para , futbol
* Mehmet Topuz iyi bir oyuncumudur? Evet, kesinlikle iyi br oyuncudur-kendi adıma-. Ama iyi oyuncu olmak iyi insan olmak anlamına gelmez. Bu transfer süreci içerisinde yaptığı konuşmaların ne kadar düşüncesizce yapıldığı ortadadır. Bu işten para kazanan bir insanın söylemlerine dikkat etmesi gerekmektedir. Sadece yaptığınız iş için değil hayatınızı diğer alanlarında da bu geçerlidir. Halk arasında “on kere düşün , bir kere konuş” diye bir laf vardır. Bu sözü hayatınıza geçirebilmeniz ise zeki , eğitimli , hayat tecrübenize ve ahlakınızın olmasına bağlıdır. Tabi ki Mehmet Topuz'un tamamıyla ahlakına laf edemeyiz , ama bir tarafının eksik olduğunu söyleyebiliriz. Mehmet Topuz bu transfer olayında insanların gözünde lafının arkasında duramayan bir karakter olarak hafızalara kazılmıştır. Belki aklınızda şu düşünce yer etmiş olabilir;”arkadaş bu kadar baskıya iyi dayandı.” Bu düşünce gerçekleri örtmektir. Çünkü insanın prensipleri , duruşu olaya göre değişmez . Değişiyorsa duruş olmaz , prensip olmaz.
* Fenerebahçe yönetimin değilde Aziz Yıldırım'ın kazandığı prestije gelirsek eğer her zaman ki gibi Aziz Yıldırım basını iyi kullandı. Mehmet Topuz'un yaptığı açıklamalardan sonra çıkan haberlere bakarsak eğer bunu net şekilde görürüz. Bunun yanısıra Kayseri yönetimininde bu baskıya eşlik ettiğinide fazlasıyla söyleyebiliriz.Tabiki başka kimlerin bu olaya dahil olduğunuda bilmiyoruz.
Aziz Yıldırım hiçbir kimsenin isteğine aldırmadan yaptığı bu transfer ile ben istedeğimi alırım , kararı ben veririm, para bende , güç bende tavırlarıda bir kez daha görülmüş oldu.Bunun yanısıra sezon boyunca yaşanan başarızlığı daha öncelerde olduğu gibi konuyu değiştirerek ört bas etmeyi başardı. Bir başka taraftanda bakarsak eğer bu transfer için ödenen ücretin yüksekliği. Mehmet Topuz bu ücreti hak edecek bir oyuncumudur? Bence değildir desek de ilerki günlerde bu net şekilde göreceğiz.
* Fenerbahçe seyircisi ise bu transferi diğerlerinde olduğu gibi yadırgamayacaktır. Bakın seyirci diyorum , taraftar demiyorum Mehmet Topuz'un sahaya çıktığı ilk anda tribünlerde bir tepki olsada cılız kalacaktır ki 55000 kişilik bir stadda taraftar sayısının ne kadar olduğu ortadadır.
* Kayseri'nin tutumu için ise birçok teori üretilebilir. Devre arasında bu oyuncu için 11 milyon avro teklifi yapan bir kulüp ile hiç görüşmeden başka bir kulübe söz vermek gariptir. Sonuçta kazanacak olan camia , kulüp , oyuncudur. Bu garipliği “biz söz verdik“ diyip, oyuncu üzerinde baskı kurmaya çalışmayı kimseye anlatamazsınız. İnsanlar bunun altında başka şeyler ister istemez aracaktır. Başka bir açıdan bakarsak eğer Ertuğrul Sağlam ile başlayan yükselişin devamında ki yıldan sonra bu sezon Kayseri geriye doğru gitmeye başlamıştır. İlk önce Gökhan Ünal'ı gönderen Kayseri yönetimi bu oyuncunun yerini dolduramamıştır. Bugün ise Mehmet Topuz'u satmıştır ve büyük ihtimal ile yine dolduramayacaktır. Kayseri tarafı bu işten maddi olarak kârlı çıkmış gözükse de sportif başarı açısından daha da diplere inecek gibi gözükmektedir.
* Yıldırım Demirören'in bu güne kadar kırdığı cevizlerin haddi hesabı olmadığı için bu transfer hikayesinin hüsranla sonuçlanmasınıda yadırgamamak gerekir. “Daha yönetim , Demirören ne yapsın?” diyebilirsiniz. Bence demeyin. Bir transfer ancak bu kadar kötü yönetilebilirdi. Ve yönetildi de. Hele ki Beşiktaş Başkanı olmuş birisinin başka bir camiaya hakaret etmesi , tevede ne olduğu belirsiz bir insan ile belden aşağıya laf yarışına girmesi af edilemez. Yıldırım Demirören kendine edilen laflara Beşiktaş başkanına yakışır , zeki bir şekilde cevap vermesi gerekiyordu , ama her zamanki gibi yine eline yüzüne bulaştırdı. Sayın Demirören bir defa daha bu camiaya başkan olamayacağını ispatlamış oldu.
Mehmet Topuz transferinde oyuncuya yönetim tarafından veya başka birileri tarafından bir baskı yapılmışmıdır bilemiyoruz. Sadece bildiğimiz Beşiktaş camiasının lobisi olmadığını yaşanan bu olaylardan sonra bir kez daha anlamıştır olmasıdır. Burada kaybedilen ise sadece iyi bir oyuncudur , olayı farklı yerelere çekmenin manası yoktur. Farklı bir açıdan da bakacak olursak eğer bu kadar gündemde , ücreti yüksek olan bir oyuncunun kadro da ister istemez yaşatacağı sıkıntının bir şekilde aşılmış olmasıdır. Bir nusubet , bin nasihata bedeldir. Ama başka bir daha gerçek vardır ki Aziz Yıldırım , Yıldırım Demireören'e büyük bir darbe vurmuştur.
* Beşiktaş taraftarının duygusalllığından mı , ders almamasında mı yoksa saflığında mı kaynaklanmaktadır bilmiyorum ama birçok sefer yaşanan ben doğuştan x takımlıyım safsatalarına inanması gariptir. Yakın zamanlarda bu ve benzeri birçok olay yaşanmışken bir oyuncunun laflarına inanıp oyuncuyu bu kadar savunulmaya çalışılmasının mantıklı bir açıklaması olamaz diye düşünüyorum. Taraftarlık renkleredir. Bir oyuncu gelir , bir oyuncu gider. Kalan Büyük Beşiktaş'tır. Umarım yaşananlar Beşiktaş taraftarına bir ders olur.
* Tabi ki yazımda spor basının es geçmek olmaz. Her zamanki gibi trajlarını arttırmak için ellerinden geleni yaptılar. Para için ahlakları olmadığını yedi düvele ispatladılar.
* Bu transferi içinde spor dünyası dışından farklı kişilerin karıştığı söylemleride mevcut. Boş söylemlere yorum yapmayı sevmem ama eğer böyle birşeyler var ise vay futbolun haline vay.
Sonuca gelirsek eğer yine kaybeden Türk futbolu ve taraftarlar. Hadi geçmiş olsun.
Şeref Bey Haftası ( 8-14 Haziran )


Beşiktaşlılar,
Artık 3 yıldır geleneksel hale getirmek için çabaladığımız, “Haziran'lar Şeref'imiz için vefasızlıkla süslenmesin" diye koşturduğumuz günlerdeyiz yine...
Gelenek dediysek arkasında ilk duracak olan yine bizleriz diye başladık her Haziran'da koşturmacaya...
Şu günlerde "Şampiyon Beşiktaş" diye yeri göğü yıktığımız, dört bir yandan sımsıkı sarıldığımız Beşiktaşımızın Futbol Şubesinin kurucusu, bu yolda sağlığını feda edip hayatını da son nefesinde "Beşiktaşa Feda" sözleriyle noktalandıran Ahmet Şerafettin Bey anısına, "Şeref Bey Haftası" olarak yaşamaya, yaşatmaya meylediyoruz yine...
14 Haziran Pazar günü Saat 15:00 da "Şeref"imizi anmaya gitmek için toplanıyoruz.
Kazanda toplanıp "Şerefimize" gidiyoruz
ORADA OL !!!
Kabir Adresi: Çırağan Caddesi Yahya Efendi Sokak / Beşiktaş
Ulaşım Bilgileri: Beşiktaş'tan Ortaköy ve Boğaz yönüne giden otobüsleri kullarak Yahya Efendi Mezarlığına ulaşabilirsiniz. Yapmanız gereken Yahya Efendi durağında inip yaklaşık 200 metre yokuş yukarı yürümek.
14 Haziran Pazar günü Saat 15:00 dan itibaren kazanda buluşup toplu gidilecektir.




