Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk - İskender Pala


İskender Pala'nın tarih ile edebiyatı birleştirip ortaya birşeyler çıkarmasını, tarzı bu şekilde olan yazarları ve kitapları seviyorum. Hatırlayacağınız gibi önceki zamanlarda yine bu tarz bir kitap olan Katre-i Matem'i elimden geldiğince sizlere tanıtmış, ne kadar beğendiğimden de bahsetmiştim. Yazarımız bu kitaptada tarzından şaşmayıp aynı şekilde devam ediyor. Ama burada biraz durup Katre-i Matem ile bu kitabı karşılaştırmak istiyorum, ki okuyucu zaten kitapları okuduktan sonra ister istemez bir karşılaştırma yapıyor. Katre-i Matem'de yazarımız eseri daha dar bir zaman aralığında ele alıp, her kitapta olduğu gibi ana karakterler oluşturmuş, baskın, etkileyici bir konu ortaya çıkarmıştı. Bu kitapta ise diğer kitaba nazaran çok daha geniş bir zaman aralığını ele alıp, belli bir ana karakter üzerinden yürümemiş. Böyle olunca kitap Katre-i Matem'e göre çok daha hafif kalmış gözüküyor. Tabiki bu düşünce okuyucudan okuyucuya değişiklik gösterecektir.
Yazar kitabın ana konusunu Leyla ile Mecnun aşkı üzerinden ele aldığını söylesede benim gibi bir okuyucunun aklında kalan bölüm başlarına konulan Fuzuli, Nev-i, Naili gibi şairlerin mısraları ile BUAM isimli dünyaya yayılmış bir örgütün çalışmaları. Yine bana göre kitabı taşıyan, okuyucuyu sürükleyende bu örgüt. Aksi taktirde yazar sadece Leyla ile Mecnun aşkı üzerinden yürümeye çalışsaydı eğer okuyucu bir yerden sonra sıkılabilirdi. “Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk” için Katre-i Matem karşısında hafif bir kitap olduğundan bahsetsemde genel olarak bakıldığı zaman iyi kurgulanmış bir eser olarak göze çarpıyor. Bir tarafta aşk, diğer tarafta BUAM'ın sırları ve tarih ile harmanlanan eser okuyucuyu sessiz sedasız akan bir nehrin sularında sürüklüyormuş hissi uyandırıyor. Bugün düşündüğümde kitabın aklımda hoş düşünceler bıraktığını söylemeliyim. Şimdi diyebilirsiniz ki “bi karar ver adam, iyi mi kötü mü?”. Bence kitabı hiçbir eserle kıyaslamayın, sadece okuyun! Bu şekilde kitaptan çok daha fazla haz alacaksınız. Bir diğer bahsedilmesi gereken nokta ana karakterin olmaması, en azından diğer kitaplarda olan ana karakter yakıştırmasının dışında kalması. Eser Leyla'nın dudak izlerini taşıyan kağıtlardan oluşan, Fuzuli tarafından anlatılan Leyla ile Mecnun aşkının içine BUAM şifrelerinin gömüldüğü bir kitabın diliyle anlatılıyor. Hani animasyonlarda cansız varlıkların canlı gibi gösterilip yaşadıklarını kendi dillerinden anlatılması vardır ya aynı o şekilde bir anlatım tarzı var kitabın. Bu sefer pek fazla konu hakkında bilgi vermeyip okumanız için gerisini size bıraktım, maruz görün!
Son olarak kitap gerek anlatım tarzı ile gerekse konusu ile okunması gereken bir eser olduğunun altını çizerek yazımı sonlandırıyorum.

Kitaplı günler...

deepnote: Derdini konuşarak çok daha rahat anlatan bendeniz yazıya gelince aynı rahatlıkla anlatamıyorum. Bundan dolayıdır ki yazılarda bir takım eksiklikler bulunmaktadır. Sürçil ihsan ettiysek affola...

İşte Budur Hayat - Can Yücel


Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün
Karşındakinin gördüğüdür rengin..
Yaşadıklarını kar sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;

Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..
Gülebildiğin kadar mutlusun
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi,

Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın
Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..

İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli
Bebek ağladığı kadar bebektir
Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin...

Can YÜCEL

Sapanca hatırası...


Uzun zamandır istediğim birşeydi haftasonları İstanbul'un keşmekeşliğinden kaçmak, şehir dışında farklı yerlere gitmek. Belkide bu isteğimin altında yatan neden dede tabiri edilen yaşlara geldiğimde herşeyi arkada bırakıp bir sahilde ufak bir evde insanlardan uzak, doğayla, kitapların arasında yaşamak istemem. Elimde olsa bugün yaparım, ama insanı bu koskoca şehre bağlayan o kadar çok şey var ki! Gitmemi engelleyen, “dur, nereye?” diyen. Bu düşüncelerin arasında sevgili dostumun “hadi Sapanca yapalım” teklifinin üzerine düşünmeden -dünden razı olan ben- atlayıverdim. Amacımız sadece dolaşmak olduğunu sanmıyorum, dostum yeni fotoğraf makinasınıda denemek istemeside buna etken olabilir. Geçmiş zaman bende böyle bir şey istemiştim, araştırmıştım. Daha sonra fiyatları tuzlu gelince hayallerimi belli bir süre ertelemek zorunda kaldım. Bu gezi sayesinde ne yalan söyleyim dostumun fotoğraf makinasından birkaç kare fotoğraf çekme isteği bende bir heyecan uyandırdı. Böyle olunca azda olsa bu teklifi kabul etmem için başka bir neden oluştu. Böyle seyahatleri normal insanlar yaz aylarında yaparlar ki doğru olanda sanırım budur. Ama dedim ya normal insanlar, ben hiçbir zaman normal olduğumu idda etmedim, zaten değilimde. Öyle olunca kapalı, çiseleyen bir havada Haydarpaşa garından yola çıktık. Tren ile yolculuğu yapmayalı uzun zaman olmuştu, bu tür seyahatlerin ne kadar eğlenceli olduğunu unutmuşum. -Tren yolculuğu başkadır, benim için ise ayrı bir zevktir- Yaklaşık 2,5 saatlik rahat bir yolculukdan sonra internette güllük gülüstanlık resimlerine inat yağmurlu olmasada bol rüzgarlı, kasvetli bir hava ile karşıladı Sapanca bizi. - Eeee bizim gibi hesapsız adamların yapacağı işte bu kadar olur- Günlerden pazar, hava soğuk, sabahın ilk saatleri, sokaklar bomboş, iki sap yanyana, birinin boynunda fotoğraf makinası, sırtında çanta, üzerinde Deniz Gezmiş vari bir kaban. Diğerinin kulağında küpe, üzerinde bir palto. Kim olsa bu iki sapın yabancı olduklarını anlar, yani o kadar!

Resim; Sevgili dostuma ait... Girişteki resim ise bana...

Ağır adımlarla başladık yürümeye... İnsanoğlu bukelemun gibi hemen ortama ayak uydurabiliyor. Kendimden biliyorum. Birşeyler çekmeye çalışırken halimi görseniz sanırsınız ki yıllarını bu işe vermiş, tam bir profesyonel. -Saol kardeşim izin verdiğin için – Görenlerde öyle düşünmüştür sanırım, ama aceminin bayrak tutanıyız. Bir o, bir bu derken saatler ilerledikçe bizimde rengimiz değişmeye başladı. Eeee o kadar rüzgar yersen sadece rengin değişmez vücutta farklı değişikliklerde olmaya başlar. Baktık olmayacak biraz dinlemek, biraz da tavla hevesimizi gidermek için attık kendimizi bir kahveye.

Biz – Dayı, iki çay bir de tavla...
(Bastıra bastıra)
Dayı – Burada oyun olmaz!
Biz – İyi o zaman bize iki çay...

Sapanca muhafazakar bir yer, belki hatırlarsınız şort giyen kürekçileri pataklamışlardı. Ayağı denk almakta yarar var. :) Şimdi muhafazakar diyip bu örnekleri verince gözünüz korkmasın yahu! Göl kenarında içkili mekanlar mevcut. O kadar yolu geldikden sonra gölün kenarında bi rakı balık yapmadan İstanbul'a dönüş yapılır mı? Yapılmaz... Bizde yapmadık. Ama şunu not düşelim; Kadıköy'de bayılana kadar yiyip, içeceğim parayı burada yarım balığa vermek birazcık koydu. Türk esnafı biraz yabancı gördümü affetmiyor, geçiriyor.
Ve sonunda artık çekecek bir şey kalmadığına kendimizi inandırıp, biraz tebessüm, bol yorgun olarak yollandık istasyona.

Deepnote: Resimler on numera kardeşim...
Unutmadan tavla oynamadan dönmedik, sonucu sormayın :)

Hayata dair kısa öyküler #2


Genç Macar sanatçı Arpad Sebesy multi milyoner Elmer Kelen'in portresini yapmak için görevlendirilmişti. Görev özellikle zordu, çünkü Kelen sadece üç kısa poz vermeye razı olmuştu. Sonuçta, Sebesy portrenin çoğunu ezberden yapmak zorunda kalmıştı. Kısıtlamalar rağmen, Sebesy portrenin Kelen'e yeterince benzediği görüşündeydi. Ancak, Kelen aynı fikirde değildi. Kibirli milyoner resmin kendisine benzemediğini öne sürerek portrenin parasını ödemeyi reddetti. Genç ressam resmini yapabilmek için saatlerce titizlikle çalışmıştı, ve birdenbire bunu gösterecek hiçbir şeyi olmadığını fark etti.
Milyoner stüdyodan ayrılırken, sanatçı bir ricada bulundu, “Portreyi size benzemediği için reddettiğinizi belirten bir mektup yazabilir misiniz?”
Kelen bu kadar kolay kurtulduğuna sevinerek razı oldu. Aylar sonra, Macar Sanatçıları Derneği, Budapeşte Güzel Sanatlar Galerisinde sergi açtı. Kelen'in telefonu çalmaya başladı. Biraz sonra galeriye geldiğinde Sebesy'in yaptığı portresinin üzerinde “Bir hırsızın portresi” etikiteyle teşhir edildiğini gördü. Mağrur milyoner resmin indirilmesini istedi. Müdür reddedince, Kelen resmin kendisini topluma alay konusu edeceği için dava açmakla tehtid etti. Bunun üzerine müdür Kelen'in resmin kendisine benzemediği için almayı reddettiğini belirten imzalı mektubunu çıkarttı.
Milyoner, artık resmin parasını ödeyip almaktan başka çare kalmadığını anlamıştı.
Genç sanatçı sadece son gülen olarak kalmamış, aynı zamanda güçlüğü karlı bir alışverişe döndürmüştü. Çünkü milyoner resmi almaya kalktığında fiyatın eskisinden on kat daha fazla olduğunu görmüştü.
Gördüğünüz gibi, güçlüklere teslim olmayı kabul etmemişti. Bunun yerine öfke ve acıya teslim olmaktansa yaratıcı ve yararlı bir kapı açacak bir yol düşündü.
Kısaca ressam değerli bir prensip keşfetmişti. Yeni fırsatlar bizi genellikle sıkıntılı anlarda ziyaret eder, ama bir kapı kapanırsa, başka bir kapı açılır.

Dr. Charles C. Lever
Duvarı aşamıyorsan bir kapı aç...

Tekel işçilerini C4 ile havaya uçurmak



Yaklaşık 2 aydır Tekel işçileri ile hükümet arasında ki 4C gerginliği aldı başını gidiyor. Hatta hükümet bu haklı direnişin yönünü değiştirmek için hayal ürünü sözler ortaya atıp, insanları caydırmak, haksız duruma düşürmek için çabalıyor. Peki Tekel işçilerinin şiddetle karşı çıktığı 4C nedir?
Öğrenin, duyarsız kalmayın!
Sonuna kadar yanınızdayız...



4C Nedir?

657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu'na göre, memurlar ile sözleşmeli ve geçici personeller; A, B, C fıkralarıyla tanımlanıyor.

C fıkrası, özelleştirmelerden dolayı başka kamu kurum ve kuruluşlarına yerleştirilecek geçici personelleri kapsıyor. C statüsünü tanımlayan ilk koşul bir yıldan az süreli veya mevsimlik hizmet olması. İşte bu şekilde çalışanlara 4-C'li deniyor.

Peki TEKEL işçileri için bu uygulama ne anlama geliyor?

Bu maddeye göre bir işçi en çok 10 ay çalışabiliyor. Bu süre 4 aya kadar inebiliyor. Geçici personellere, tahsil dereceleri dikkate alınarak belirlenecek brüt aylık ücretler ödeniyor.

Özelleştirilen işyerlerindeki pek çok işçi, 4-C kapsamına da alınmadı. İşsiz kalan işçi sayısı on binlerle ifade ediliyor.

Hizmet sözleşmesi feshedilen işçilere; kıdem ya da ihbar tazminatı da ödenmiyor.

CnnTürk

4-C uygulaması özelleştirmeler nedeniyle işsiz kalacak işçilerle ile ilgili olarak, sus payı olarak, gündeme getirildi. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 4’üncü maddesinin (c) fıkrası ile 03.05.2004 tarihinde yürürlüğe konulan “Özelleştirme Uygulamaları Sonucunda İşsiz Kalan ve Bilahare İşsiz Kalacak Olan İşçilerin Diğer Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Geçici Personel Statüsünde İstihdam Edilmelerine İlişkin Esaslar”a göre, Bakanlar Kurulu tarafından 14.02.2005 tarihinde kararlaştırıldı.
Bu karara göre, istihdam edilecek geçici personele, tahsil dereceleri dikkate alınarak belirlenecek brüt aylık ücretler ödenecek. Bu ücret dışında herhangi bir ad altında ücret ödenmez ve sözleşmelerine bu yönde hüküm konulamaz. Ayrıca bu ücretler kanunda üst sınır olarak belirlenmiştir, asıl ücret gidecekleri kurumlarca ayrıca belirlenir.
Çalışma saatlerinde devlet memurları için tespit edilen çalışma saat ve süreleri dikkate alınır, ancak, geçici personel kendisine verilen görevleri çalışma saatlerine bağlı kalmaksızın sonuçlandırmak zorundadır. Normal çalışma saatleri dışında veya tatil günlerinde yapacağı çalışmalar karşılığında herhangi bir ek ücret ödenmez.
Geçici personel, istihdam edildiği sürece dışarıda kazanç getirici başka bir iş yapamaz.
Çalıştıkları her ay için azami 1 gün ücretli izin verilebilir.
Geçici personelin hizmet sözleşmesinin feshinde, ihbar, kıdem veya sair adlar altında herhangi bir tazminat ödenmez.
Geçici personelin tip sözleşme örneklerinin Maliye Bakanlığı’na vize ettirilmesi zorunludur.
Vize işlemi yapılmadan sözleşme yapılamaz ve herhangi bir ödemede bulunulamaz.

Evrensel.Net

Birdman of Alcatraz [1962]



40-80 yılları arasında çevrilmiş olan beğendiğim filmleri tanıtmaya devam ediyorum. Belki de ilerki günlerde daha yakın tarihli filmlerede yer veririm, bilemiyorum! Şimdi tanıtamaya çalışacağım film ise 1962 amerikan yapımı olan “Birdman of Alcatraz”. Filmin başrollerinde Robert Franklin Stroud rolüyle Burt Lancaster, hapishane müdürü Harvey Shoemaker rolüyle Karl Malden yer alıyor. Burada ismi geçen kişilerin kesinlikle hayal ürünü olmadığınıda dile getirelim. Filmin ana karakteri olan Robert Franklin Stroud için neden bir sinema filmi çekilmeye ihtiyaç duyulduğu muhakkak aklınıza takılmıştır. Birçok kişi bu ismi duymamıştır, ki bende duymadım. Mesela bunun nedeni veteriner olmamamız olabilir. Şimdi diyeceksiniz ki “bir mahkum ile veterinerliğin ne alakası var?” İşte Robert Franklin Stroud 'un (1890-1963) farkı ve onun hayatını neden filme aldıkları burada ortaya çıkıyor. Aslına bakarsanız eğer ana karakterimiz bir veteriner olmamasına rağmen birçok kuş hastalığına tedaviler bulmuş ve bunları makaleler hazırlayarak yayımlamıştır. Bu başarısından dolayı ise “birdman” lakabıyla anılmaktadır. Stroud'u tanımak açısından karakterinden de bir iki kelimeyle bahsetsek sanırım fena olmaz. Mahkumumuz gayet dik başlı, dürüst, azimli, eğilip bükülmeyen, düz bir insan. Bu yazdıklarımı kanıtları dökmek için ise filmden bir bölümü buraya eklemekte yarar var.



RFS - Beni duyabiliyor musun, Müdür Bey?

Harvey, ben Bob Stroud.

HS - Seni duyuyorum, Stroud.

RFS - Seyret.
D blokta artık hiç silah kalmadı.
Askerleri durdurabilirsin, Harvey.
Burası Iwo Jima değil.

HS - Ya Logue ve Burns?

RFS - Öldüler.
Tabii, bizi öldürmek istiyorsan eğer,
küçük bir atom bombası atabilirsin.

HS - Orada hiç silah olmadığını
nereden bileceğim?

RFS - Çünkü sana ben söylüyorum.

HS - Sanırım artık D bloğa tehlikesizce
girebiliriz. Ateş etmek yok.

Asker - Efendim, bir mahkûmun sözlerine mi
inanacaksınız?

HS - Bu mahkûm 35 yıl boyunca
başımın belası oldu.
Ama şunu kabul etmem lazım:
Bana hiç yalan söylemedi.

Artık filmin konusuna geçmek iyi olacak sanırım. Stroud sevdiği kadını döven bir adamı öldürmekden 12 yıla mahkum olur. Bu hayatını etkileleyecek bir hatadır, ama daha büyük hatayı ilerki yıllarda bir gardiyanı öldürerek yapar. Öldürme nedeni ise gayet basit ve ilginçtir. Stroud'un annesi Elizabeth Stroud (Thelma Ritter) uzun bir yolculuğun ardından hapishaneye oğlunu görmeye gelmiş olmasına rağmen haftasonu görüş olmadığından içeriye sokulmamıştır. Stroud hücresine geldiğinde masasında bir adet meyve sepeti görür ve annesinin geldiğini anlayarak baş gardiyana neden içeri alınmadığını sorup yakasına yapışır. Hapishane kuralları gereğince mahkumlar hiçbir şekilde gardiyanlara bu şekilde davranamaz ve cezalandırılır. Stroud'un cezası ise annesini görememek olacaktır. Hatasının farkına varan Stroud yemekhanede baş gardiyanın yanına yaklaşarak bu olayı raporlamamasını, annesinin çok uzun yoldan geldiğini söyleyerek vazgeçirmek istesede gardiyan geri adım atmaz, üstüne copunu kaldırıp vurmak ister. Stroud elini tutar ve sakladığı bıçağı çıkartıp saplar. Bu hatanın cezası ise diğeri gibi hafif olmayacaktır. Ana karakterimiz kısa bir süre sonra yapılan mahkemede ölüm cezasına çarptırılır, infaz edilene kadar ise insanlardan soyutlanmış bir hücrede tutulma cezası verilir. Bu olay Stroud'un hayatında bir son değil yeni bir başlangıç demek olacaktır.
Elizabeth Stroud nüfuslu bir kadındır, bu nüfusunu kullanarakda oğlunun ölüm cezasını iptal etmek için zamanın amerikan başkanın eşine kadar çıkarak affını sağlar, cezasını ise ömür boyu hapise çevirtmeyi başarır.
Yağmurlu günlerden birinde Stroud avluda volta atarken içeriye uzanan bir dal kırılıp bir yavru serçe ile beraber yere düşer. Artık Stroud'un yeni bir dostu, zaman geçirecek bir uğraşı, bilmeden adını tarihe yazdırmak için bir fırsatı vardır.

Kuşlar ile yaptığı çalışmalar 30 yıl mahkum yattığı Kansas Leavenworth Federal hapishane'de yapmış olup, 1942 yılında Alcatraz'a transfer edilmiştir.
Filmin çevrildiği sıralarda Stroud'un mahkum hayatına devam ettiğinide bir not olarak kenara düşelim.

Değişik bir karakter, farklı bir yaşam öyküsü, azim, pes etmeme gibi özelliklerin öne çıktığı güzel anlatılmış, hoş bir sinema filmi. İzlemenizi tavsiye ederim.

İyi seyirler...


Burt Lancaster ... Robert Franklin Stroud
Karl Malden ... Harvey Shoemaker
Thelma Ritter ... Elizabeth Stroud
Neville Brand ... Bull Ransom
Betty Field ... Stella Johnson
Telly Savalas ... Feto Gomez
Edmond O'Brien ... Thomas E. 'Tom' Gaddis
Hugh Marlowe ... Roy Comstock
Whit Bissell ... Dr. Ellis
Crahan Denton ... Kramer
James Westerfield ... Jess Younger

Tiyatro - İnek



Oyunun ismine baktığınızda içinizde bir şüphe oluşmuş olabilir ki aynı şüpheye bende düşmedim desem yalan olur. Ama oyunun konusunu ve en önemlisi yazar kısmında Nazım Hikmet ismini gördüğünüzde oyunu izlemek için içinizde ayrı bir heves uyanıyor, bütün şüphelerinizden arınıyorsunuz. Ha Nazım Hikmet'in yazdığı bir oyun olmasada ben şahsım adına yine gider, oyun için aynı düşüncelere ve eleştiriye burada yer verirdim. Ayrıca isimlerden dolayı oyuna artı bir puan verecek değilim bunuda buradan belirteyim. Oyun genel anlamda pek eğlenceli sayılmaz, aksine ağır. Son 15-20 dk kadar da bu ağırlık, sıkıcı tavrı devam ediyor. Hani oyunun ismi inek ya, evet oyunda bir inek var ve konuda onun üzerinden insanların umutlarını, hayallerini, saplantılarını vb gibi hislerini, davranışlarını ele alıyor. Oyun için ne hissettiniz derseniz, şuan bile ne düşüneceğimi tam olarak bilemiyorum. İyi midir kötü müdür tam anlamıyla çözemedim. Garip! Oyunumuz yaklaşık 2 saatlik bir zaman diliminde iki perdeden ve 6 kişilik bir oyuncu kadrosuyla sahneleniyor. Her oyunda bir favori karakterim olduğu gibi bu oyunda da yine var. Çocuk rolünü oynayan arkadaşı ayrı bir şekilde alkışlıyorum. Birazda konusundan bahsetsek iyi olacak sanırım, yoksa kaçacak gibi duruyorsunuz! Geçim sıkıntısı içinde yaşayan anne, abla, erkek kardeşden oluşan bir ailemiz var. Ailede bulunan erkek çocuğumuzun dersleri pek iç açıcı sayılmaz, bunun üzerine annesi ve ablası bir öğretmen tutarak bu soruna bir çözüm bulabileceklerini düşünürler, ama ortada başka bir sorun vardır, öğretmene ders ücretlerini nasıl ödeyeceklerdir? Aile fertleri kafa kafaya verip ellerinde olan değerli eşyaları satarak semtte bulunan diğer insanlar gibi bir inek alıp, sütünden yararlanmaya karar verirler. Hem bu sayede çocuğun ders ücretini ödeyebilecekler hemde ileride eve ek bir katkı sağlamış olacaklardır, bu düşüncelerini de hızla işleme koyuverirler. Bir hevesle, umutla başlayan inek macerası ilerki günlerde bir saplantıya, değer verdikleri insanlardan, sevdikleri hobilerden, işlerden uzaklaşmaya neden olur, bu da karakterlerimizde rahatsızlık uyandırır. Ama bir türlü bu hislerini,rahatsızlıklarını birbirlerine açıklayamazlar. Psikolojik, garip bir oyun diye nitelendirebilirim sanırım, aslında nasıl nitelendireceğimi de bilmiyorum ya, çözemedim. Herneyse, oyunun konusu genel anlamda bu havada geçiyor, yani yazının başında da dediğim gibi ağır bir oyun. Tiyatro sever bir insansanız gidiniz, ama çok büyük beklentilere de girmeyiniz.

İyi seyirler...



Yazan : NAZIM HİKMET RAN
Yöneten : MEHMET AVDAN
Dramaturgi : DİLEK TEKİNTAŞ
Sahne Tasarımı : MEHMET AVDAN
Işık Tasarımı : VAHIT GEYİK
Kostüm Tasarımı : MEHMET AVDAN
Efekt : METİN TAŞKIRAN
Yönetmen Yardımcısı : BERNA OĞUZUTKU DEMİRER
Süre : 2 SAAT

OYUNCULAR
BERNA OĞUZUTKU DEMIRER, CAN ERTUĞRUL, CEM URAS, IŞIL ZEYNEP TANGÖR, OZAN GÖZEL, ZAFER KIRŞAN

%Rey indirimli!



Tekrar güneş doğana kadar bize eyvallah!

Odun


* Geldi, gelecek, oldu, olacak derken kongre kapıya dayandı. Bu saatten sonra artık kime neye, nasıl sahip çıktığını gösterecek. Aslında bazı kesimlerin neye sahip çıktığı ortada! Hakan Aksoy gibi lafa geldiği zaman tribüncüyüm laflarını sakız gibi ağzından düşürmeyen ama Beşiktaş'a ve tribünlere yapılanı görmezden gelen, Sinan Vardar, Bülent Çağlar vs. gibi muhalefet yapan sonra koltuk için herşeyi silip unutan, kıvıran adamların oluşturduğu cepheye karşı gerçek Beşiktaşlıların nasıl direniş göstereceğini yakında göreceğiz. Bak şimdi gerçek Beşiktaşlı diyince kendimi kötü hissettim! YD ne diyordu: "Beşiktaş'ın gerçek sahipleri kongre üyeleridir." İşine geldiği zaman halkın takımı, işine gelmeyince dış kapının mandalı bile değilsiniz, iptirip gidin diyen bu kişiliğin karşısına bırakın x bir kişinin çıkmasını odun çıksa oyumu ona atarım. En azından o odun camiaya bu kadar zarar vermez, aksine kışın işe yarar.

* Antalya maçında çalınan penaltı esnasında aklıma halı sahada yaptığımız bir maç geldi. O maçtada şöyle 15 cm uzaklıkdan rakipdeki elemanlardan biri topa vurmuştu. Topda bizim arkadaşım gidip eline çarptı ki kol neredeyse vücuda yapışık. Başladılar carcarlamaya. efendim neymiş penaltıymış. Ulan böyle penaltımı olur filan tartışması uzayınca bırakın atsınlar diyip gülümseyerek olayı bitirdim. Nereden çıktı? Şuradan efendim, böyle penaltımı olur be! Böyle penaltı çalan hakeme ağızla değil başka yeriyle güler millet.

Abbas - Cahit Sıtkı Tarancı


Haydi Abbas, vakit tamam;
Akşam diyordun işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı;
Dinsin artık bu kalb ağrısı.
Şu ağacın gölgesinde olsun;
Tam kenarında havuzun.
Aya haber sal çıksın bu gece;
Görünsün şöyle gönlümce.
Bas kırbacı sihirli seccadeye,
Göster hükmettiğini mesafeye
Ve zamana.
Katıp tozu dumana,
Var git,
Böyle ferman etti Cahit,
Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş'tan;
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.

Cahit Sıtkı TARANCI

Ateşi Yakalamak - Suzanne Collins


Sizlere daha önce tanıttığım Suzanne Collins'in “Açlık oyunları” isimli eserini hatırlayacaksınız, kitabın tanıtımını yaparken bu eserin bir giriş kitabı olduğunu ve devamı geleceğini belirtip ikinci kitabın yakında raflarda yer alacağından söz etmiştim. Kitabı bitireli iki ayı aşkın bir süre olmasına rağmen daha yeni yeni tanıtmaya fırsat buldum. Bu eseri okumayan kitap severler için yazacaklarım ön bilgi olması açısından iyi olacaktır diye düşünüyorum, okuyanlar için ise hem bu kitap, hemde serinin devamı için fikirlerimizi, beklentilerimizi paylaşabiliriz. Açlık oyunları'nı okuduktan sonra ikinci kitapda aksiyonun daha yüksek olacağına düşünmekteydim ki bu beklentim tam anlamıyla karşılanmadı. Kitabın yarısına kadar yine bir giriş, gelişme şeklinde ilerlediğinden dolayı sıradan ve sıkıcı geçiyor. Bu bölümlerden sonra aksiyon seviyesi yükseliyor ve serinin insanı çeken taraflarına doğru yol almalar başlıyor. Seriyi iki bölüm olarak nitelendirebiliriz sanırım, birincisi Katniss'in yaşadıkları diğer ise bir şekilde ona bağlı olan ama ayrı bir yerde duran isyan hareketi. Bu tür eserlerde beni etkileyen her zaman ana olaylar ve yan karakterler olmuştur ki bu eser içinde aynı şeyleri söyleyebilirim.
Hatırlayacağınız gibi açlık oyunlarının finalinde Katniss ufak bir hile yaparak hem Peeta'in (fırıncının oğlu, Katniss'in 12. mıntıkadan arkadaşı) hayatını kurtarmış hemde oyunlar tarihinde bir ilk yapıp aynı anda iki kişinin kazanmasını sağlamıştı ki bu Capitol tarafından kabul edilemez bir olay olasa da izleyicileri memnun etmek düşüncesiyle sessiz kalınmıştı. Oyunların devamında kahramanlarımız mıntıkalarına dönerek kendilerine vaad edilen ödülleri alıp, sıradan yaşamlarına dönüş yaparlar, ikinci kitapda buradan itibaren başlıyor. Belli bir zaman devam eden bu sıradan yaşam Capitol başkanının Katniss'i ziyaret etmesiyle son bulur. Başkan Snow oyunlarda Katniss ile Peete'in oynadıkları aşk oyununun bazı kesimleri tatmin etmediğini ve inandırıcı olabilmesi için evlenmeleri gerektiğini ister, kabul etmediği taktirde yakınlarına zarar vermekle tehdit eder. Katniss'in ise evlenmek gibi bir düşüncesi yoktur, olsa bile bu isim Peete olmayacaktır. Katniss'in bu durumdan kurtulmak için aklına gelen tek fikir ise ailesini ve arkadaşlarını yanına alarak mıntıkadan kaçmaktır. Burada bazı noktaları özellikle atladığımı söylemek isterim ki bunlar sadece burada anlatılar için değil serinin devamı içinde önemlidir. Bundan dolayı oyunlara kadar olan süreçde yaşanan büyük bir bölümü es geçiyorum.
Oyunlar artık 75. yılına gelmiştir, her 25 yılda bir oyunlarda süprizler yapılmakta oyuncu seçimleri değişklik göstermektedir. Bu sene ki sürpriz ise herkesi şok edecek cinstendir. Capitol'ün yeni kuralı her mıntıkadan bir erkek bir kadın galibin oyunlara katılmasıdır. Bu kural 12. mıntıkada üç kişi için geçerlidir. Birisi mecburen Katniss diğeri ise Peete veya Haymitch'dir (12. mıntıkadan oyunları kazanan ilk kişi ve kahramanlarımızın akıl hocası). Haymitch bir ayyaşdır, bu oyunlardan canlı çıkmasıda mümkün değildir. Ayrıca bundan önceki oyunda kahramanlarımızın hayran kitlesi, partnerlerin iyi anlaşması ve Haymitch'in zekası düşünüldüğünde Peete'in ikinci kişi olmasıda kaçınılmazdır. Yukarıda dediğimiz gibi oyunlar tarihinde kazanan galiplerin yarışacağını söylemiştik, bu kuralın kahramanlarımız için avantajları olduğu kadar dezavantajlarıda fazlasıyla mevcut. Biraz daha açıklamak gerekirse eğer kahramanlarımızın yaşları 15 civarı iken oyunlara katılacak olan diğer insanların bazıları çok yaşlı, bazıları ise delikanlı denebilecek seviyededir ki bu bazen tecrübe bazen ise bariz güç farkı demektir diyip kitabın konusunu burada kesiyorum, buradan sonra açlık oyunlarına hazırlıklar ve arenada ki ölümüne savaşlar ele alınmaya başlıyor. Ayrıca “ateşi yakalamak” isimli bu eserde ilk kitapta ki gibi modelistimiz Cinna, 12. mıntıkadan sorumlu Effie, Katniss'in kızkardeşi Prim, arkadaşı Gale gibi karakterler bizlere eşlik etmeye devam ediyor. Bu karakterlerin yanısıra oyunlarda yeni birkaç yan ama önemli karakterlerde sahne almaya başlıyor. İki eseri göz önüne aldığımızda serinin 4 veya 5 kitapdan oluşacağını tahmin ediyorum. Bundan fazlasıda sanırım okuyucuyu sıkar, en azından ben sıkılırım. Çıkan haberlere göre serinin bir sonraki kitabının raflardaki yerini alması ağustos ayı gibi gözüküyor, biraz sabretmemiz gerekecek. İki kitabı göz önüne aldığımızda 3. kitaptan itibaren aksiyonun, heyecanın çok daha üst seviyede olacağını tahmin ediyorum ki serinin devamında isyan hareketi iyice şekillenmiş olacak ve konu iyice oturacak Belki sinemaya aktarıldığı zaman yüzüklerin efendisi gibi bir şaheser bile ortaya çıkabilir. Umarım yazarımız bizi hayal kırıklığına uğratmaz.

Yarım-yamalak anlatmış olabilirim, elden bu kadar geldi kusuruma bakmayın.

24 Ocak 1993 - Vurulduk ey halkım unutma bizi!



"Bir kişiye yapılan haksızlık,
bütün topluma karşı
işlenmiş bir suçtur.
bu bilinci paylaşmak ve
bu sorumluluğu yerleştirmek
zorundayız.
Uygarca paylaşılan sorumluluk bilinci,
özgürlüğün de,
demokrasinin de
tek güvencesidir.
Bu güvence sağlanmadıkça,
demokrasinin temeline
tek bir taş bile konmuş olamaz.
Unutmayalım ki "cesur bir kez,
korkak bin kez ölür".
Önemli olan,
insanın böyle bir toplumda
"mezar taşı" gibi
suskunluk simgesi
olmamasıdır."

Uğur Mumcu

7 liralık sağlık...


Efendim 15 yıl önce bir hevesle başladığım sigara içiciliğine bugün bir defa daha son vermek için çabalıyorum, bundan dolayıdır ki bugünlerde stres binpara. Şu sigara içme/bırakma konusunda bayağı bir tecrübe kazandık. Her seferinde farklı nedenlerle bıraktığım ve neden başladığımı bilmediğim sigraya ilk defa maddi neden öne sürerek bırakmaya çalşıyorum. Son zamlar ile içtiğimiz sigaranın fiyatı 7 Lira'ya çıkınca belimizi büktü, tamam haklısınız bundan öncede pek ucuz sayılmazdıda da biz iplemiyorduk. Ama dedik ya bugüne kadar sigarayı hiç maddiyatı öne sürerek bırakmamıştım ama bu sefer bırakmıyı maddiyata yükledim, demek bilinçaltında varmış bırakmakda biz farkında değilmişiz. Bırakmayı karar verdiğimi günün ertesinde kardeşim bir işi için beni arıyor;

k- abi
b- hayırdır ne oldu?
k- ..... şu işi yaparmısın?
b- tamam, akşam getiririm.
k- ayrıca müjdem var.
b- hayırdır
k- sigaranın fiyatı düşmüş
b- yürü git len!

Maliye bakanına teşekkür etmek istiyorum vallahi, ısrarla sigara zamının üzerinde durdu da bana gün doğdu, yoksa bırakmaya filan yanaşmıcaktım. Başkalarıda “efendim size ne benim sigaramdan” diyebilir, bu da onların düşüncesi efendim. Herkes kendini zehirlemekde özgürdür. Sizde benim gibi sigarayı bırakmaya niyetliyseniz eğer alın size bir öneri; iş yerinde bir masanız bulunuyorsa karşısına sigara içicilerinin ciğerlerinin ne hale geldiğini gösteren resimler yapıştırınız, canınız çektikçe dönüp dönüp bu resimlere bakınız. İşe yarıyormu? Bende yaradı, belki sizde de işe yarar. Son söz olarak diyelim ki; “sigara sağlığa ve cebe zararlıdır”.
Hadi sigarasız, sağlıklı ve paralı günler.

Hayata dair kısa öyküler #1




Ünlü İtalyan sinema sanatçısı Vittorio de Sica bir teve röportajında anlatıyor:

İtalya'da Napoli'nin kenar mahallelerinin birinde, bir cafe-barda, espressolarımızı içiyoruz. İçeri giren müşterilerden biri, barmene "due caffee, uno sospeso" (iki kahve, biri askıda) diyor, iki kahve parası veriyor, bir kahve içip gidiyor, barmen de tezgahın üzerinde asılı duran çiviye bir küçük kağıt asıyor. Biraz sonra iki kişi içeriye giriyor: "due caffee, uno sospeso" (iki kahve, biri askıda) diyorlar, üç kahve parası verip, iki kahve içip gidiyorlar, barmen gene bir küçük kağıt daha asıyor tezgahın üstündeki çiviye...

Bunun gün boyu böyle sürdürdüğü anlaşılıyor. Derken üstü başı biraz eski, püskü, belli ki fakir biri bardan içeri girdi, barmene "uno caffee sospeso" (askıdan bir kahve) dedi, ve barmenin hazırladığı kahveyi içip, parayı ödemeden çıkıp gitti. Barmen de tezgahın üzerine asmış olduğu kağıtlardan bir tanesini aşağı indiriverdi...

Borcum Borç - Yalanlar üzerine




Bu konu hakkında bir araştırma yapmadım, ama aşağıdaki gibi bunun üzerine giden insanlar mevcut. Aşağıdaki yazının ne kadar doğru olduğunu bilmiyorum, ama tek bildiğim YD'nin sözlerine kesinlikle inanmamaktır.

Geçtiğimiz günlerde tarafından açıklamalara istinaden, Beşiktaş Jimnastik Kulübü Derneği ve Beşiktaş Futbol Yatırımları Sanayi ve Ticaret A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Yıldırım Demirören''in çeşitli basın yayın organlarında Beşiktaş Kulübü''nün borcunun 170 milyon TL olduğunu iddia ettiği ifade edilen açıklamada,

''''Öncelikle Beşiktaş Futbol Yatırımları Sanayi ve Ticaret A.Ş.''nin (Beşiktaş A.Ş.) İstanbul Menkul Kıymetler Borsası''nda işlem gören ve Sermaye Piyasası Kanunu''na tabi bir şirket olduğu anımsanmalıdır. Dolayısıyla halka açık bir şirket hakkında yapılacak yorum ve açıklamaların kamuya yayınlanmış, bağımsız denetimden geçmiş mali tablo ve bilgiler üzerinden yapılması gerekmektedir. Bunun dışında yatırımcının yatırım kararını etkileyebilecek yalan, yanlış ve gerçeğe aykırı yorum ve değerlendirmeler Sermaye Piyasası Kanunu çerçevesinde suçtur. Bu sebeple aşağıdaki açıklamayı yapma gereği doğmuştur. Ayrıca halka açık Beşiktaş A.Ş. mali tablo ve bilgileri hakkında yanlış ve yanıltıcı bilgi verenler hakkında Sermaye Piyasası Kurulu''nu ilgili kanuna muhalefetten dolayı işlem yapmaya çağırma gereği duyulmuştur'''' ifade edilerek, şu görüşlere yer verildi:

''''Beşiktaş A.Ş.''nin en son bağımsız denetimden geçmiş 31.08.2009 tarihli mali tablolarına göre kısa vadeli yükümlülükleri toplamı 218 milyon TL, uzun vadeli yükümlülükleri toplamı da 61 milyon TL''dir. Yani toplam kısa ve uzun vadeli yükümlülükleri 279 milyon TL''dir. Buna Beşiktaş Derneği''nin yaklaşık 60 milyon TL''lik borcu da eklendiğinde toplam yükümlülükler Beşiktaş Derneği ve Beşiktaş A.Ş. olarak yaklaşık 340 milyon TL''dır. Beşiktaş A.Ş.nin 31.08.2009 tarihli mali tablolarına göre, kısa ve uzun vadeli ticari alacakları toplamı 26 milyon TL''dir. Aynı tarihli mali tablolara göre Beşiktaş A.Ş.''nin öz sermayesi negatiftir. Tutarı ise (-) 15,5 milyon TL''dir. Yani şirket öz sermayesini yitirmiştir. Yine açıklamada Beşiktaş marka değerinin 1 milyar dolar olduğu ifade edilmektedir. Beşiktaş A.Ş. marka ve isim hakkı kullanım bedeli olarak Beşiktaş Derneği''ne belirli bir bedel ödemekte, sonrasında da bu markayı kullanarak sponsorluk geliri elde etmektedir. Beşiktaş A.Ş.''nin son yıllık mali tablosuna göre (31.05.2009 tarihinde sona eren yıllık mali tablo) aktifinde kayıtlı haklar net 48 milyon TL''dir. Yine aynı tarihli mali tablolara göre, sponsorluk ve reklam geliri yıllık 16 milyon TL''dir. Uluslararası Finansal Raporlama Standartları marka ve hakların değerlemesini çok özel koşullara bağlamıştır. Bu koşulları sağlamadan Beşiktaş marka değerini afaki bir şekilde açıklamak Beşiktaş A.Ş. yatırımcılarını yanlış yönlendirecektir. Bu husus Sermaye Piyasası Kanunu''na açıkça muhalefettir. Beşiktaş A.Ş.''nin son 3 yıllık mali tablolarına göre sürekli zarar etmektedir. Son yıl zararı 29 milyon TL''dir. Beşiktaş A.Ş.''nin 31.08.2009 tarihli bilançolarına göre birikmiş zararlar toplamı 56 milyon TL''dir.''''


Son olarak ifade etmek isteriz ki 2009 yılında Beşiktaş A.Ş., Türk Ticaret Kanunu bakımından 324. madde kapsamına girmiştir. Bu bir şirketin öz sermayesinin en az üçte ikisini kaybetmesi halinde uygulanır ve hukuken borca batık şirket statüsünü ifade eder. Beşiktaş A.Ş. buna karşın bir bilirkişi incelemesi yaptırarak bu hukuki yaptırım kapsamından çıkabilmiştir. Ancak bilirkişi raporuyla belirlenen bilanço uluslararası muhasebe standartları tarafından kabul edilmemektedir. Dolayısıyla şirketimizin UEFA kriterlerine uyumunu ölçecek uluslararası standartlara göre hazırlanmış mali tabloda öz sermaye negatiftir. Şirketin yukarıdaki borçları yanında bilanço dipnotları irdelendiğinde daha da kapsamlı bilgilere ulaşılmaktadır. Buna göre şirketimizin verdiği temlik tutarı 37 milyon dolardır. Bu temliklere konu gelirler yayın hakları, maç gelirleri, alacak senetleri ve kira gelirleridir. Yine bağımsız denetimden geçmiş ve kamuya açıklanmış mali tablo dipnotlarına göre, şirketimiz aleyhine devam eden çok sayıda icra takibi, FİFA uyuşmazlıkları, yabancı mahkemelerde görülen davalar ve Türk mahkemelerinde görülen fikri haklar davaları bulunmaktadır. Aleyhimizdeki icra takibi yaklaşık 1,25 milyon avrodur. FİFA''da ve CAS''ta aleyhimize devam eden uyuşmazlık tutarı faiz hariç 3,3 milyon avrodur. Bütün bu bilanço rakamlarının dikkate alınması sonucunda Sayın Yıldırım Demirören''in Beşiktaş kongre üyelerini ve yatırımcısını yanıltmaya çalıştığı açıkça görülmektedir. Değerli kongre üyelerimizi ve yatırımcılarımızı www.imkb.gov.tr internet sitesinde yer alan Beşiktaş A.Ş. mali tablolarını incelemeye ve gerçek rakamları görmeye davet ediyoruz.


http://www.facebook.com/group.php?gid=242191271804

http://www.imkb.gov.tr/FinancialTables/companiesfinancialstatements.aspx

Hayata pencerenin arkasından bakmak



Aşağıdaki soruları doğru yanıtlayın bizden hediye kazanın;

* Bilgisayara MS windows yüklemezsek çalışırmı?
* Çalışmazsa bilgisayarı Bill amcanın bulduğunu varsayabilirmiyiz?
* Windows'da mavi değilde mor ekran çıkarsa ne yapmalıyız?
* Bilgisayara giren virüs bizede bulaşırmı?
* Yukarıda ki görüntü windows'mudur? Değilse nedir?

Namuslu namussuz!

Şener Şen'in oynadığı 1985 yapımı namuslu isimli filmi hatırlarsınız, komik bir film olmasının yanında toplum olarak da ahlaki erezyona nasıl yenik düştüğümüzü gösteren çok güzel bir yapımdır. Bu ahlaki erezyona başka bir örnek ise rahmetli Ecevit'i anarken devamlı kullandığımız “çok namuslu insandı, vatandaşın hakkını yemedi” söylemleridir ki bir insanda olmazsa olmazların başında gelen bu kavramlar maalesef ki günümüzde büyük bir erdemlik gibi gösteriliyor. Verdiğimiz bu iki örnek diğer yaşanan olaylar için basit kalmaktadır. Biraz düşünürsek eğer bu örnekler veya günümüzde yaşananlar toplum olarak ne kadar dibe battığımızın göstergesi.
Müslümanlık'dan dem vuran, namus, şerefiyle övünen, bu kavramlar için gözünü kırpmadan can alan -can almak, size insan diyenin- bir toplum olan bizler başkalarının namusuna geldiğinde bu kavramlardan uzaklaşarak hayvanlaşabiliyoruz. -Tabiki söylememiz bir genelleme değil, her birey kendinin ne olduğunu az çok biliyordur- Birkaç senedir iyice iğrençleşen yılbaşı, konser veya kalabalık ortamlarda yaşanan rezillikler bu hayvanlaşmaya en güzel örnekdir. Dün gece bile güvenlik güçlerinin aldıkları bu kadar tedbire rağmen bu hayvanoğlu hayvanlar durmamış insanlık dışına çıkarak tacizlerine devam etmişlerdir. Bir kısmı hakkında şikayetçi olunup mahkemeye sevk edilirken bir kısmı ise 69 TL karşılığında serbest kalmışlardır. Bu yaratıklara ne denir, nasıl ceza verilir bilemiyorum, ayrıca cezasız bırakanlarıda esefle kınıyorum.

Namussuz şerefsizler noel baba öpsün sizi hemi!

Haydi mutlu yıllar



Yılların gelişi gidişi ile ilgili acıklı, duygusal, tam Türk işi birşeyler yazıyım istedim ama sonra ne alakası var diyip bizi anlatan bir resim koymayı uygun gördüm. Resmi gönderen sevgili dostumada teşekkürlerimi bir borç bilir, bir ara kendisine rakılı bir masa kurarak borcumu öderim.

klasikyaniyılmesajınottt: Yeni yılda demirörensiz, md'siz, herşeyin gönlünüzce olduğu, paralı, aşklı güzel bir yıl geçirmenizi diler, küçüklerin alınlarından, büyüklerin gıdıklarından, bıldırcınlarında al al yanaklarından öperim.
Mutlu yıllar...

Fiddler on the Roof [1971]



Bugün size tanıtmaya çalışacağım yapıt 3 oscar ödülü kazanmış, 8 farklı dalda aday gösterilmiş müzikal tarzda, eğlenceli, eğlenceli olduğu kadar da dram yüklü olan 1971 amerikan yapımı Fiddler on the Roof, türkçe adıyla “damdaki kemancı”. Bu filmi izlemediyseniz bile gerek müzikleri, şarkıları, gerekse ismi kulaklarınıza bir yerlerden takılmıştır diye düşünüyorum. Şarkı demişken dünyaca bilinen “if i were a rich man” isimli parça daha sonra ki yıllarda -ne zaman çevrildiğini bilmiyorum, atıyorum- türkçeye çevrilmiştir. Buyurun türkçesi;

Ah bir zengin olsam
Sana neler neler alırdım
Yaşardın gönlünce sen
Bir zengin olsaydım ben
Çalışmazdık asla
Ne isterdim tanrıdan bundan başka ben
Her akşam votka, rakı ve şarap
Şarkısını sana öğretirdim ben
Geçip gider kalmazdı hiç keder
Ömrümüz zevk ve neşeyle dolu
Sürer giderdi hayat boyu
İşte böyle zengin olsaydım ben
Belki de böyle bir zenginlik içinde olsaydık sevgilim
Bunca rahat yine de bedbaht mutlu olmazdım ben.

Yazının devamında şarkının orjinalinide bulabilirsiniz diyerekden filmin konusuna geçelim. Film çarlık Rusya'sında Anatevka isimli bir köyde geçiyor. Köyde yahudi ve hristiyan olmak üzere iki farklı inanca sahip insanlar yaşamasına rağmen aralarında hiçbir sorun olmadan hayatlarına devam ediyorlar. İzleyici olarak bu duruma baktığınızda hristiyanların tarihde yahudilere yaptıklarını gözönüne alırsa eğer filmde de bu tür sahneleri beklemiyor değilsiniz. Köydeki yahudi inancına sahip olan halk geleneklerine gayet bağlı, birazda tutucu bir topluluk. Kızlar evlilik çağlarına geldiğinde çöpçatanlar tarafından bulunan koca adaylarıyla babaların verdiği onay doğrultusunda evlendiriliyorlar. Bu dar kafalı düşünce tarzı maalesef ki günümüz Türkiye'sinde bile bugün devam ediyor. Herneyse, filmimizin kahramını beş kız çocuğa sahip fakir bir sütçü olan yahudi Tevye (Topol). Tevye'nin üç kızı artık evlenme yaşına gelmişlerdir ve çöpçatan Yente tarafından koca arama çalışmaları hızla sürmektedir derken evin büyük kızı Tzeitel'e Tevye'nin arkadaşı -neredeyse yaşıtlar- köyün varlıklı kasabı Lazar Wolf aday olur. Kısa bir görüşmeden sonra Tevye kızının varlık içinde rahat yaşacağını düşünerekden bu evliliğe onay verir ama hesaba katmadığı Tzeitel'in köyün terzisi olan Motel ile karşılıklı yaşadıkları aşkdır. Tevye bu konuyu kızına açtığında büyük bir şaşkınlık yaşar. Ya geleneklere uyacak kızının mutluluğunu engelleyecek ya da aşkıyla evlenmesine onay verecektir. Tevye herşeyden önce kızının mutluluğunu isteyen bir baba olarak gelenekleri bir kenara atarak kızının isteğini yerine getirir ama birde bu durumu karısına anlatması gerekmektedir. :) Köyde bunlar yaşanırken Rusya'nın bazı bölgelerinde yahudiler topraklarından sürülmektedirler. Ülke çapında yaşanan bu olaylar ilerki zamanlara yavaş yavaş köyüde etkilemeye başlayacaktır.
Filmi izlemeniz için konuyu daha fazla uzatıp heyecanınızı öldürmek istemiyorum diyerek burada noktayı koyuyorum.


Bahsetmiş olduğum "if i were a rich man" isimli şarkıyı uzun uzun yazmak yerine youtube linkini koymak daha iyi olacaktır sanırım, böylece şarkının güzelliğine varabilirsiniz. Unutmadan dinleyebilmek için farklı dns'leri kullanmayı unutmayın.



Yazının başında da dediğim gibi şarkıları, dansları, müzikleri bunların yanında espirileri, bir babanın geleneklerle kızlarının mutlulukları arasında gidip gelen çelişkileri, yahudilerin yaşadıkları dram gibi özellikleriyle ve konusuyla izlenmesi gereken bir şaheser.

Yönetmen : Norman Jewison
Yazar : Sholom Aleichem (kitapdan)
Oyuncular:
Topol ... Tevye
Norma Crane ... Golde
Leonard Frey ... Motel
Molly Picon ... Yente
Paul Mann ... Lazar Wolf
Rosalind Harris ... Tzeitel
Michele Marsh ... Hodel
Neva Small ... Chava


İyi seyirler...

Üvey evlat!

Kendine methiyeler düzen, büyüklükden bahseden Beşiktaş taraftarı lafa geldiği zaman amatör şubelerdeki başarısızlığı, buna neden olanları diline dolarda bir kere geçmez kapısının önünden, üzerine düşeni yerine getirmez. Hem yazık, hep ayıp!
Her zamanki gibi bugünde salonda bir avuçtuk ama elimizden geldiğince desteğimiz verdik, sahadakilerde oyunlarıyla karşılıklarını. İki maçtada rakiplerden fizik ve kaliteli olarak üstündük, bunuda fazlasıyla sahaya yansıtarak maçlarımızı kazandık. Sizlerle gurur duymamak elde değil. Yüreğinize, bileğinize sağlık...

Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımımız
Beşiktaş:78 İzmir Bş. Bld.:48

Hentbol Takımımız
İstanbul Dostspor:22 Beşiktaş:40






Ali Taygun'u kaybettik



Bazı anlar, olaylar vardır kelimelerle sözlerle anlatılmaz. Söylensede hiçbir anlam ifade etmez! Tiyatro dünyasının başı sağolsun...

Diğer Renkler




* Cumartesi akşam ki Fenerbahçe-Ankaragücü müsabakasında Aydın Karabulut'un attığı golü görmek için teveyi açtım. Bir o kanal bir bu kanal derken yarım saat dolaşıp bir yerde yakalayıp izledim. Ama bahsedeceğim konu Aydın'ın golü filan değil, derdim golü görebilmek için yarım saat boyunca kanal zaplarken hep Fenerbahçe'nin konuşuyor olması. Tabiki bu örnek sadece Fenerbahçe-Ankaragücü müsabakasına özgün bir şey değil. Konu üç büyük, hatta dördüncü büyüğüde katarsak sadece bu takımların konuşuluyor olması. Fanatik olarak değil bir futbolsever olarak olaya baktığımda diğer renklere tutkun insanların bundan ne kadar rahatsız oldukları aşikar. Yorumcu olarak o programlara katılanlar sadece bu büyükleri izlerler, yorum getirirler. Diğer kulüplerde ne olmuş, olmamış bihaberdirler. Eee böylece olunca piyon olarak gördüğü takımı toplasan 5 dk konuşur daha sonra kaldığı yerden devam ederler. Canımız ciğerimiz geniş medyamız çokmu zor bu takımların temsilcilerini, takip edenlerinden bir tanesini her hafta değiştirerek konuk etmek.


* Önümüzde Bursaspor maçı var. Dileğimiz bu saçma sapan kan gütme rezaleti sona ererde Bursaspor taraftarı Şeref Bey'e gelir, efendi gibi takımını destekler.

* Bobo'nun attığı golü yazmadan olmaz. Büyüksün Bobo, sende olmasan şöyle şahane goller izleyemeyeceğiz. O ne güzel istoptur, ne güzel vuruştur. Gönlümü mest ettin. Ayağına, yüreğine sağlık...

Agora Meyhanesi - Onur Şenli



Sana bu satırları
Bir sonbahar gecesinin
Felç olmuş köşesinden yazıyorum.
Beşyüz mumluk ampullerin karanlığında
Saatlerdir, boşalan kadehlere
Şarkılarını dolduruyorum,
Tabağımdaki her zeytin tanesine
Simsiyah bakışlarını koyuyorum*
Ve, kaldırıp kadehimi
Bu rezilcesine yaşamların şerefine içiyorum:
Burası Agora Meyhanesi
Burda yaşar aşkların en madarası
Ve en şahanesi
Burda saçların her teline
Bir galon içilir
Sen, bu sekiz köşeli meyhaneyi bilmezsin
Bu sekiz köşeli meyhane seni bilir.
Burası Agora Meyhanesi
Burası arzularını yitirmiş insanların dünyası.
Şimdi içimde sokak fenerlerinin yalnızlığı
Boşalan ellerimde
Kahreden bir hafiflik.
Bu akşam
Umutlarımı meze yapıp içiyorsam
Elimde değil.
Bu da bir nevi namuslu serserilik.
Dışarıda hafiften bir yağmur var
Bu gece benim gecem
Kadehlerde alaim-i semaların raksettiği,
Gönlümde bütün dertlerin
Hora teptiği gece bu
Camlara vuran her damlada
Seni hatırlıyorum
Ve sana susuzluğumu...
Birazdan plaklarda şarkılar susar,
Kadehler boşalır,
Umutlar tükenir
Mezeler biter
Biraz sonra
Bir mavi ay doğar tepelerden
Bu sarhoş şehrin üstüne,
Birazdan bu yağmur da diner.
Sen bakma benim böyle delice efkarlandığıma,
Mendilimdeki o kızıl lekeye de boşver
Yarın gelir çamaşırcı kadın
Herşeyden habersiz onu da yıkar;
Sen mes'ut ol yeter ki
Ben olmasam ne çıkar.
Dedim ya:
Burası Agora Meyhanesi
Bir tek iyiliğin tüm kötülüklere
Meydan okuduğu yer
Burası Agora Meyhanesi,
Burası kan tüküren
Mes'ut insanların dünyası...


Onur Şenli

Tiyatro - Onlar Ermiş Muradına



Uzun zamandır tiyatro oyunu yazmıyordum, tamam tamam kabul ediyorum aslına bakarsanız birkaç haftadır yazı yazmıyordum! İş, güç, hayat derken vakit bulamadım, bulduğum zamanda düşünmek, uğraşmak istemedim. Şimdi şu tembel tarafımı bir tarafa itip oyunu hakkında bir şeyler karalayımda içimde kalmasın yoksa yine tembelliğe yenik düşeceğim.

Oyunumuz sanırım 1700'lü yıllarda geçiyor, en azında o yıllara ait bir havası var. Hani fransızların şu çok gösterişli giysileri vardır ya filmlerden filan hatırladığımız, işte kostümler bu nitelikli. Sahne ise iki farklı dekor üzerinden kurgulanmış. İlk dekor ve oyunun çoğunun sahnelendiği Doktor Petypon evi, diğeri ise Doktor Petypon amcası olan generalin şatosu. Oyunun eleştirel bir tarafı olmasına rağmen eğlenceli tarafı çok daha ağır bastığından dolayı pek eleştirel tarafı dikkatinizi çekmiyor. Dediğimizi gibi eğlenceli bir oyun olmasının yanında aşk, ilişki, yalanlar vb olgular üzerine kurulu ve gayet kalabalık bir oyuncu kadrosuyla yaklaşık 2 saatlik bir süre zarfında sahneleniyor. Oyunun yazarı Georges Feydau, yönetmen koltuğunda ise tiyatroların büyük ustalarından biri olan Haldun Dormen oturmakda. Konuya geçmeden önce oyunun sonunda sizi çok güzel bir sürpriz bekliyor diyerekden merakda bırakmak istiyorum.

Oyun Petypon'un arkadaşının eve girişi ve Petypon'u kanepenin altında mahmur bir şekilde bulmasıyla başlıyor. Bu iki yakın arkadaş bir önceki geceyi alem yaparak geçirmişlerdir. Petypon bu tür olaylara alışık olmadığından dağılmış ve dün gece ne yaptığını hatırlamamaktadır. Buraya kadar bir sorun yok, klasik erkek halleri diyelim. Ama evde kimsenin hesaba katmadığı geceden kalma bir misafir vardır. Eğlence sektöründe çalışan Seksi mi seksi, cilveli mi cilveli, güzel mi güzel taş gibi bir hatun olan ama hanımefendilikden yakından uzakdan alakası olmayan argo konuşan La Mome başka bir odadan iç çamaşırlarıyla ortalığa çıkmasıyla alemcilerimiz neye uğradıklarını şaşırırlar. İç çamaşırı derken bugünün tasarımları gelmesin aklınıza, hani o zamanların şalvara benzer bi acayip çamaşırları vardır ya işte ondan. Niye açıklıyorsam! Alemcilerimiz La Mome'u evden göndermeye çalışırken Petypon eşi gelir, paldır küldür La Mome'u saklarlar ama elbiseler ortalıkda kalmıştır. Bayan Petypon terzinin elbisesini gönderdiğini düşünerekden La Mome'un elbisesini alıp odasına çekilir. Alın size bir sorun daha... Neye uğradıklarını şaşıran alemcilerimiz La Mome bu şekilde gönderemeyeceklerini düşünerekden elbise almaya karar verirler, bu işi yapacak olan da Petypon'un arkadaşıdır. Petypon'da üzerini giyinmek odasına çekilir. Tam herşey düzelecek derken bu sefer kapıdan Petypon'un amcası general giriverir. General ve bayan Petypon hiç karşılaşmamışlardır. General salona girdiğinde iç çamaşırlarıyla karşısında gördüğü kadını yeğenin eşi sanar, La Mome'da hiç itiraz etmez. Sonuçda itiraz edilecek bir durumda yoktur, bu durum nasıl açıklanabilir ki?
Genel olarak kim kimin eşi, kimin nesi diyerekden kurgulanmış eğlenceli, komedi yüklü bir oyun olan “onlar ermiş muradına” yı izlemeniz önererekden yazımı sonladırıyorum diyecem ama son bir notu eklemeden de geçmek istemiyorum.

Ayşe Nurseli Tırışkan hanımefendi ne kadar güzel, cilveli, hoş bir kadındır, aman Allahım! Sırf onun için bile şu oyun izlemeye gidilir yahu!


Yazan : GEORGES FEYDEAU
Çeviren : GENCAY GÜRÜN
Yöneten : HALDUN DORMEN
Sahne Tasarımı : BARıŞ DİNÇEL
Işık Tasarımı : ZILKIFLI ÖZDEMİR
Kostüm Tasarımı : CANAN GÖKNİL
Efekt : ERSIN AŞAR
Yönetmen Yardımcısı : ALI GÖKMEN ALTUĞ - ÖZGÜR DAĞ - CEYLAN ÇETE


OYUNCULAR
ALEV ORALOĞLU, ALİ GÖKMEN ALTUĞ, ALİ KARAGÖZ, ALİ MÜMTAZ BERGE, AYŞE NURSELİ TIRIŞKAN, AYŞEGÜL İŞSEVER, BETÜL KIZILOK BAVLİ, CEM MELİH KARAKAYA, CEYLAN ÇETE, ÇAĞRI ÖZGÜR HÜN, ENGİN COŞKUN, ERKAN SEVER, İLHAN KILIMCI , ÖZGÜR DAĞ, RAHMI ELHAN, VILDAN TÜRKBAŞ, YEŞİM KOÇAK

Bol keseden yönetimsizlik



Bu haftanın en önemli noktası seslerini duyurmak için idmanlara çıkmayan Diyarbakırspor kulübü sporcularının davranışlarıydı. Sanırım protesto için en doğru zaman böyle bir maç öncesi yapılacaklardı ki diğer maçlarda böyle bir işe girişmiş olsalardı pek gündeme gelmezlerdi. Türkiye'de bu sorunu yaşayan sadece Diyarbakırspor'un sporcuları değil. Malesef ki ülke sporu olarak yönetimsizlik içinde yüzüyoruz. Geçen sene BankAsya'yı takip edenler hatırlarlar Diyarbakırspor ligin ilk yarısında buna benzer sorunlar yaşamışlar ve nasıl olmuşsa devre arasında birçok yeni oyuncuyla anlaşarak süper lige çıkmışlardı. O zamanda buna nasıl izin verildiğine şaşırmış, daha önemlisi o takımın nasıl bir üst lige çıktığına anlam verememiştim. İlk aklıma gelen siyasi bir parmağın bu işin içinde olduğuydu ki tabi yanılıyorda olabilirim. Sonuçda kimsenin emeğine haksızlık etmek istemem. Ama insanın aklına takılmıyor da değil.
Maçın sonunda Tolga ile yapılan röpörtajda yabancı oyuncuların paralarını almalarına rağmen bu protestoya katıldıklarını belirtmesi hem takım olarak hemde arkadaşlık adına gerçekden takdir edilesi bir durum. Oyuncu-teknik ekip tarafında bunlar yaşanırken yönetim açısından bakıldığı zaman ortada büyük bir başarısızlık, yönetimsizlik göze çarpıyor. Bu yaşananlar çok sıcak olduğundan dolayı Diyarbakırspor'u konuşuyor gibi gözüksekde bu sorun yazının başında da dediğim gibi ülkenin genel sorunu. Hatırlayacağınız gibi geçen sene Beşiktaş'ın diğer branşlarında aynı sorunlar yaşanmış, bazı oyuncular idmanlara çıkmamıştı. Bugün bile bu konu dile geldiğinde yalanlansada yaşanmaya devam ediyor. Bu rezilliklere müdahele etmesi gereken kurumlar ise vurdum duymaz davranarak sessiz kalıyor, ama UEFA tarafından bu konu hakkında yakın zamanda kulüpleri bağlayan büyük değişikliklere gidilecek. Belki bu sayede bol keseden para dağıtan yönetimsizler akıllarını başlarına alırlar. Dileğimiz UEFA'nın bu değişikliğini diğer spor branşlarının yetkili kurumları da örnek alıp benzer bir yol almaları.
Son olarak diyarbakırsporlu oyuncuların yaptıkları bu protestodan sonra şehrin dinamiklerinin hareket geçmesini umarak yazımı sonlandırıyorum.

Memleketimin ehtiyarları (Düga Yüzli)




deepnote: Şavşat şivesi...(memleketim)

Rahat okuyabilmek için resimin üzerine tıklayınız!

Şems-i Tebrizi - Melâhat Ürkmez


Sadece bu topraklarda değil dünyanın dörtbir tarafında Mevlana hakkında kulakdan dolmada olsa insanlar bir takım bilgilere sahiptir ki bizlerin böyle muhterem bir şahsiyeti daha fazla tanımamız gerektiğine inanıyorum. Bu yazı Mevlana hakkına omayacaksa da onun dünyaya tanınmasında çok büyük bir etken olan gönül barajlarını serbest bırakan bir şahisyeti tanıtmaya çalışacağım. Şems-i Tebrizi. Gerçeği söylemek gerekirse eğer yakın zaman içinde sizlere tanıttığım belkide ben tanıtmadan önce okuduğunuz bir kitap olan Ahmet Ümit'in Bab-ı Esrar kitabında Şems-i Tebrizi'nin hayatından alıntılar kullanılmış bende bu muhterem kişilik ile kitabın yaprakları arasında tanışmıştım. Daha sonraki günlerde bu muhterem zat-ı daha fazla tanıma hevesiyle bu kitabı satınaldım. Kendi adıma üzücü olan bu toprakların böyle bir değerini bu yaşıma kadar tanımamış olmam. Cahillik, bilgisizlik diyelim!
Kitabı tanıtırken fazla derinlere inmicem, zaten bu bilgi ve birikimede sahip değilim. Mümkün olduğunca kitap içinde verilen bilgilerden yararlanmaya çalışacağım.
Herkes tarafında bilinen ismiyle Şems-i Tebrizi'nin kelime anlamı Tebriz'in güneşi anlamına geliyor olsada gerçek ismi Şemseddin'dir. Doğum yeri Tebriz, doğum tarihi 1186'dır. Aile geçmişine bakıldığı zaman Azeri Türklerinden veya Horasanlı olduğu tahmin edilmektedir. Kişilik olarak ise tavizsiz, isyankar bir yapıya sahiptir ki bu kendisini insanların gözünde biraz antipatik hale getirmektedir. Tabiki bu yapısı dini konularda çok daha önplana çıkmaktadır. Bilgi birikimi sadece din konular ile kısıtlı değildir. Kendi coğrafyasında gördüğü eğitimden sonra artık kendi bilgi birikimini artıracak hiçbir kimse bulamamasından dolayı bir arayış içerisine girmiştir. Uzun yıllar mürid değil mükemmel bir mürşid aramıştır. 62 yaşında iken Konya'ya gelmiştir. Mevlana ile Şems ilk defa Konya'da Merec'ül-bahreyn diye tabir edilen -iki denizin buluşması- yerde karşılaşırlar. Burada yaşananlar farklı şekilde anlatılsada Şems aradığı kişi olup olmadığını anlamak için sorduğu “Hazreti Muhammed mi büyük, Beyazıd-ı Bestamî mi? Ne dersin?” sorusunun devamında aldığı cevap ile yıllar boyunca aradığı mükemmel mürşide sahip olmuştur. Bu buluşmaya kadar Mevlana halkla içe içe olan bir karakter iken daha sonraları Şems ile başbaşa kalmaları ve halkdan soyutlanması ilginçtir. Ayrıca iki karakteri analize ettiğimizde Mevlana daha alçak gönüllü, insanları kırmamak için çabalarken Şems ise yazının başında da bahsetmiş olduğum gibi tavizsiz ve isyankar yapısından dolayı doğruları yumuşatmadan söylemekde bu da insanları kırmasına neden olmaktadır. Halkdan soyutlanma daha sonraki zamanlarda halk içerisinde iftiralara, söylentilere neden olmuş bunun devamında da halk Şems'den nefret eder hale gelmişdir. Söylentilerin giderek artmasının devamında Şems Konya'dan ayrılarak Şam'a gider, halk bu ayrılığın sayesinde Mevlana'nın eskisi gibi kendilerine yöneleceğini düşünselerde beklediklerinin aksine Mevlana daha da içeriye kapanmış, iyice kopmuştur. Mevlana'nın bu halini gören halk yaptıklarından bin pişman halde kendisinden özür dilemişler ve kabul olmasıyla özür dileyenlerin arasında yirmi kişilik bir grup ile Mevlana'nın oğlu Sultan Veled birlikte Şesm'i Konya'ya getirmek için yola çıkmışlardır. Bu yola çıkma olayı sadece bu grubun düşüncesi değil Mevlana'nın da isteğiyle olmuştur.
Şems'in Konya'ya dönüşünden belli bir zaman sonra söylentiler yine artarak devam etmiş ve sonunda Şems dönmemek üzere kimsenin bilmediği bir şekilde Konya'dan ayrılmıştır. Başka bir rivayet ise öldürüldüğü yönündedir ki öldüren yedi kişi arasında Mevlana'nın oğlu olan Aladdin'in de olduğudur. Bu yaşananları böyle birkaç satırda anlatılabilecek şeyler değildir, uzun uzun okunmalı araştırmalıdır. Ama kitap içerisinde ilgimi fazlasıyla çeken bazı olaylara özellikle değinmeden geçmeme taraftarıyım. Bunlardan birincisi; Şems Mevlana ile görüşmek isteyenlere “ne getirdin?” sorusunu yöneltmesidir ki birgün buna cevap olarak sinirlenen bir zat “sen ne getirdin?” sorusuna Şems'in verdiği cevap ilginçtir, “başımı”. Diğeri ise ilk karşılaştıkları zaman birbirlerini tanıyor olmalarıdır ki kitapta uzun yıllar ruhlar aleminde birbirlerinden haberdar oldukları söylenmektedir. Tabiki bu bir rivayet , bir düşünce olsada ilginçtir. İşin özüne gelecek olursak eğer Şems Mevlana gibi içinde dalgalar koparan bir barajın kapaklarını açmış, Allah aşkıyla yanıp tutuşturmuş, madde dünyasından çıkarıp manevi dünyaya taşımış, gerçek aşkın ne olduğunu anlamasına yardımcı olmuştur. Onlar iki ayrı bedende tek bir ruh olmuşlar, birbirlerini tamamlamışlardır.

Kitap içerisinde birçok yerli, yabancı kaynağın yanında yazar kendi fikirlerinide katmıştır. Bu kaynakların arasında en önemlileri Mevlana'nın Şems için yazdığı şiirlerin yanısıra Mevlana'nın müridlerinden Sipehsâlar Mecdüddin Feridun'un bizzat gördükleri ve yaşadıklarını yazmasıdır. Ayrıca Şems'in kendi el yazması bir eseri bulunmasa da Makalat (söyleşiler) isimle eserde kendisi hakkında birçok bilgiye ulaşılabilir. Unutmadan kitapda Mevlana'nın eserlerinden alıntılarda bulabilirsiniz.

Kitaplı günler...

Makalat
http://www.semazen.net/text_list.php?id=22&menu_id=id5

Kıskanmak [2009]



Filmin konusuna geçmeden önce sinema demeye binbir şahit isteyen, sanatçıya, izleyiciye saygısı olmayan Kadıköy Rexx sinemasına bir iki laf söylemeden geçmicem. Çünkü içimde öyle bir yer ettiki anlatamam. Filmi öyle bir salonda oynatıyorlar ki giriş ve çıkış kapısı arasında 2 mt var. Koltukların bir ucu kapılarla 1 mt uzaklıkda diğer ucu duvara yapışık. Sahne desen Allah'a emanet. Perdeye yansıtılan görüntülerde oyuncular ince ve uzun gözüküyor. Arkadaş ayıp be! Hiçmi utanmanız yok? Gözünüzü amma para bürümüş, yuhhh be!

İçimizdekileri ortaya döktükden sonra filmin konusuna giriş yapalım. Nahid Sırrı Örik'in romanından aynı isimle beyaz perdeye aktarılan “kıskanmak” filminin yönetmen koltuğunda Zeki Demirkubuz oturuyor. Senaryo romandan kaleme alındığından dolayı konuya sadık kalınmasından olsa gerek klasik Zeki Demirkubuz filmlerinin biraz dışında kalıyorsada gerçekten çok kaliteli bir yapım. Filmimizde üç ana karakterimiz bulunmakda. Mühendis Halit (Serhat Tutumluer), Halit'in eşi Mükerrem (Berrak Tüzünataç) ve Halit'in kız kardeşi Seniha (Nergis Öztürk). Biraz karakterleri tanımakta yarar var;
* Halit boylu poslu, iyi eğitim görmüş, yakışıklı bir beyefendi.
* Mükerrem genç, güzel mi güzel, kültürlü bir kadın.
* Seniha bu iki karakterin aksine çirkin, evde kalmış, iyi eğitim görmemiş bir kadın.

Film 1930 yıllarında Zonguldak'da 29 Ekim Cumhuriyet balosu görüntüleri ile başlıyor. Bu baloya Zonguldak'ın önde gelen aileleri ve şeref misafileri katılmaktadır. Bunların arasında şehrin en önde gelen ailelerinden birisinin oğlu olan Nüshet'de (Bora Cengiz) bulunmaktadır. Nüshet çapkın mı çapkın, zenginliği ve yakışıklılığı sayesinde bütün şehrin kızlarını sıradan geçiren genç bir delikanlıdır. Abartmıyorum, bende öyle bir izlenim bıraktı. Arkadaş bir adamın yatağı hiçmi boş kalamaz. Bundan 3 ay önce Zonguldak'a taşınmış olan ana karakterlerimizde baloya teşrif etmişlerdir. Dans esnasında Nüshet'in dikkatini güzeller güzeli Mükerrem çeker ve dansa davet eder. Bu dans esnasında Mükerrem genç delikanlıdan çok etkilenir. Balodan kısa bir süre sonra Nüshet'in aile kahyası evin hanımının birşeyler konuşmak istediğini söylerekden bizim güzelmi güzel mühendis bey'in eşini evine davet eder. Ama aslında bu doğru değildir, Mükerrem'i evin hanımı değil Nüshet beklemektedir. Bu ikili ilk defa burada beraber olurlar, daha sonraki günlerde bu ilişki daha da ilerleyerek devam eder. Belli bir zaman sonra ilişkinin daha fazla dile düşmemesi için gündüzleri torbaya kaldırıp Halit Bey'in evde olmadığı geceler başka bir yerde buluşmalar, sıcak anlar diyip konuyu burada kesiyorum. Buradan sonrasını sinemada izleyiniz, ama Rexx'de değil.

“Filmin konusunu, finalini ben anladım” derseniz eğer finalde hayal kırıklığına uğrarsınız. Güzel bir finalinin olması yanında bu filmde Seniha karakterini oynayan hanımefendinin Osmanlı türkçesi ile yaptığı konuşmalar da hoşunuza gidecektir.

İyi eğlenceler...

Gizli sağ ayak tekniği



Hani bilgisayar oyunlarında vardır ya karakterlerin oyunun sonunda yaptıkları ölüm vuruşları, işte bizim Üzülmez'in de böyle bir tekniği olsa gerek on yılda birkaç defa sağ ayağıyla yaptıkları. Sol ayağından bir hayır görmedik ama sağ ayağı neler yaptı neler. Maçın analizini, Üzülmez'in, Rüştü'nün, Denizli'nin saçmalıklarını bir kenara bırakın. Üzülmez'in ilk goldeki ortası neydi aga öyle? Topuz'u bakkala gazoz almaya gönderişinden sonra kafayı kaldırması, bu esnada Fink'in sevgilisine el sallar gibi kendini belli etmeye çabalarken ceza alanına sokulması sıradan bir görüntü gibi gözükse de bundan sonra yaşananlar ben ve benim gibi düşünenlerin küçük dillerini yutturdu. Unutmuşuz Deli'nin neler yapacağını. -şuanda bile şaşkınım, inanamıyorum- Öyle bir orta kestiki ayağının üstüyle top süzüle süzüle Fink'in ayağına oturdu. Backham mısın mübarek? Volkan şanslıydı ki Fink'in o füzesine uzanamadı. Allah korudu, yoksa vücudunda ömür boyu kapanmayacak bir ikinci deliğe sahip olacaktı. Ya ikinci golde ki asisti? O da buram buram bir fitbol zekası ürünüydü. Bu söylediğime bende inanamadım ama işte Üzülmez adamı böyle mındar eder.

Son olarak lafımız ağız ishali olmuş olan twitter kazım'a; "Nasıl koyduk ama"

Beni Candan Usandırdı - Fuzûlî



Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı?
Felekler yandı âhımdan murâdım şem’i yanmaz mı?

Kamu bîmârına cânan devâ-yı derd eder ihsan,
Niçin kılmaz bana derman beni bîmâr sanmaz mı?

Şeb-i hicran yanar cânım töker kan çeşm-i giryânım,
Uyarır halkı efgaanım kara bahtım uyanmaz mı?

Gül-i ruhsârına karşu gözümden kanlı akar su,
Habîbim fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mı?

Gamım pinhan dutardım ben dediler yâre kıl rûşen
Disem ol bi-vefâ bilmem inanır mı inanmaz mı?

Değilim ben sana mâil sen ettin aklımı zâil.
Bana ta’neyleyen gaafil seni görgeç utanmaz mı?

Fuzûlî rind-i şeydâdır hemişe halka rüsvâdır,
Sorun kim bu ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mı?

Fuzûlî

Tiyatro - Coriolanus


Bu haftasonun güzel yanı bu oyuna gitmiş olmam. Onun dışında da zaten yorucu ve berbat bir haftasonuydu. Şimdi size haftasonu ne yaptığımı anlatmayacağım merak etmeyin. Zaten anlatacak birşey de yok. Sizleri sıkmadan şu güzel oyunu tanıtayım da sayfayı zaplamayın.

Dünyanın en önde gelen yazarlarından biri olan William Shakespeare'in Coriolanus isimli oyunu Roma döneminde geçiyor. Coriolanus, Roma'nın önde gelen soylu ailelerinden birinin oğlu olmasıyla beraber en önemli askerlerinden biri. Kahramanımız kendinden ne olursa olsun ödünmeyen vermeyen bir karakter. Diğer soylulardan onu ayıran en önemli özellikde bu. Bunu biraz açıklamak gerekirse günümüzün kodamanlarını düşünün. Nasıl yani? Şöyle; kodamanlar kendilerini kaf dağında görüp, çıkarları için her türlü esnekliği gösterebilen politik oyunculardır. O ise ne olursa olsun soyluluğundan geri adım atıp, kendine ihanet etmiyor. Bu güzel bir özellik olsada Coriolanus soyluluğunu iyice abartıp kendinden aşağıdakileri -halkı- aşağılamayı kendinde hak görüyor. Böyle olunca savaş alanları dışında pek sevilen bir karakter değil. Coriolanus Volsyalılar ile yapılan son savaşta büyük bir zafer kazanır. Bu savaşın bir diğer özelliği birbirinden ölümüne nefret eden iki askerin karşılaşmasıdır. Volsyalılar'ın komutanı Ofilius'un ismini burada anmayıp, kulak aşinalığı yapmadan olmaz. Çünkü oyunun ilerki dakikalarında önem kazanacak.
Ordunun komutanı tarafından bu zaferin onuru Coriolanus'a bağışlanır. Uzun zamandır savaş alanlarında yaşadığı büyük zaferlerin sonucunda artık ülkenin yönetimin kısmında yer alma zamanı gelmiştir. -Roma'nın yapısını bilmediğimden dolayı bazı yerleri kendi anladığım kadarıyla yazmaya çalışacağım.- Bu konuma gelmesi için halk temsilcilerininde onay vermesi gerekmektedir. Peki halkı devamlı aşağılayan bu insan nasıl olurda yönetime girebilir? Annesinin ve yakın dostunun telkinlerine kulak asmayıp söylediklerinden geri adım atmaz, hatta işi iyice abartıp halk temsilcilerinide aşağılamaya devam eder. Bunun sonucu olarak Coriolanus'un göreve atanması bir kenara, birde üzerine Roma'dan sürgün edilir. Bu sürgün şehirde soylular ile halkın arasına açıp, bir kaosa neden olur. Belli bir zaman ortalıkda gözükmeyen Coriolanus en büyük düşmanı olan Ofilius'un kapısına dayanır. Hayatını Ofilius'un ellerine bırakan kahramanımız beklemediği bir şekilde saygı görür. Bu iki büyük düşman artık aynı safdadır ve düşmanları ortaktır. Bu düşman Roma'dır.
Oyunumuz gayet kalabalık bir oyuncu kadrosuyla sahnelenmesinin yanında savaş kareografileri ve ufakda olsa müzik ile süslenmiş. Oyuncularında mükemmel performansını düşünürseniz eğer ortaya mükemmel bir oyun çıkmış. İzlemenizi önerip yazımı sonlandırıyorum.

İyi eğlenceler...

Yazan : WILLIAM SHAKESPEARE
Çeviren : ALI TAYGUN
Yöneten : ŞÜKRÜ TÜREN
Dramaturgi : HATICE YURTDURU
Kareografi : EFTAL GÜLBUDAK
Müzik : DENIZ NOYAN
Sahne Tasarımı : RıFKı DEMİRELLİ
Işık Tasarımı : F.KEMAL YİĞİTCAN
Kostüm Tasarımı : ZUHAL SOY
Efekt : ERSIN AŞAR
Yönetmen Yardımcısı : ÜMRAN İNCEOĞLU, CANER BİLGİNER, C.AHHAN ŞENER, NURSELİ TIRIŞKAN

OYUNCULAR
ASRIN GURUR KUYUCAK, BORA SEÇKIN, BURCU ÇOBAN, CANER BILGINER, CEMAL AHHAN ŞENER, DOĞAN ALTINEL, ECE YILDIZ, ERSIN UMULU, GÖKSEL ARSLAN, HAKAN GÜNER , HALE AKINLI, HÜSEYIN KÖROĞLU, HÜSNÜ DEMİRALAY, MEVLÜT DEMIRYAY, NİHAT ALPTEKİ, OĞUZBOY VEDAT ŞAHIN, OKAN PATIRER, ORHAN HIZLI, ÖZGÜR EFE ÖZYEŞİLPINAR, PINAR AYGÜN, SELÇUK SOĞUKÇAY , SIBEL TOPALOĞLU, TANKUT YILDIZ

Bir yıldızmı doğuyor ne?


Tiyatroyu ne kadar sevdiğimi yazılarımı biraz takip ediyorsanız anlamışsınızdır. Hep imrenmişimdir tiyatro oyuncularına, emeklerine, azimlerine, soğukkanlılıklarına, özgüvenlerine. O koltuklarda otururken bazen oyuna kaptırmış kendimi farklı dünyalarda bulmuşumdur, bazen oyuncuların yeteneklerini ağzım açık izlemiş, sonunda ellerim kızarınca kadar kadar karşılıklarını vermişimdir. Bugün ise koltuklarda oturmak yerine onlardan biri olmak için tek bir oyun sahnelecek olsa bile çabalıyorum. Uzun sayılabilecek bir süredir çalıştığım firmanın insan kaynakları bir tiyatro kulübü kurmaya karar verdi. Aslına bakarsanız bugüne kadar ne yaptıklarından bile haberim olmayan bu departmanın böyle bir işe kalkışması beni şaşırttı. Kimin aklından çıktıysa aklına sağlık. Sonunda bir işe yaradılar. Bende bu fırsatı kaçırmadım. Yaklaşık bir ay önce bir eğitmen eşliğinde eğitimlere başladık. Yavaş yavaş birşeyler öğrenmeye, birşeyler yapmaya çalışıyoruz. Hani öyle başlıkdaki gibi ilerisi için bir iddam yok, sadece bu işten zevk almak, insanların önünde böyle bir işe girişerek özgüvenimi kazanmak peşindeyim. Fazla mütevazi davrandığıma bakmayın, bende meğersem ne cevherler varmışda benim haberim yokmuş demeden de geçmicem. Biraz şımaralım, diimi? Belkide bakarsınız beyaz perde yeni bir yetenek kazanır. :) Benim Al abiden neyim eksik! Yetenekliyiz vesselam... Daha yeni başladığımız için haftada tek ders ile ağır adımlarla ilerliyoruz. İleride roller dağıtılmaya, ezberler, provalar başladığında haftada 3-4 güne kadar çıkacak olan zor bir dönem başlayacak. Bizim sempatik eğitmen arkadaşın aklında Türk tiyatrosunun ustalarından birinin eğlenceli bir oyunu var. Sanırım bu oyunu sadece şirket içinde değil yardım kuruluşları için bile oynama durumumuz varmış diye bir söylenti dolaşıyor içeride. Umarım olurda bir taşla iki kuş avlamış olur, kendimiz dışında başkalarınada iyiliğimiz dokunur. Bakalım nasıl olacak?
Allah yüzümüzü kara çıkartmasın...