
Hes son sürat: Çoruh Aksu Vadisi ve borusan
Bir Coruh Aksuludan…
“Arkadaşlar bunlar bize çok çektirdiler…
Aksu’yu delik deşik etmeleri yetmedi… Kevgiri bilir misiniz? Kevgire çevirdiler…
Yolu genişletiyoruz diye mezarlıkları altüst ettiler,
Kemikleri toplayıp dolgu malzemesi olarak kullandılar…

Köylünün bağı, bahçesi, mahsulu balçıkla sıvandı.
Suyla taşınan tünel inşaatı atıkları tarım yapılan tarla zeminlerinde kalın beton tabakaları oluşturdu.
Mahsul daha ışığı göremeden kurudu…

Tünellerden çıkan kimyasal atıkları borularla Aksu çayına akıttılar, Aksunun tam kalbine…
Uyardık, tepki gösterdik. Balıklar zehirlenecek dedik, zehirlenip öldüler…
Taş kırma makinesinin olduğu dönemde gökyüzü tozdan görünmüyordu,
Nisanda çamur yağdı tepemize…
Tünelden çıkardıkları hafriyatı vadi tabanına boşalttıkları gibi
asırlık ceviz ağaçları kepçelerle köklediler…
İnsaat artık bitmek üzere ama BORUSAN kabusu bir türlü bitmek bilmiyor…
Şimdi de yüksek gerilim ile cebeleşiyoruz. Başımıza gerilim ağını örmeye başladılar bile…
Biliyor musunuz Aksu’da çocuklar dinamit sesleri altında, kafalarında kaskla okula gidiyorlar…”

http://www.aksuvadisi.org
http://ekolojiagi.wordpress.com/2010/11/26/borusan-ile-yandas-medyasinin-25-kasim-hes-eylemine-yonelik-dezenformasyon-haberleri-hk/
“Arkadaşlar bunlar bize çok çektirdiler…
Aksu’yu delik deşik etmeleri yetmedi… Kevgiri bilir misiniz? Kevgire çevirdiler…
Yolu genişletiyoruz diye mezarlıkları altüst ettiler,
Kemikleri toplayıp dolgu malzemesi olarak kullandılar…

Köylünün bağı, bahçesi, mahsulu balçıkla sıvandı.
Suyla taşınan tünel inşaatı atıkları tarım yapılan tarla zeminlerinde kalın beton tabakaları oluşturdu.
Mahsul daha ışığı göremeden kurudu…

Tünellerden çıkan kimyasal atıkları borularla Aksu çayına akıttılar, Aksunun tam kalbine…
Uyardık, tepki gösterdik. Balıklar zehirlenecek dedik, zehirlenip öldüler…
Taş kırma makinesinin olduğu dönemde gökyüzü tozdan görünmüyordu,
Nisanda çamur yağdı tepemize…
Tünelden çıkardıkları hafriyatı vadi tabanına boşalttıkları gibi
asırlık ceviz ağaçları kepçelerle köklediler…
İnsaat artık bitmek üzere ama BORUSAN kabusu bir türlü bitmek bilmiyor…
Şimdi de yüksek gerilim ile cebeleşiyoruz. Başımıza gerilim ağını örmeye başladılar bile…
Biliyor musunuz Aksu’da çocuklar dinamit sesleri altında, kafalarında kaskla okula gidiyorlar…”

http://www.aksuvadisi.org
http://ekolojiagi.wordpress.com/2010/11/26/borusan-ile-yandas-medyasinin-25-kasim-hes-eylemine-yonelik-dezenformasyon-haberleri-hk/
Kavim - Ahmet Ümit
Ahmet Ümit'in ilk okuduğum kitabı Bab-ı Esrar' dı, ki çok beğendiğim bir kitap olduğunu tekrar belirtmek isterim. Tabiki bu beğeninin altında işlenen konunun mistik bir yanın olması ve Mevlana'nın dostu olan Şems'in de bulunması etkili olmuştu. Yazarımızın Kavim isimli romanında ise işlemiş olduğu polis-katil kovalamacası değil ama katilin geçmişi, işlediği cinayetin nedenleri ve öldürülen karakterlerin ortak yanları, geçmişleri ilginç. -Bir zamanların Türkiye'sini hatırlatan noktalar- Bu belirttiğim nedenlerden dolayıda ister istemez kitaba bağlanıyorsunuz. Aklınızda da bu bölümlerin kalacağını söyleyebilirim, en azından benim aklımda bunlar kaldı. Ayrıca yazar kitabı hazırlarken farklı dinler ve mezhepler hakkında gerek kitaplardan, gerekse işinde uzmanlaşmış kişilerden bilgiler almış olması romanın başka bir artı tarafı. Kitapta yaşanan olaylar İstanbul'da geçiyor olsada Mardin, Urfa, İstanbul arasında bugünden geçmişe gidiş gelişler olduğunuda eklemeden geçmeyelim. Kitabı yeterince övdük, şimdi de bir iki kelam ile kitabın konusundan, karakterlerinden bahsedelim.Polis, Yusuf Akdağ'ın evine geldiğinde tütsü ile esrar kokusunun karışmış olduğu bir ortam vardı. Yusuf kanepenin üzerinde kalbine saplanmış haç saplı bir kesici alet ile ölü olarak bulur. Polisi arayan binanın kapıcısının eşidir. Hemen cesedin yanında üzerinde Kitabı Mukaddes yazan bir kitap bulur. Kitabın açık olan sayfasında “Uyan ey kılıç! Çobanıma, yakınıma karşı harekete geç” satır kurbanın kanıyla çizilmiş ve yukarıdan aşağıda doğru “Mor Gabriel” isimli bir yazı damgalanmıştı. Cinayet masasından amir Nevzat ve yardımcıları Ali ile Zeynep olayın ilk bakıldığında bir din cinayeti olduğunu düşünselerde olay tahminlerin ötesinde sırlar ve nedenlerle doludur.
Karakterler:
Amir Nevzat; ailesini otomobiline konulan bomba ile kaybetmiş emniyet teşkilatının sözünü esirgemeyen, kim olursa olsun sonunda kadar giden yaşlı kurtlarından biridir.
Ali ile Zeynep; Nevzat amirin yardımcıları, birbirlerinden hoşlansalarda bir türlü birbirlerine bu hislerini açıklayamamaktadılar.
Can Nusayr Türkgil; Yusuf'un arkadaşı, Agnostik inancına sahip, Antakyalı bir Arap. Mimar Sinan Üniversitesinde yardımcı doçent'tir ve sanat tarihi üzerine ders vermektedir.
Kınalı Meryem; İstanbul'un eski kabadayılarından Yanık Fehmi'nin kızı, Yusuf'un sevgilisi. Ortaköy'de Nazareth isimli barın sahibi.
Rum kızı Evgenia; Nevzat'ın uzatmalı güzeller güzeli sevgilisi. Kurtuluşta babadan kalma Tatavla isimli bir meyhane işletmekte. -cidden öyle bir meyhane var mıdır?-
Bingöllü Kadir; eski bir pkk itirafçısı, sağa sola salça olan haraç kesen bir pislik.
vs. diyerek diğer karakterleri size bırakıyorum.
Yazının başında kitabın artı yönlerinden bahsettim; sıkmayan, düşündüren, birazda heyecan içerisinde bırakan, okunası bir kitap.
Tarihinotte: Mor Gabriel Manastırı Mardin Midyat'ta bulunmaktadır.
http://morgabriel.org/
Kitaplı günler...
Tiyatro - Düşüş
Düşüş, Kemal Bekir tarafından Nahid Sırrı Örik’in “Sultan Hamid Düşerken” isimli romanından tiyatroya uyarlamış olan oyun. Yönetmen koltuğunda ise Engin Gürmen oturuyor. Toron Karacaoğlu, Yavuz Şeker gibi usta oyuncularında sahne aldığı oyunumuzun oyuncu kadrosu gayet geniş. Oyuncu performansları bu kadar üst düzey olan oyunda herhangi bir oyuncuyu önplana çıkartmak istemesemde nazır kızı Nimet rolünü oynayan Defne Gürmen Üstün'ün performansı sanki bir adım daha öne çıkıyor. Oyunda Padişah II. Abdülhamit'i çok haşmetli, üstün gösterilirken bugün ise hâlâ tartışılıyor olması bir tezat. Padişah II. Abdülhamit'in portresinin oyunun tümünde sahnede olması sanki hepinizin üstündeyim, güçlüyüm, herşeyden haberim var mesajını veriyor. Kısaca konu:
İttihat-Terakki Partisi halktanda aldığı destekle hükümet üzerinde gücünü hissetirmektedir. Bu güçle II. Abdülhamit'e II. Meşrutiyet'i ilan ettirir. Bu değişim eski devlet adamların üzerinde baskıya neden olur. Nazırların yalıları, köşkleri saldırya uğrar, yağmalanır. Eski nazırlardan Mehmet Sehabettin Paşa hakkında gazetelerde çıkan geçmişte rüşvet aldı haberi üzerine telaşa kapılan Paşa hazretleri akıbetinin diğerlerinin gibi olacağından korkar. Paşa bu haberi kızına anlattığında ise Nimet babasından bu iddaları red ettiğine dair bir mektup yazmasını isteyerek, gerekli mercilere teslim edeceğini söyler. Nimet bu mektubu gazetenin yayın yöneticisini götürmek yerine İttihat-Terakki'in kurucularından olan Binbaşı Şefik'e gider. Binbaşı Şefik'in Nimet ile yaptığı görüşmede ilk başlarda ki taviz vermeyen tavrı Nimet'in peçesini açmasıyla tamamıyla değişir. -Erkek milleti değil mi hemen gevşer-
Nimet'e aşık olan Şefik Bey bu hislerini açıklamak, izdivaç isteğini dile getirmek için belli bir süre sonra Sehabettin Paşa ile görüşmek isteyerek köşke gider ama kendisini karşılayan Paşa değil Nimet Hanım'dır. Nimet Hanım Şefik Bey'in hislerinden haberdardır, isteğine karşı bir koşul koyar, babası tekrar hükümette yer alacaktır. Belli bir zaman sonra bu isteği yerine gelir ve Şefik Bey ile dünya evine girer. Bundan sonra yaşananlar ise Nimet'in tekrar eski günlerdeki gibi güçlü konuma geçmek için Şefik Bey'i kullanması üzerine yoğunlaşıyor.
Oyunu izlerken aklıma “ey yarabi kadınları yarattın, yarattın. O zaman ben niye yarattın” diye dert yanan şeytanın fıkrası gelmişti. Kadın milleti değil erkeğe, şeytana bile pabuçunu ters giydirir. Alın size Nimet karakteri.
Oyunun konusunda çelişkiler olsada -veya bizim cahilliğimizden kaynaklansada- konu açısından başarılı, kendini izlettiren, memnun bırakan, mükemmel oyuncu performansları ile de izlenmesi gereken çok kaliteli bir oyun.
İyi seyirler...
Yazan : Kemal Bekir
Yöneten : Engün Gürmen
Dramaturgi : Özge Ökten
Sahne Tasarımı : Ayhan Doğan
Işık Tasarımı : F.Kemal Yiğitcan
Kostüm Tasarımı : Niigün Gürkan
Efekt : Mustafa Emin Duman
Yönetmen Yardımcısı : M.Derya Kılıç-Caner Çandarlı-Samet Hafızoğlu
Süre : 2 SAAT 10 DK. 2 PERDE
OYUNCULAR
ALİ KARAGÖZ, CANER CANDARLI, ÇAĞIM DEFNE GÜRMEN ÜSTÜN, ENGİN GÜREMEN, ERKAN SEVER, GÖKHAN EĞILMEZBAŞ, HAŞMET ZEYBEK, H.SAMET HAFIZOĞLU, MELIKE ALTINBARAN, MURAT DERYA KILIÇ, OYA PALAY, ÖZGÜR DAĞ, RAHMI ELHAN, TORON KARACAOĞLU, YAVUZ ŞEKER
New York’ta Beş Minare [2010]
Aslında bu tür filmlere blogda yer vermiyorum ama Haluk Bilginer'in o mükemmel oyunculuğu hatırına birkaç satır karalamak gerekir diye düşünüyorum, ki bunu hak ediyor. Senaristliğini ve yönetmenliğini Mahsun Kırmızıgül'ün yapmış olduğu Newyork'ta beş minare isimli filmin oyuncu kadrosunda Mahsun Kırmızıgül, Haluk Bilginer, Mustafa Sandal, Robert Patrick, Danny Glover ve Gina Gershon'un yanısıra teve ekranlarından tanıdığımız birçok oyuncuda bulunmakta. Türkiye standartlarına göre yüksek bir bütçeyle çevrilmiş olması ve uluslararası bir film olması nedeniyle insanların ister istemez ilgisini çeken bir yapım. Filme fragmanlarında ki aksiyon sahneleri ve Haluk Bilginer'in oyunculuğunu görmek için gittiğimi de bu arada itiraf edeyim. Konuyu az-buçuk sinemayı takip edenler biliyorlardır ama yinede anlatayım. Dini terör örgütünün elemanları polis tarafından ele geçirilir, yapılan sorgulamalarda Deccal takma isimli Hacı Gümüş ismine ulaşan polis, Interpol'un kırmızı bülteniyle bu terör örgütü liderini aramaya koyulur. Belli bir süre sonra Hacı Gümüş'ün abd'de olduğu tespit edilir ve fbi Hacı Gümüş'ün evine yaptığı bir baskınla aranan adamı canlı olarak ele geçirir. Bu yaşanan gelişmeler üzerine Hacı Gümüş'ü almak için Fırat ve Acar isimli iki polis abd'ye yola çıkar.
Konu İstanbul, Newyork, Bitlis üçgeninde yaşanan bu olaylar üzerine kurgulanmış. Filmin artı ve eksilerine biraz göz gezdirelim. Aslına bakarsanız eğer filmi neresinde hata yapmışlar, bulupta eleştireyim gibi bir düşünce ile filmi izlemedim ama ister istemez bazı sahneleri insanı rahatsız ediyor. Filmin birkaç yerinde kopukluklar mevcut, bunun yanısıra mesaj verme kaygısıyla öyle gereksiz, saçma konuşmalar geçiyor ki “ne alaka” diyebiliyorsunuz. Mahsun Kırmızıgül ve Mustafa Sandal'ın oyunculuğu için ise ne bekliyorsanız ancak o kadar oyunculuk yaptıklarını söylemeliyim.
Filmin artılarından bahsedecek olursak, filmin başında diyebileceğimiz bir bölümde yaşanan polis timlerinin hücre evine yaptığı baskın sahnesi dünya sinemasında ki aksiyon sahnelerini aratmıyor, gayet başarılı. Çekim kalitesi ise yine filmin başka bir artı yönü, abd'de ki insanların müslümanlara bakış açısı, cehalet, kan davası gibi önemli konuların belli ölçülerde mesaj yoluyla verilmeye çalışılması hoş, ama becerizsizce. Ve gelelim en önemlisine, Haluk Bilginer'in bütün filmi tek başına ayakta tutan Hacı Gümüş karakterinde ki oyunculuk performansına... Bir oyuncu bu kadar mı başarılı olur, inanılmaz beğendim.
Sonuç olarak film ne üst seviye ne de yerde sürünüyor, oturup izlenilecek bir film.
Son bir not daha; arkadaşım söyledi, filmin dublajlı versiyonu varmış haberiniz ola.
Schuster, Nihat
VDB-Tigana, Demirören'in bugüne kadar takımın başına getirmiş olduğu olduğu teknik direktörlere genel olarak bakıldığı zaman geleceği kurtaracak kişiler olmalarına rağmen gündelik başarılar üzerine kurulu olan Türkiye'de ki yapı yüzünden adamlara yapılmadık hakaret, rezillik kalmadı. Demirören ve onun altında çalışanlarda maalesef buna hep alet oldular. Bugün ise hedefte Schuster var. Son günlerde Schuster'in basına ti'ye alarak yaptığı açıklamalar ne mal oldukları belli olan basın guruhunun canını sıkıyor. Sıkmasında ne yapsın? Kendilerini herşeyin üzerinde gördüklerinden dolayı bu tür bir yaklaşıma fazla alışkın sayılmazlar. Umarım her seferinde “VDB'yi göndermeseydim, hata yaptım” diye dert yanan Demirören'in tekrar birilerinin gemisine -basın veya taraftar- binerek aynı hatayı tekrarlamaması. Demirören'e pek güvenim yok ama bizde ki sadece bir umut. Her seferinde şu cümleyi kuruyorum, ki Beşiktaş'ın kurtuluşu ancak bu tür bir zihniyetle olabilir; “Geleceği kurtarmak için günü yakmak”. Varsın şampiyon olmayalım(!), biz demiyor muyuz; “şampiyonluk, bizim aşkımız yanında hiçbirşey” diye.
Son barikat'ın bloğunda A2'nin oynadığı Bursa maçı ile ilgili bir yazıya denk geldim, uzun zamandır basbas bağırdığımız A takım ne oynuyorsa altyapılarda aynı sistemi oynasın düşüncesi bu sene yapılmaya başlanmış. Umut etmek için ne güzel bir neden. Schuster'in ısrarla oynatmak istediği sistem, gençlere önem vermesi, basına gider yapması beni mutlu ediyor, umarım genel olarak taraftarı ve yönetimide memnun eder. Değişimler her zaman sancılıdır ve sabır ister. Sonuna kadar Schuster...
Nihat; bugünlerde oynadığı futbol değilde sahadaki davranışları ile taraftarın gözüne takılır oldu. Genellikle hep böyledir, insan psikolojisi. Mecnun'un ile Leyla karşılaştığı zaman şöyle bir konuşma geçer; “sen Leyla olamazsın, eğer sen Leyla isen bende ki Leyla kim“. Bizim aklımızda kalan her zaman İspanya'da golleriyle önce çıkan Nihat olmuştur. Bizde bu performansı verememesinden dolayı insanların ister istemez gözlerine başka noktalar takılıyor, ama Nihat dün neyse bugünde o. Mesela Nouma, Beşiktaş'ta ki performansı iyi olmasaydı saha içi ve dışındaki davranışları nasıl karşılanırdı? Bazen sistemler oyuncuların performanslarını yukarı çekerken bazen yerlerde sürünmesine neden olur. Buna Zlatan örneğini verebiliriz, veya Ronaldinho. İspanya'da oynadığı takımalarda ki sistem ile Nihat'ın önplana çıkmış olan yeteneklerinin Beşiktaş'ın oynamak istediği sistem ile uyuşmaması ve bununla birlikte taraftarın Nihat'tan beklentileri başarısızlığın görünür kısmı. İşin özü; bu sistem ile oynandığı sürece Nihat'tan çok fazla bir beklenti içerisine girilmemesi gerekiyor.
Son barikat'ın bloğunda A2'nin oynadığı Bursa maçı ile ilgili bir yazıya denk geldim, uzun zamandır basbas bağırdığımız A takım ne oynuyorsa altyapılarda aynı sistemi oynasın düşüncesi bu sene yapılmaya başlanmış. Umut etmek için ne güzel bir neden. Schuster'in ısrarla oynatmak istediği sistem, gençlere önem vermesi, basına gider yapması beni mutlu ediyor, umarım genel olarak taraftarı ve yönetimide memnun eder. Değişimler her zaman sancılıdır ve sabır ister. Sonuna kadar Schuster...
Nihat; bugünlerde oynadığı futbol değilde sahadaki davranışları ile taraftarın gözüne takılır oldu. Genellikle hep böyledir, insan psikolojisi. Mecnun'un ile Leyla karşılaştığı zaman şöyle bir konuşma geçer; “sen Leyla olamazsın, eğer sen Leyla isen bende ki Leyla kim“. Bizim aklımızda kalan her zaman İspanya'da golleriyle önce çıkan Nihat olmuştur. Bizde bu performansı verememesinden dolayı insanların ister istemez gözlerine başka noktalar takılıyor, ama Nihat dün neyse bugünde o. Mesela Nouma, Beşiktaş'ta ki performansı iyi olmasaydı saha içi ve dışındaki davranışları nasıl karşılanırdı? Bazen sistemler oyuncuların performanslarını yukarı çekerken bazen yerlerde sürünmesine neden olur. Buna Zlatan örneğini verebiliriz, veya Ronaldinho. İspanya'da oynadığı takımalarda ki sistem ile Nihat'ın önplana çıkmış olan yeteneklerinin Beşiktaş'ın oynamak istediği sistem ile uyuşmaması ve bununla birlikte taraftarın Nihat'tan beklentileri başarısızlığın görünür kısmı. İşin özü; bu sistem ile oynandığı sürece Nihat'tan çok fazla bir beklenti içerisine girilmemesi gerekiyor.
Sadece vazgeçmeyi bildim - Can Yücel
…Asla sevmediğim birine seni seviyorum demedim,
Ya da asla birini severken karşılığını beklemedim.
Dostluğuma değer biçmedim, sevgime ise hiçbir zaman sınır çizmedim.
Sevdiysem sonuna kadar gittim, bitirdiysem öldürse de hasreti geriye dönmedim.
Bazen çok kırıldım, bazen belki de kırdım.
Ama hata insana mahsustur dedim.
Affettim, af diledim.
Kimileri birden fazla kırdılar kalbimi ama ben onları yinede affettim.
Onlar belki beni saflıkla yargıladılar.
Belki de içten içe sinsice güldüler.
Ama asıl unuttukları şuydu;
Ben aldanmadım..!
Aldanan her zaman kendileri oldular ama bunu anlayamadılar.
Bir insan kaybının ne olduğu bilemedikleri için,
Kaybetmek onlar için bir alışkanlık haline geldiği için.
Oysa ben hiç insan kaybetmedim.
Sadece zamanı geldiğinde vazgeçmeyi bildim o kadar...
deepnoteyalnışça: bu da bizi yalnış anlayanlara...
Ya da asla birini severken karşılığını beklemedim.
Dostluğuma değer biçmedim, sevgime ise hiçbir zaman sınır çizmedim.
Sevdiysem sonuna kadar gittim, bitirdiysem öldürse de hasreti geriye dönmedim.
Bazen çok kırıldım, bazen belki de kırdım.
Ama hata insana mahsustur dedim.
Affettim, af diledim.
Kimileri birden fazla kırdılar kalbimi ama ben onları yinede affettim.
Onlar belki beni saflıkla yargıladılar.
Belki de içten içe sinsice güldüler.
Ama asıl unuttukları şuydu;
Ben aldanmadım..!
Aldanan her zaman kendileri oldular ama bunu anlayamadılar.
Bir insan kaybının ne olduğu bilemedikleri için,
Kaybetmek onlar için bir alışkanlık haline geldiği için.
Oysa ben hiç insan kaybetmedim.
Sadece zamanı geldiğinde vazgeçmeyi bildim o kadar...
deepnoteyalnışça: bu da bizi yalnış anlayanlara...
Tiyatro - Bozuk Düzen
Oyunculara şöyle göz gezdirdiğimizde gerçekten önemli, tanıdık isimler görsekde “Bozuk Düzen” isimli oyuna konu açısından bakıldığı zaman basit bir oyun olduğunu söylemek gerek. Oyunu kurtaran bazı oyuncuların üstün performansları ve fonda çalan müzikler. Özellikle Ömer rolünde ki Gün Koper öne çıkan isim. Bu arada dekorunda başarılı olduğunu söylemeden geçmiyim. Başka gözüme takılan nokta Yılmaz Meydaneri'n oynadığı sarhoş koca -Ragıp- tiplemesinde aynı sahne içerisinde saniyeler geçtikçe ayılması biraz huylandıran bir durumdu -sadece bu oyunda böyle bir performans sergilemiş olabilir-. Oyunumuz dram içerikli bir oyun olasada bir önce tanıttığım “dört kişilik bahçe” kadar ağır değildi, kendini izlettiriyor, sıkmıyor. Oyunun yazarı Güner Sümer, yönetmenliğini ise Burteçin Zoga'nın yaptığı iki perdelik olan oyunumuz, köhne ev ve bahçesinin yanısıra bir de bar olmak üzere iki dekor üzerinden aşağıda yazılmış süre zarfında sahneleniyor. Birazda konudan bahsedelim; Dikili isimli kasabada yaşanan zelzelede yıkılan evlerini tekrar yapmak yerine herşeyleri satarak İstanbul'a yerleşen ailemizin reisi ilerki yıllarda vefat eder. Evin annesi yaşadığı sağlık problemlerinden dolayı hastaneye yatırılır. Evin kızı Güzin evlenir ve evde 3 erkek kardeş başbaşa kalır. Ağabey Hakkı, ortanca Turgut, küçük kardeş Ömer. Başlıbaşına sorunlu bir aile, aynı tevede oynayan “küçük kadınlar” gibi. “Sen nereden biliyon şu küçük kadınları” demeyin(!), ev ahalisi malumunuz.
Hakkı; kendi dükkanını işletmektedir. İçine kapanık, özellikle kadınlarla iletişim kuramamış olmaktan dolayı evde kalmış bir erkek kurusudur. Uzun zaman sonra Handan'a aşık olmuş, onunla evlenmek istemektedir. Handan'da ona karşı boş değildir ama yaptığı işi anlattığında olacaklardan korkmaktadır. Çünkü Handan hayat kadınıdır.
Turgut; amatör olarak futbol oynamakta diğer iki kardeşinin aksine dünyada ki beklentileri üst seviyede, gününü gün etme derdindedir. Demet isimli güzel bir bayana aşıktır ve onunla evlenmek istemektedir. Demet'in ise Turgut ile bir yuva kurmak gibi bir düşüncesi yoktur.
Ömer; zelzeleden büyük ruhsal yaralar almış içine kapanık, dünyaya kapılarını kapatmış bir çocuktur.
Güzin; eşi Ragıp ile sorunlar yaşamakta, kafayı çeken kocasından dayak yemektedir.
Ve birgün Güzin eşini terkedip bizim üç bekarın kaldığı harabeye gelir ve olaya dahil olur. Genel olarak bireylerin birbiriyle yaşadığı sorunlar, hayattan beklentileri, bu bozuk düzen içerisinde verdikleri mücadele dramatik bir şekilde anlatılıyor.
Bu oyundan ders olarak ne çıkarabiliriz dersek eğer “başsız kalmış sürü dağılır” gibi abesi bir yorum getirebilirim. Gırgırı bir kenara bırakırsam eğer anne baba aileyi bir arada tutan faktördür.
İyi seyirler...
Yazan : Güner SÜmer
Yöneten : Burteçin Zoga
Sahne Tasarımı : Baarış Dinçel
Işık Tasarımı : Mahmut Özdemir
Kostüm Tasarımı : Nihal Kaplangı
Efekt : Ersin Aşar
Yönetmen Yardımcısı : Selçuk Yüksel-Tolga Coşkun
Süre : 2 Saat 45 Dakika
OYUNCULAR
AHMET ÖZASLAN, AZİZ SARVAN, BERRİN KOPER, ÇAĞLAR POLAT, DEMET BOZYAKA, ENES MAZAK, GÜN KOPER, GÜROL GÜNGÖR, PERIHAN SAVAŞ, SELIN İŞCAN, UĞURTAN ATAKAN , YILMAZ MEYDANERI
Hes demokratik din dersi
* Geçenlerde Penche'de bu içki mevzu üzerine bir yazı asılmıştı, o yazıda Anadaolu'da bazı illerde yapılan baskılar sonucu içkili mekanların kapılarına kilit vurulduğundan dem vurulmuştu. Bugün ise 31 Aralık 2009'dan sonra ikinci büyük bir zam haberi daha geldi. Rakıya tam tamına %30 zam yapıldı. İçirmemek için güzel taktik be aga, sanki günahımın hesabını bunlar verecek. Tamam, bizim çiligir soframızı bir kenara koyalım, birde olaya üretici-işveren, turizimci ve birde sağlık yönünden bakalım. En son sigaraya gelen zamlardan sonra ortalık kaçak sigara kaynıyordu, ya şimdi? Bu sağlık yönü. Turizimci ve işveren için ise yüksek maliyet, bunun yansıyacağı yer ise işçi. İçenlere yapılan baskı, sağlık, para...
* Geçen hafta İkizdere sit alanı olarak tescillenmişti, bizde mutlu olmuştuk ki hükümet bunun rövanşını bir hafta geçmeden yasal gücünü kullanarak almış oldu. - İkizdere'nin sit alanı olmasıyla yapılması planlanan 22 Hes rafa kalkmış oluyordu- Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun ‘sit alanı ilan etme yetkisi’ Çevre Bakanlığı’na bağlı yeni bir kuruma devrediliyor. Bu sayede sit alanı olmuş alanların tekrar gözden geçirilmesi sağlanacak. Ne mi olacak? Rant için, yandaşları için, doğanın ırzına geçecekler. Neyimize gerek börtü-böcek, doğa, bitki? Gözünü sevdiğimin demokrasisi...
* Kemal Kılıçdaroğlu'nun R.T. Erdoğan için geçen gün yaptığı konuşma gereçekten çok ağır ifadeler taşıyordu ki bugün R.T. Erdoğan karşılık verdi. Hemde benzer ağır ithamlarla, sonunda da halka şikayet etti. Kılıçdaroğlu'nun yaptığı konuşmayı tasvip etmiyorum ama cevap veren kişinin sanki sütten çıkmış ak kaşık gibi eleştirmesi bir garip! Son sekiz yıla bakıldığı zaman R.T Erdoğan'ın yaptığı konuşmalar ortadayken eleştiriyor olması komik bir durum. Bizim oradalarda bir deyim vardır; “bokluda çamurlaya gülüyor” derler.
Siyaset dedikleri yapı gerçekten mide bulandırıcı, yapanlarda. Bu ülkede sözü-özü bir olanlar ya hayatlarına sıradan bir vatandaş gibi devam ederler ya da hayatlarına garip kazalar ile veda ederler, onlarda parmakla gösterilecek kadar azdır. Gerisi mi? ortada...
* Geçen hafta içerisinde bazı öğrenciler YTÜ'de açtıkları pankart sonucu karşıt görüşçüler ve devletin güzide polisleri tarafından saldırıya uğramış devamında da YTÜ rektörlüğü tarafından soruşturma açılmış, derslere alınmamıştı. Bugün ise öğrencilerin ve bazı öğretim görevlilerin destekleri sayesinde en azından derslere alınmaya başlandı. İlim-bilim adamı, özgür düşünceli insanlar yaratması gereken üniversitelerin başında dar kafalıların olması ne kadar tezat bir durumdur.
* Bugünün gafı-afı-..... diye başlamak gerek, Milli Eğitim Bakanlığı özürlü insanlarımızın eğitim aldığı Özel Eğitim Kurumlarının ders çizelgesinde değişikliğe giderek din kültürü ve ahlak bilgisi dersini ekledi. Özürlü diye hitap ettiğim kısmı açmak gerek, bunun içerisinde zihinsel engelliler, otistik çocuklarımız bulunmakta. Alevi ve farklı inançlara sahip vatandaşlarımızın zorunlu din dersi istemiyoruz sözlerine kulak asmayanlar kendine bakamayacak durumda ki çocuklara din dersi öğretmeye kalkıyor. Bu ne saçmalıktır be!
* Fransa'da insanların ömürleri uzadı, maliyetler arttı diye emekli yaşının 60'dan 62'ye çıkartılması esnasında ve devamında çıkan olayları gördüğümde yıllarda bu ülkede yedi ceddini ağlatan siyasetçilere ses çıkarmayan insanları görünce cidden ne kadar eğitimsiz, vurdumduymaz olduğumuza şaşırıyorum. Daha sonra şu akp'ye oy verenlerin büyük bir kısmı eğitimsiz dendiğinde birileri alınıyor. Alınacak birşey yok. Akp'nin yaptırdığı ankette bunu söylüyor. Yalanda söylemiyoruz.
Gözünü sevdiğimin akepe demokrasisi...
* Geçen hafta İkizdere sit alanı olarak tescillenmişti, bizde mutlu olmuştuk ki hükümet bunun rövanşını bir hafta geçmeden yasal gücünü kullanarak almış oldu. - İkizdere'nin sit alanı olmasıyla yapılması planlanan 22 Hes rafa kalkmış oluyordu- Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun ‘sit alanı ilan etme yetkisi’ Çevre Bakanlığı’na bağlı yeni bir kuruma devrediliyor. Bu sayede sit alanı olmuş alanların tekrar gözden geçirilmesi sağlanacak. Ne mi olacak? Rant için, yandaşları için, doğanın ırzına geçecekler. Neyimize gerek börtü-böcek, doğa, bitki? Gözünü sevdiğimin demokrasisi...
* Kemal Kılıçdaroğlu'nun R.T. Erdoğan için geçen gün yaptığı konuşma gereçekten çok ağır ifadeler taşıyordu ki bugün R.T. Erdoğan karşılık verdi. Hemde benzer ağır ithamlarla, sonunda da halka şikayet etti. Kılıçdaroğlu'nun yaptığı konuşmayı tasvip etmiyorum ama cevap veren kişinin sanki sütten çıkmış ak kaşık gibi eleştirmesi bir garip! Son sekiz yıla bakıldığı zaman R.T Erdoğan'ın yaptığı konuşmalar ortadayken eleştiriyor olması komik bir durum. Bizim oradalarda bir deyim vardır; “bokluda çamurlaya gülüyor” derler.
Siyaset dedikleri yapı gerçekten mide bulandırıcı, yapanlarda. Bu ülkede sözü-özü bir olanlar ya hayatlarına sıradan bir vatandaş gibi devam ederler ya da hayatlarına garip kazalar ile veda ederler, onlarda parmakla gösterilecek kadar azdır. Gerisi mi? ortada...
* Geçen hafta içerisinde bazı öğrenciler YTÜ'de açtıkları pankart sonucu karşıt görüşçüler ve devletin güzide polisleri tarafından saldırıya uğramış devamında da YTÜ rektörlüğü tarafından soruşturma açılmış, derslere alınmamıştı. Bugün ise öğrencilerin ve bazı öğretim görevlilerin destekleri sayesinde en azından derslere alınmaya başlandı. İlim-bilim adamı, özgür düşünceli insanlar yaratması gereken üniversitelerin başında dar kafalıların olması ne kadar tezat bir durumdur.
* Bugünün gafı-afı-..... diye başlamak gerek, Milli Eğitim Bakanlığı özürlü insanlarımızın eğitim aldığı Özel Eğitim Kurumlarının ders çizelgesinde değişikliğe giderek din kültürü ve ahlak bilgisi dersini ekledi. Özürlü diye hitap ettiğim kısmı açmak gerek, bunun içerisinde zihinsel engelliler, otistik çocuklarımız bulunmakta. Alevi ve farklı inançlara sahip vatandaşlarımızın zorunlu din dersi istemiyoruz sözlerine kulak asmayanlar kendine bakamayacak durumda ki çocuklara din dersi öğretmeye kalkıyor. Bu ne saçmalıktır be!
* Fransa'da insanların ömürleri uzadı, maliyetler arttı diye emekli yaşının 60'dan 62'ye çıkartılması esnasında ve devamında çıkan olayları gördüğümde yıllarda bu ülkede yedi ceddini ağlatan siyasetçilere ses çıkarmayan insanları görünce cidden ne kadar eğitimsiz, vurdumduymaz olduğumuza şaşırıyorum. Daha sonra şu akp'ye oy verenlerin büyük bir kısmı eğitimsiz dendiğinde birileri alınıyor. Alınacak birşey yok. Akp'nin yaptırdığı ankette bunu söylüyor. Yalanda söylemiyoruz.
Gözünü sevdiğimin akepe demokrasisi...
Korkma Ben Varım - Murat Menteş
Hayat örümcek ağı gibidir. Ne zaman ve nasıl insanların yollarının kesişeceği hiç belli olmaz. Yazarımız bir önceki romanında ki -Dublörün Dilemması- gibi yine aynı tarzda yoluna devam ediyor. Daha sonra farklı denemeler yaparmı bilmiyorum ama bu tarzı benim açımdan ilgi çekici. Sadece bu kitapta ufakta olsa bir iki “keşke olmasaydı, sonunu daha iyi bağlasaydı” gibi noktalar mevcut. Mesela Hayati Tehlike ile Fu'nun karşılaşmasının sonucu veya kitabın finalinin çok daha heyecanlı, farklı biteceğini düşünürken sönük şekilde sonlanması gibi. Kitap, diğer romanda olduğu gibi sona yakın bir bölüm ile başlıyor ve Fu'nun Gönül İşler Bakanlığı'na yapılacak saldırıyı rüyasında görmesiyle devam ediyor. Yazarın burada oluşturmuş olduğu Gönül İşler Bakanlığı öğesi gerçekten ilginç, bu ülkede olmayacak bir durum mudur bilmiyorum. -Olur mu olur vallaha, tırstım- Tırstık diye araya not düştük ya açıklamakta gerek; neymiş, ne yaparmış bu bakanlık, birde şu çekik gözlü sandığınız zat-ı muhterimi tabiki. Nedir Gönül İşler Bakanlığı: bu kurum devlet eliyle aşık olduğunuzu resmi olarak onaylıyor. “Yok daha neler?” demeyin öyle, aşık olduğunuz kişinin adını söyleyerek başvurduktan sonra eğer kabul görürse dini alimler tarafından sözlü mülakata çağrılıyorsunuz. Bu mülakat sonunda alimlere verdiğiniz cevaplar uygun görüldüğü taktirde size bir AŞKart tahsis ediliyor. Yani devlet eliyle aşkınız onaylanmış oluyor. Ayrıca bu karttan çeşitli indirimler, avantajlar sağlayabiliyorsunuz. Tabiki bu da ömür boyu değil, 3 yılda bir yenilemeniz gerekiyor. Nasıl ama? Şimdi gelelim Fu dediğimiz karaktere; Fu, Fuat Tufa'nın kısaltılmış hali. Gönül İşleri Bakanlığı'nın basın müsteşarı ve Dublörün Dilemması'ndan hatırlayacağınız Nuh Tufan'ın afilli filintalardan arkadaşı. Ayrıca kitabın ilerki sayfalarında aynı sınıftan başka bir karakter daha dahil olacak ki bu da Müntekim Gıcırbey. Fuat Tufa uzakdoğu kültürüyle yoğrulmuş, gayet atletik, yakın-uzak-orta dövüş sanatlarına hakim bir çekirge. Gıcırbey'in ismi geçmişken ondan da bahsetmeden olmaz. Gıcırbey insanlardan para karşılığı intkam alan bir işle meşgul, intikam diyince öldürmek olarak algılamayın, o insanları rezil etmek için uğraşıyor. Yardımcısı ise üst komşusu rahmetli Kevser'in babaannesi cinci Ruhiye ve cini Jajha.
Gelelim kitabın tehlikeli-eli kanlı-bir o kadarda aşk adamı olan Hayati Tehlike'ye. -Nereden buluyor arkadaş böyle garip isimleri- Adamın ismi ile yaptığı iş ancak bu kadar uyuşur. Hayati Tehlike Niko'nun yakın arkadaşı. Birgün otel odasında çıkan kavgada dokuzcu kattın penceresinden yakuzalar tarafından atılırlar, bunun sonucunda Niko hayatını kaybeder. Hayati ise hastane odasındaki günlerinden sonra yaşamına devam eder. İşte Hayati Tehlike'nin hayatı bu vesileyle yön değiştirir. -Niko ünlü mafya babası Atom Bombacıyan'ın yeğeni midir, oğlu mudur tam hatırlamıyorum. - Atom Bombacıyan ile tanışan Hayati artık mafyanın içinde yer almaya başlar.
Kitap dört ana karakter üzerinde kurgulanıyor. Fu, Gıcırbey, Şebnem Şubimi ve Hayati Tehlike. Gelelim üstünkörü konuya; Fu, Hayati'nin GİB başvurmasından sonra aldığı olumsuz yanıt sonucunda bakanlığa yapılan kanlı saldırıdan sorumlu olduğu sonucuna varıyor, Gıcırbey ise aşık olduğu kadının böyle bir mafya adamının elinde zarar görmemesi için Fu ile işbirliğine gidiyor. Ve bu ölüm kalım mücadelesinin içerisinde Hayati Tehlike ile Şebnem arasında mafyadan apartılan romantik mi romantik sahnelerle desteklenen aşk hikayesi.
Bu karakterlerin yanısıra Atom Bombacıyan'ın sağkolu Abidin Dandini, Hayati Tehlike'nin maddelere hükmeden oğlu Gerçek, Şebnem'in eski Emniyet Müdürü olan babası Şerif Şubimi, Abidin Dandini'nin yavuklusu Leyla Kalahari, Hayati Tehlike'nin bir gecelik kaçamağı ve plotonik aşkı Neptün Petunya gibi yan karakterler ile desteklenen ilginç ve kendine bağlayan bir kitap sizi bekliyor.
Beşiktaş JK : 32 - Ankara 06 Aterspor : 18
Ligin 4. maçınıda kayıpsız geçmiş bulunmaktayız. Maçtan önce dağıtılan önünde Beşiktaş arması arkasında “Beşiktaş Hentbol” yazan tişörtlerin neyin nesidir bilmesemde açılan “Gücümüze Güç Katan, Formamıza Ter Olan Taraftarımıza Sonsuz Teşekkürler” pankartı hoş ve anlamlıydı. Salonun yarıyarıya dolması ve taraftarın rakibe bulaşmayıp sadece takımı marşlarla desteklemesi memnun edici, özlediğim bir tabloydu. Maçın öne çıkanı ise iki takımın kalecilerininde gerçekten gününde olmalarıydı. - Özellikle ilk yarı- Bu da oyunun daha zevkli bir hal almasına sağlıyor.
.jpg)
Maçın başlamasıyla rakip ataklara kalesini kapatan Yılmaz'ın başarılı performansı sayesinde ilk 11 dakikada fark 9-0 gibi bir skora ulaştı. Daha sonraki dakikalarda rakip kalecinin performansı öne çıkınca ilk yarı 13-10 gibi bir skorla bitti. Maçı o kadar kazanacağımıza güvenimiz var ki taraftar dahil kimse telaş yapmıyor. İkinci yarıyada ilk yarıya başladığımız gibi oyuna ağırlığızı koyunca 32-18 gibi farklı bir skorla oyundan galip ayrıldık. Alkışlar hentbolcularımıza...
.jpg)
Sevdalı yüreklerde beyaz sürgünler
Halayla, türkülerle sevdi bu kalpler
Yıldızlarlar tutuştu siyah beyazla
Marşlarımız ağlasın kartal aşkıyla
Beşiktaş seninle ölmeye geldik...Beşiktaş
Gücüne güç katmaya geldik
Formanda ter olmaya geldik
Beşiktaş seninle ölmeye geldik... Beşiktaş
Barbaros meydanında dün gibi sevdan
Derin bir nefes çektik Abbasağa'dan
Bir umudum sensin anlıyormusun
Hayat yaşanmıyor senle olmadan
Beşiktaş seninle ölmeye geldik... Beşiktaş
Gücüne güç katmaya geldik
Formanda ter olmaya geldik
Beşiktaş seninle ölmeye geldik... Beşiktaş
.jpg)
Maçın başlamasıyla rakip ataklara kalesini kapatan Yılmaz'ın başarılı performansı sayesinde ilk 11 dakikada fark 9-0 gibi bir skora ulaştı. Daha sonraki dakikalarda rakip kalecinin performansı öne çıkınca ilk yarı 13-10 gibi bir skorla bitti. Maçı o kadar kazanacağımıza güvenimiz var ki taraftar dahil kimse telaş yapmıyor. İkinci yarıyada ilk yarıya başladığımız gibi oyuna ağırlığızı koyunca 32-18 gibi farklı bir skorla oyundan galip ayrıldık. Alkışlar hentbolcularımıza...
.jpg)
Sevdalı yüreklerde beyaz sürgünler
Halayla, türkülerle sevdi bu kalpler
Yıldızlarlar tutuştu siyah beyazla
Marşlarımız ağlasın kartal aşkıyla
Beşiktaş seninle ölmeye geldik...Beşiktaş
Gücüne güç katmaya geldik
Formanda ter olmaya geldik
Beşiktaş seninle ölmeye geldik... Beşiktaş
Barbaros meydanında dün gibi sevdan
Derin bir nefes çektik Abbasağa'dan
Bir umudum sensin anlıyormusun
Hayat yaşanmıyor senle olmadan
Beşiktaş seninle ölmeye geldik... Beşiktaş
Gücüne güç katmaya geldik
Formanda ter olmaya geldik
Beşiktaş seninle ölmeye geldik... Beşiktaş
Tribün toplumun aynasıdır
Uzun zaman sonra ilkkez sinirlendim, kendimi kötü hissetim. Bunun sebebi ne sistem ne oyun ne de Shuster. Aksine oynatılmak istenen sistemden de Shuster'den de gayet memnunum. Ama güvendiğim oyuncuların yaptığı basit, amatörce hatalar beni hayal kırıklığına sevk ediyor, sinirlenmeme yol açıyor. Yazık oldu Porto maçındaki oyunumuza!
Asıl değinmek istediğim konuya gelirsem eğer taraftar profilinin bu kadar kötüye gitmesi beni iyice umutsuzluğa sevk ediyor. Eşiyle kavga eden, işinde başarısız olan, sosyal hayatında silik görüntü sergileyen, belkide maddi açıdan sorunlar yaşayan insanların o tribünlerde empati yapmadan deşarj olurken sahneledikleri görüntü gerçekten berbat. En kötüsü ise “biz Beşiktaş'ı karşılıksız seviyoruz”, “dünyanın parasını alıyorsunuz ..... ” gibi düşüncelerinin arkasına sığınmak ve bu rezilliği ortaya koymak. Düşünsenize iş yerinizde patronunuz, yöneticiniz eşiyle kavga etmiş, geliyor size patlıyor. Ne hissedersiniz? “Küfür edenleride anlamalı, dünya değişti” gibi sözler bana doğru gelmiyor. Dünya ne kadar değişirse değişsin insanların ahlakı, ilkeleri olmalı. “İyi insan olmadan Beşiktaş'lı olunmaz” söyleminin arkasında durmak, Süleyman Seba'ları, Baba Hakkı'ları, Baba Recep'leri tanımak, iyi analiz etmek gerekir. Beşiktaş'lı olmanın bu kadar basit bir olgu olmadığına, hayatın doğruları olduğuna inanan biriyim. Biliyorum bizimki deli işi ama bizim Beşiktaş'lılığımız bunlar üzerine kurulu. Malesef ki arkadan gelen veya değişen insan yapısı ürkütücü. Ben taraftar dedim ama toplum olarak müsamaha göstermeyen, ilk düştüğünde tekmeyi vuran, yukarı çıkanı aşağıya çeken, yüze başka arkadan başka konuşan, saygı göstermeyen, empati yapmayan bir zihniyet aldı yürüyor. Gücü gücüne yetene. Nedir bu ikiyüzlülük, rezillik?
Asıl değinmek istediğim konuya gelirsem eğer taraftar profilinin bu kadar kötüye gitmesi beni iyice umutsuzluğa sevk ediyor. Eşiyle kavga eden, işinde başarısız olan, sosyal hayatında silik görüntü sergileyen, belkide maddi açıdan sorunlar yaşayan insanların o tribünlerde empati yapmadan deşarj olurken sahneledikleri görüntü gerçekten berbat. En kötüsü ise “biz Beşiktaş'ı karşılıksız seviyoruz”, “dünyanın parasını alıyorsunuz ..... ” gibi düşüncelerinin arkasına sığınmak ve bu rezilliği ortaya koymak. Düşünsenize iş yerinizde patronunuz, yöneticiniz eşiyle kavga etmiş, geliyor size patlıyor. Ne hissedersiniz? “Küfür edenleride anlamalı, dünya değişti” gibi sözler bana doğru gelmiyor. Dünya ne kadar değişirse değişsin insanların ahlakı, ilkeleri olmalı. “İyi insan olmadan Beşiktaş'lı olunmaz” söyleminin arkasında durmak, Süleyman Seba'ları, Baba Hakkı'ları, Baba Recep'leri tanımak, iyi analiz etmek gerekir. Beşiktaş'lı olmanın bu kadar basit bir olgu olmadığına, hayatın doğruları olduğuna inanan biriyim. Biliyorum bizimki deli işi ama bizim Beşiktaş'lılığımız bunlar üzerine kurulu. Malesef ki arkadan gelen veya değişen insan yapısı ürkütücü. Ben taraftar dedim ama toplum olarak müsamaha göstermeyen, ilk düştüğünde tekmeyi vuran, yukarı çıkanı aşağıya çeken, yüze başka arkadan başka konuşan, saygı göstermeyen, empati yapmayan bir zihniyet aldı yürüyor. Gücü gücüne yetene. Nedir bu ikiyüzlülük, rezillik?
Kan acil değil, sürekli ihtiyaçtır
Uzun zaman sonra bugün kan verdim. Sanırımsam 4 veya 5 yıl olmuştu. Bu kadar uzun zaman kan vermememin nedeni kendimce Kızılay'ın davranışlarından kaynaklanan bir durum olsada birilerinin yüzünden böyle saçma bir davranışta bulunmak aptalca. Biraz geç anladım! Aşağıda kan vermenin yararlarını görebilirsiniz. Hani kendinizi düşünmeseniz bile “böyle birşeye ihtiyacım yok”, “ben iğneden korkarım” gibi saçmalıklara sığınıyorsanız dahi son şıkta yer alan açıklama sizin için umarım itici güç olur. İnsanın kendisi veya bir yakının bu duruma düşmesi durumunda aklına ancak gelebilecek bir neden. Allah kimseye göstermesin ama hayat bu, ne zaman kimin başına geleceği belli olmuyor. O çıkmazda, çaresizlikte olmak, bir ünite kanı bulmak için telaş içinde koşuşturmak, zamana karşı yarışmak beter bir durum. Her güzel şey gibi sağlıkta kaybedilince değeri anlanan bir kavram. Biraz empati yapmak, duyarlı olmak gerek diye düşünüyorum. Konunun sloganınıda başlıktaki gibi kızılaydan apartalım; kan acil değil, sürekli ihtiyaçtır.Sonuçta hayat bu, ne olacağımız belli değil!
* Kemik iliğinin yağlanmasını önleyip, kan yapımı canlı tutulur.
* Verilen kanın yerine, anında vücuttan genç hücreler dolaşımına katıldığı için, bağışçı daha dinç ve canlı olur.
* Kandaki yüksek yağ oranı düşer.
* Kan bağışı kalp krizi ihtimalini %90 azaltır.
* Kan bağışlayan kişide baş ağrısı, stres, yüksek tansiyon, yorgunluk gibi rahatsızlıkların giderilmesinde çok büyük katkısı olur.
* Kan bağışçısı her kan verdiğinde: AIDS , Hepatit B , Hepatit C , Sifiliz. Kan grubu taramasından ücretsiz olarak yararlanmış olur.
* Trafik kazasında yaralanan bir kimsenin, kan uyuşmazlığı olan bir bebeğin, kan bulunmazsa ölecek bir hastanın sizin verdiğiniz kanla kurtulmasının, size verdiği manevi duygu ölçüsüzdür. Bağışınız çok insancıl ve onurlu bir davranıştır.
http://www.kanver.org/
Avrasya'nın zenginleri
Köprünün ortasında, boğaz karşımda, börekler ortada, meyvesuları elimizde. "Kendimi dünyanın en zengini gibi hissetim" desem yalanım olmaz, diğer 130 bin kişide benim gibi hissetmiş midir acep? Sanırsam 9 km'ye yakın yürüdük, yürüdük diyorum çünkü koşmuş olsaydım -ki mümkün değil- şuanki halimi arar olurdum. Şuan bile pestilim çıkmış gibi hissediyorum.
Güzel, yorucu. Ihhhh...
Dayıya bak dayıya(!), birde dönüp poz veriyor.
.JPG)
Dünkü maçın sıkıntısı, sabahın karga ile olan ilişkisi derken ağzı bir açılıp bir kapanan yavru kartal.
.JPG)
Bu nasıl bir mahşeri kalabalıktır? Köprü bile sallandı!
Güzel, yorucu. Ihhhh...
Dayıya bak dayıya(!), birde dönüp poz veriyor.
Dünkü maçın sıkıntısı, sabahın karga ile olan ilişkisi derken ağzı bir açılıp bir kapanan yavru kartal.
Bu nasıl bir mahşeri kalabalıktır? Köprü bile sallandı!
Zübükler, umutlar, kalıntılar
• Marco sakatlanmış. Üzülmedim, sevinmedim de. Önceleri formayı kim giyse birşeyler hissederdim. Şimdi ise düzene bende ayak uydurdum. İçimden gelmiyor!
• Milli takım yenilmiş; uzun zaman önce bırakmıştım desteklemeyi. Forma renginden dolayı yapılacak seçimlere, adam kayırmacılığına, ayrımcılığa, sağa sola el kol hareketi yapan kaptanlara, kendini kaf dağından sanan teknik direktörlere karşıyım. Kartaldan başka kuş, siyah-beyaz’dan başka renk, Beşiktaş’tan başka takım tanımam. Totti’nin dediği gibiyim bende “benim milli takımım Beşiktaş”
• Referandum öncesi 12 Eylül’cüler yargılancaktı, sahi ne oldu?
• Şili’de ki madenciler uzun zaman sonra göçükten çıkartıldı. Ne güzel görüntülerdi onlar! Dünyanın diğer ucunda olsa dahi insan seviniyor.
• Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer Şili’de ki madencileri işaret ederek “Böyle bir kaza bizde olsa, madencileri üç günde çıkarırdık” demiş. Sahi bizim madencilerin cesetleri çıkartıldı mı? İnsanın içinden geçenleri diline dökememesi zor. Sabır!
• Zamanın Sanayi Bakanı Cahit Aral insanları ikna edebilmek için "cayda radyasyon yok lakin ben iciyorum" diye bir söz sarf etmişti. İnsanları yıllar içinde yavaş yavaş ölürken bu sözleri sarf eden bir insanın vicdanı nasıl rahat olabilir? Bir benzer sözü ise bugünün Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu sarf ediyor. Diyor ki; “Biz bilimsel olarak konuşuyoruz. Katiyen yok, olsa çıkar söylerim. Hamsiyi rahatlıkla yiyebilirsiniz. O zehirli maddelerin çoğu yüzde 90’ı çökecek. Merak etmeyin.” Zihniyet aynı, zaman değişse dahi!
• Dünyayı, doğayı yok etmeye elbirliğiyle devam ediyoruz. Tuna akmam diyor.
• Haftasonu Avrasya maratonu var, bizde ordayız. Amaç koşmak değil, yürümek. Köprüden İstanbul’u seyretmek.
• Halkın Takımı forumunda çocuklara yardım kampanyası yine başlamış. Bir el atmak, sevindirmek gerek. Çocukların yüzündeki tebessüm bir dünyaya bedel.
• Fopomaç özür dilemiş, hayret! Diğer yalan haberleri içinde özür dileyecekler mi acep?
• Stalker’ın Bosna hakkında ki bir yazısına denk geldim; konu hakkında kulaktan dolma bilgiler haricinde bir bilgiye sahip değilim, okuyunca utandım(!), merak ettim.
• Milli takım yenilmiş; uzun zaman önce bırakmıştım desteklemeyi. Forma renginden dolayı yapılacak seçimlere, adam kayırmacılığına, ayrımcılığa, sağa sola el kol hareketi yapan kaptanlara, kendini kaf dağından sanan teknik direktörlere karşıyım. Kartaldan başka kuş, siyah-beyaz’dan başka renk, Beşiktaş’tan başka takım tanımam. Totti’nin dediği gibiyim bende “benim milli takımım Beşiktaş”
• Referandum öncesi 12 Eylül’cüler yargılancaktı, sahi ne oldu?
• Şili’de ki madenciler uzun zaman sonra göçükten çıkartıldı. Ne güzel görüntülerdi onlar! Dünyanın diğer ucunda olsa dahi insan seviniyor.
• Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer Şili’de ki madencileri işaret ederek “Böyle bir kaza bizde olsa, madencileri üç günde çıkarırdık” demiş. Sahi bizim madencilerin cesetleri çıkartıldı mı? İnsanın içinden geçenleri diline dökememesi zor. Sabır!
• Zamanın Sanayi Bakanı Cahit Aral insanları ikna edebilmek için "cayda radyasyon yok lakin ben iciyorum" diye bir söz sarf etmişti. İnsanları yıllar içinde yavaş yavaş ölürken bu sözleri sarf eden bir insanın vicdanı nasıl rahat olabilir? Bir benzer sözü ise bugünün Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu sarf ediyor. Diyor ki; “Biz bilimsel olarak konuşuyoruz. Katiyen yok, olsa çıkar söylerim. Hamsiyi rahatlıkla yiyebilirsiniz. O zehirli maddelerin çoğu yüzde 90’ı çökecek. Merak etmeyin.” Zihniyet aynı, zaman değişse dahi!
• Dünyayı, doğayı yok etmeye elbirliğiyle devam ediyoruz. Tuna akmam diyor.
• Haftasonu Avrasya maratonu var, bizde ordayız. Amaç koşmak değil, yürümek. Köprüden İstanbul’u seyretmek.
• Halkın Takımı forumunda çocuklara yardım kampanyası yine başlamış. Bir el atmak, sevindirmek gerek. Çocukların yüzündeki tebessüm bir dünyaya bedel.
• Fopomaç özür dilemiş, hayret! Diğer yalan haberleri içinde özür dileyecekler mi acep?
• Stalker’ın Bosna hakkında ki bir yazısına denk geldim; konu hakkında kulaktan dolma bilgiler haricinde bir bilgiye sahip değilim, okuyunca utandım(!), merak ettim.
Tiyatro - Dört Kişilik Bahçe
Bir önceki yazımda 1 Ekim'de şehir tiyatrolarının perdelerini açtığından bahsetmiştim. Dün itibarı ile de bende “Dört Kişilik Bahçe” isimli oyuna giderek kendi sezonumu biraz gecikmeli olarak açmış bulunmaktayım. Murathan Mungan'ın yazdığı Ersin Umulu'nun yönettiği “Dört Kişilik Bahçe” isimli oyunun oyuncu kadrosunda “Bizimkiler” isimli teve dizisinden de tanıdğımız Ayşe Kökçü'nün yanısıra Esin Umulu, Metin Çoban ve Sevil Akı rol almakta. Tek perdelik olan oyunumuz 1,5 saat gibi bir zaman diliminde sahneleniyor. Oyunun konusundan çok sahne dekoru, Işık tasarımı ve efekt açısından başarılı olduğunu söylemeliyim. Oyuncuların performansları tatmin edici olsada oyun konu açısından pek başarılı değil. Dram yüklü bu oyunda aile fertleri içerisinde geçen hesaplaşmalar, iç dünyaları vs derken izleyici biraz sıkılıyor, daralıyor, hüzüleniyor. Hatta salonu bile terk edebiliyor. Bu kadar hüznü, dramı birarada seviyorsanız eğer sorun yok. Bana sorarsanız eğer ben biraz daraldım. Bu kadar ağır bir dramı sevmem. Kendi adıma tatmin olmasamda sonbahar gibi bir mevsime uygun olduğu kesin.
Oyunumuz Emirgan'da bir konakta geçiyor. Zamanın zenginlerinden eski Osmanlı paşası Server Bey artık yaşlanmış, ilaçlarla ayakta durmakta, bunama belirtileri göstermektedir. Server Bey, kızı Afife Reşat ve büyük torunu Fatma Aliye ile beraber yaşadıkları bu konak ellerinden kalan son mal varlıklarıdır. Fatma Aliye ud çalarak eve katkı yapsada borçlar boğaza dayanmıştır. Afife Reşat’ın oğlu Reşat 10 yıl önce Amerika'ya küçük kızları Talia ise 7 yıl önce annesinin karşı çıktığı bir baldırı çıplak memura kaçmıştır. Afife Hanım'ın Reşat'a olan özlemi, Fatma Aliye'nin konağa sıkışmış umutları derken bir gün Talia kocasını terk edip geri döner ve geçmişte kalan ikili hesaplaşmalar tekrar başlar.
Dediğim gibi ağır bir oyun olmasından dolayı pek fazla hoşnut olmadım. Sonuçta zevkler tartışılmaz.
İyi seyirler...
Yazan : Murathan Mungan
Yöneten : Ersin Umulu
Dramaturgi : Arzu Işıtman
Sahne Tasarımı : Zuhal Soy
Işık Tasarımı : Murat Özdemir
Kostüm Tasarımı : Aysel Doğan
Efekt : Yusuf Tuncer
Yönetmen Yardımcısı : Enes Mazak – Çağlar Polat
Hayatımın ortasından
* “Sponsorlara destek olmak her taraftarın birinci vazifesidir.” diye başlamış söze böyük başkan. Ne akla, cebe hizmet 2007 yılında bizlere kapalı üstden ağza alınmayacak küfürler edip ağızlarından salyalarını akıtanlara ve insanları yoluncak kaz görüp, aşkı paraya bağlayan .......'a Sanlı kaptanın meşhur sözünü gönderiyorum.
* Egemen Guti'ye tekme değil cinayet sebebi sayılabilecek bir hareket yapmış, lanet olsun ormanları yakanlara. Ormanlar yandı bunlar gibi ..... şehre indi.
* Kazansakta kaybetsekde top bizde, sadece rakibin değil benimde başım bir büyük devirmiş gibi dönüyor. Hoşuma gitmiyorda değil...
* “Shuster, Pascal'a özenmiş” dediler. Gazeteciler alınmış mı korkmuş mu anlayamadım. Az etmiş(!), keşke üstlerine salsaydı.
* Stadın ismi ......, taraftarın görevi para harcamak, sus pus oturmak. Kulübün adı da artık ne olur Allah bilir. Yetmez...
* Aralık ayında Cem Yılmaz ile Şener Şen'in oynadığı “Av Mevsimi” vizyona girecekmiş. Ustayı izlemek gerek...
* Şehir tiyatroları 1 Ekim itibari ile perdelerini açtı. 8 civarı yeni oyunun yanısıra diğer oyunlarla beraber sahnelenen oyun sayısı 20'yi buldu.
* Lale ve ağaç dikme sezonum açıldı. Sıra geldi boş arazi bulmaya...
* Murat Menteş garip bir yazar, yazdıklarıda... Ama hem kendini dinlettiriyor hemde kitaplarını okutturuyor.
* Hayati Tehlike'yi kıskandım(!), acaba en son mavi gözlü hüsranından mıdır nedir?
* Bu ülkedeki kadınları anlamıyorum, onlarda beni... Tası tarağı alıp gitsem mi?
* Dışarıda abartılı bir yağmur yağıyor. Yağmuru severim, altında yürümeyide. Belli mi olur belki ruhumuda temizler. Hadi hoşçakalın...
* Egemen Guti'ye tekme değil cinayet sebebi sayılabilecek bir hareket yapmış, lanet olsun ormanları yakanlara. Ormanlar yandı bunlar gibi ..... şehre indi.
* Kazansakta kaybetsekde top bizde, sadece rakibin değil benimde başım bir büyük devirmiş gibi dönüyor. Hoşuma gitmiyorda değil...
* “Shuster, Pascal'a özenmiş” dediler. Gazeteciler alınmış mı korkmuş mu anlayamadım. Az etmiş(!), keşke üstlerine salsaydı.
* Stadın ismi ......, taraftarın görevi para harcamak, sus pus oturmak. Kulübün adı da artık ne olur Allah bilir. Yetmez...
* Aralık ayında Cem Yılmaz ile Şener Şen'in oynadığı “Av Mevsimi” vizyona girecekmiş. Ustayı izlemek gerek...
* Şehir tiyatroları 1 Ekim itibari ile perdelerini açtı. 8 civarı yeni oyunun yanısıra diğer oyunlarla beraber sahnelenen oyun sayısı 20'yi buldu.
* Lale ve ağaç dikme sezonum açıldı. Sıra geldi boş arazi bulmaya...
* Murat Menteş garip bir yazar, yazdıklarıda... Ama hem kendini dinlettiriyor hemde kitaplarını okutturuyor.
* Hayati Tehlike'yi kıskandım(!), acaba en son mavi gözlü hüsranından mıdır nedir?
* Bu ülkedeki kadınları anlamıyorum, onlarda beni... Tası tarağı alıp gitsem mi?
* Dışarıda abartılı bir yağmur yağıyor. Yağmuru severim, altında yürümeyide. Belli mi olur belki ruhumuda temizler. Hadi hoşçakalın...
Olmuyorsa Zorlamayacaksın - Can Yücel
Olsun istersin…
Hatta olsun diye yapılması gerekenden daha da fazla üstelersin.
Aşktır ; değer verirsin, ödün verirsin, sevgiden de öte saygı gösterirsin, olmayacak kaç şey varsa bir araya bile getirirsin…
Bakarsın, ne anlattığını anlayabilmiş; ne de çözüm için bi’şeyler yapma gayretinde.
...İştir ; sabahlarsın, “olsun” diye ailenden çaldığın zamanı oraya verirsin…
Dosttur ; hayatta kimseyi dinlemediğin kadar dinler, kendine ayırmadığın onca şeyi O’na ayırmaya çalışırsın…
Sonra olayın içinden kendini çıkartır şöyle karşıdan yaptıklarına bir bakarsın… Bakarsın ki her şey başladığın gibi!
Olmuyorsa, olmuyordur!
Gönlün rahat mı?
Elinden geleni yaptın mı?
Cidden olmuyorsa zorlamayacaksın…
sinirnotaşki: Bu şiirde görücü usulüyle biriyle çıkmayı tercih eden mavi gözlüye gelsin. Akıl akıl gel bir yerime takıl...
Hatta olsun diye yapılması gerekenden daha da fazla üstelersin.
Aşktır ; değer verirsin, ödün verirsin, sevgiden de öte saygı gösterirsin, olmayacak kaç şey varsa bir araya bile getirirsin…
Bakarsın, ne anlattığını anlayabilmiş; ne de çözüm için bi’şeyler yapma gayretinde.
...İştir ; sabahlarsın, “olsun” diye ailenden çaldığın zamanı oraya verirsin…
Dosttur ; hayatta kimseyi dinlemediğin kadar dinler, kendine ayırmadığın onca şeyi O’na ayırmaya çalışırsın…
Sonra olayın içinden kendini çıkartır şöyle karşıdan yaptıklarına bir bakarsın… Bakarsın ki her şey başladığın gibi!
Olmuyorsa, olmuyordur!
Gönlün rahat mı?
Elinden geleni yaptın mı?
Cidden olmuyorsa zorlamayacaksın…
sinirnotaşki: Bu şiirde görücü usulüyle biriyle çıkmayı tercih eden mavi gözlüye gelsin. Akıl akıl gel bir yerime takıl...
Sahne tozu
Ta 10 ay önce bir başlık atıp “yıllardır tiyatro koltuklarında izleyiciyim, ama artık bende o heyecanı yaşayacağım” demiştim. Bu uzun, emek dolu günler bitti ve sonunda pazartesi akşamı oyunumuzu sahneledik, güzelde oldu. Tiyatronun ne kadar emek harcanan, zor bir meslek veya hobi olduğunu görmek, yaşamak, tecrübe etmek bu işi yapanlara karşı saygımı bir kat daha arttırdığını söylemeliyim. Ayrıca sahne provaları olsun, oyun un sahnelendiği an ve daha sonra duyulan alkşlar, methiyeler insanın yorgunluğunu bir anda silip süpürüyor. İnsanın gururun okşanması, sağının solunun ayrı oynaması, egosunun tavan yapması ayrı bir zevk.
Hatırlıyorumda askerliğin ilk günlerinde selam verirken heyecandan kalbim yerinden çıkacak gibi olurdu. Çavuş “git koş gel” der, koşup geldiğimde ise heyecanım yatışmaz üstünede yorgunluktan kalbim çarpardı. O günden bugüne gelmek garip. Hayat insanı inanılmaz değiştiriyor.
Oyunun sahnelendiği günün sabahı heyecandan kalbim ağzıma doğru fırlarken bacaklarımın bağları çözülmüşdü. Öğlen saatlerinde 100 mt sprint 40 km maraton koşacak gibi enerji doluyken oyuna bir saat kala sahnedeki koltukta uykuda, 20 dakika kala ise heyecan, telaş, korku, mutluluk vb gibi hislerden arınmış bir robot gibiydim. Bu kadar farklı duyguları, duygusuzlukları aynı gün içerisinde yaşamak gerçekten bir garip.
Oyun bittiğinde tam olarak ne yaşadığınızın farkında olmuyorsunuz, ta ki sonraki gün insanların size söyledikleri o güzel sözlere kadar. Tevelerde sağı solu oynayan insanlara gerçekten şimdi hak veriyorum. O sözler, davranışlar ister istemez insanın ayaklarını yerden kesiyor, farklı bir dünyaya taşıyor. Abarttığım düşünmeyin, yaşadım ve hâlâ inanamıyorum.
Tiyatronun insana kattıklarının yanısıra unutulmayacak anlar bırakmasıda ayrı bir güzellik. Bundan sonra belki bir daha sahneye çıkamacayak olsam bile o koltuklarda olmaya devam edeceğim.
Mutluluktan uçmak dedikleri bu olsa gerek.
Hatırlıyorumda askerliğin ilk günlerinde selam verirken heyecandan kalbim yerinden çıkacak gibi olurdu. Çavuş “git koş gel” der, koşup geldiğimde ise heyecanım yatışmaz üstünede yorgunluktan kalbim çarpardı. O günden bugüne gelmek garip. Hayat insanı inanılmaz değiştiriyor.
Oyunun sahnelendiği günün sabahı heyecandan kalbim ağzıma doğru fırlarken bacaklarımın bağları çözülmüşdü. Öğlen saatlerinde 100 mt sprint 40 km maraton koşacak gibi enerji doluyken oyuna bir saat kala sahnedeki koltukta uykuda, 20 dakika kala ise heyecan, telaş, korku, mutluluk vb gibi hislerden arınmış bir robot gibiydim. Bu kadar farklı duyguları, duygusuzlukları aynı gün içerisinde yaşamak gerçekten bir garip.
Oyun bittiğinde tam olarak ne yaşadığınızın farkında olmuyorsunuz, ta ki sonraki gün insanların size söyledikleri o güzel sözlere kadar. Tevelerde sağı solu oynayan insanlara gerçekten şimdi hak veriyorum. O sözler, davranışlar ister istemez insanın ayaklarını yerden kesiyor, farklı bir dünyaya taşıyor. Abarttığım düşünmeyin, yaşadım ve hâlâ inanamıyorum.
Tiyatronun insana kattıklarının yanısıra unutulmayacak anlar bırakmasıda ayrı bir güzellik. Bundan sonra belki bir daha sahneye çıkamacayak olsam bile o koltuklarda olmaya devam edeceğim.
Mutluluktan uçmak dedikleri bu olsa gerek.
Beşiktaş:37 Bursa Nilüfer Bld.:26
Asılan bir pankartda dediği gibi "Türkiye'de ekol, Beşiktaş hentbol". Ligde gerek kalite açısında gerekse fizik açısından çok önde bir takımız ki yıllardır bunu parkelere yansıtmaya devam ediyoruz. Oyunun gidişatına baktığımızda ise 6 ile 11 sayı arasında fark gitti geldi ve sonunda rahat bir galibiyet aldık ki aksinide beklediğimiz söylenemez.
Her seferinde salonların dolması, desteğin artması taraftarı olduğumuzu dile getirsekde bazen acaba az olup öz olmak iyi midir demeden de kendimi alamıyorum. Bazı kendini bilmezler yine insanların keyfini kaçırmaya devam ediyor, salonları stadlara çevirmeye çalışıyorlar ki bu durum şahsım adına istemediğim bir hadise. Stadlara göre hentbol, voleybol, basketbol gibi diğer branşların seyircileri futbol taraftarından hep farklıdır, umarım hep farklıda kalır.
.JPG)
.JPG)
Her seferinde salonların dolması, desteğin artması taraftarı olduğumuzu dile getirsekde bazen acaba az olup öz olmak iyi midir demeden de kendimi alamıyorum. Bazı kendini bilmezler yine insanların keyfini kaçırmaya devam ediyor, salonları stadlara çevirmeye çalışıyorlar ki bu durum şahsım adına istemediğim bir hadise. Stadlara göre hentbol, voleybol, basketbol gibi diğer branşların seyircileri futbol taraftarından hep farklıdır, umarım hep farklıda kalır.
Referandumun Biricik Galibi Boykot
Yüksek Seçim Kurulu'nun açıkladığı sonuçlara göre Evet oylarının sayısı 21 milyon 700 bindir. Bu sayı toplam 52 milyon 51 bin kayıtlı seçmene bölünür ve Anayasa değişikliği paketinin onaylanma oranı yüzde 42 olarak bulunur.
Aynı şekilde Hayır oyları sayısı 15 milyon 853 bin, kayıtlı seçmen sayısına bölünür ve paketi onaylamayanların oranı yüzde 30 olarak bulunur.
Evet ve Hayır oylarından geriye kalan seçmen sayısı 14 milyon 408 bindir. Bunların 726 bin tanesi sandığa giderek geçersiz oy kullanmıştır. Dün akşam sayımlarda sandık başlarında gözlendiği gibi bu geçersiz oyların hemen tamamı protesto ibareleri ve alametleri ile dolu oylarıdır..
Geriye kalan 13 milyon 682 bin seçmen ise sandığa gitmemiş, referanduma katılmamıştır. Geçersiz oy ve sandığa gitmemek biçiminde gösterilen boykot tavrının oranı yüzde 28'dir.
Referandumun resmi şekildeki gibidir:

Eğer ülkenin nüfusu 72 milyon ise ve içinde 14 milyon sandığa gitmeyen seçmen yaşıyor ise resim budur.
Yok, eğer ülkenin nüfusu 58 milyon olup 14 milyon sandiğa gitmeyen seçmen yaşamıyorsa Başbakan çıkıp "yüzde 58'lik zaferi"nden dem vurabilir.
Gerçekte Anayasa paketinin tasdik edilme oranı seçmenlerin yarısının yüzde 16 gerisinde kalarak yüzde 42 olmuştur..
Bu referandumda kimi seçmenler bedava kömür torbaları ile, kimileri bonkör iftariye paketleri ile kimileri de - eğer bulabilmişler ise bir iş - çoğunun bir günlük kazançlarını bulan 22 buçuk TL sandığa gitmeme cezası ile ödüllendirildi.
Elden gelse neredeyse sandığa gitmeyenler seçmen listesinden silinecek, hatta nüfus kütüğünden düşülecek idi.
Tüm bunlara rağmen referandumun biricik galibi Ezilenlerin ve Emekçierin Boykot Cephesi oldu. Şimdi, Ezilenlerin ve Emekçilerin Halk Cephesini kurmak zamanı geldi.. (HA/EÖ)
Alıntı: http://www.bianet.org/bianet/siyaset/124749-referandumun-biricik-galibi-boykot
Aynı şekilde Hayır oyları sayısı 15 milyon 853 bin, kayıtlı seçmen sayısına bölünür ve paketi onaylamayanların oranı yüzde 30 olarak bulunur.
Evet ve Hayır oylarından geriye kalan seçmen sayısı 14 milyon 408 bindir. Bunların 726 bin tanesi sandığa giderek geçersiz oy kullanmıştır. Dün akşam sayımlarda sandık başlarında gözlendiği gibi bu geçersiz oyların hemen tamamı protesto ibareleri ve alametleri ile dolu oylarıdır..
Geriye kalan 13 milyon 682 bin seçmen ise sandığa gitmemiş, referanduma katılmamıştır. Geçersiz oy ve sandığa gitmemek biçiminde gösterilen boykot tavrının oranı yüzde 28'dir.
Referandumun resmi şekildeki gibidir:

Eğer ülkenin nüfusu 72 milyon ise ve içinde 14 milyon sandığa gitmeyen seçmen yaşıyor ise resim budur.
Yok, eğer ülkenin nüfusu 58 milyon olup 14 milyon sandiğa gitmeyen seçmen yaşamıyorsa Başbakan çıkıp "yüzde 58'lik zaferi"nden dem vurabilir.
Gerçekte Anayasa paketinin tasdik edilme oranı seçmenlerin yarısının yüzde 16 gerisinde kalarak yüzde 42 olmuştur..
Bu referandumda kimi seçmenler bedava kömür torbaları ile, kimileri bonkör iftariye paketleri ile kimileri de - eğer bulabilmişler ise bir iş - çoğunun bir günlük kazançlarını bulan 22 buçuk TL sandığa gitmeme cezası ile ödüllendirildi.
Elden gelse neredeyse sandığa gitmeyenler seçmen listesinden silinecek, hatta nüfus kütüğünden düşülecek idi.
Tüm bunlara rağmen referandumun biricik galibi Ezilenlerin ve Emekçierin Boykot Cephesi oldu. Şimdi, Ezilenlerin ve Emekçilerin Halk Cephesini kurmak zamanı geldi.. (HA/EÖ)
Alıntı: http://www.bianet.org/bianet/siyaset/124749-referandumun-biricik-galibi-boykot
Dublörün Dilemması - Murat Menteş
Son bir aydır Ramazan, oruç derken kitap okumaya vakit bulamadım. Aslına bakarsanız eğer vakit boldu ama işte orucun verdiği miskinlik hissi okumamızı engelledi. Şimdi oruç dedik sizin aklınızda “ bu adam blogda sosyalist tavırlar gösteriyor, şimdi ne orucundan bahsediyor?” demeyin. Siyasal görüşümüzün yeri ayrı dini yaşantımız ayrı. Artık başka bir yazıda ondan da birşeyler karalarız. Neyse konuyu dağıtmayalım, tanıtmak istediğim kitap Murat Menteş'in kaleme aldığı Dublörün Dilemması. Yakın zaman içerisinde bloglardın birinde Murat Menteş'in bir teve kanalında yaptığı söyleşiyi izleme şansımı oldu. Otuzlu yaşlarda gayet bilgili, konuştuğu zaman dinlenecek ama bir o kadar bana garip gelen bir şahsiyet. Bu tavırlarıda aynen kitaba yansıtmış. Şimdiye kadar bu tarz bir kitab pek okumadım desem sanırım abartmış olmam. Bu tarz yapıtlara beyaz perde de karşımıza çıkıyor ama ben kitap olarak ilk defa rastgeldim. Buna örnek olarak Fatih Akın'ın “Yaşamın Kıyısında” isimli filmini göstrebilirim. Biraz daha açacak olursam eğer farklı karakterlerin bir şekilde hayatlarının bir yerde kesişmesi olarak açıklayabilirim. Bu size klasik mi geldi? Diğer farklı yönü ise kitabın kurgulanması ve özellikle karakterler. Kitabımız Nuh Tufan, İbrahim Kurban, Habib Hobo, Ferruh Ferman isimli dört farklı karakterin gözünden yaşananları anlatıyor. Kitabın ilk sayfaları final bölümünün bir kısmı ile başlıyor ve daha sonra normal seyrini izliyor. Bu karakterler içerisinde ön plana çıkan ise Nuh Tufan isimli dik başlı, sözünü esirgemeyen, bilgili ayrıca yüzsüz bir albino. Albinonun ne olduğunu biliyorsunuz değil mi? Şu doğuştan saçları, tenleri beyaz olan bazılarına garip bazılarına ise “ulan bunların parçaları uğurluymuş” diye öldürdüğü insanlar. Yanlış hatırlamıyorsam eğer Afrika'da bu insanlar ulu denerek öldürülüyordu, daha sonrada vücut parçaları uğurlu diye satılıyordu. -Gerizekalılar-
Bir diğer karakter İbrahim Kurban; kısa cümleler kurmayı seven, babadan zengin, güzel sanatlar okusada kimyaya merak salmış, Nuh'un okuldan arkadaşı.
Üçüncü karakterimiz ise Prof Dr. Umur Samaz'ın arkadaşı gizli servisten dedektif Habib Hobo.
Ve son karakterimiz paraya para demeyen -artık ne diyorsa- mafya babası Rıza Silahlıpoda'nın damadı Ferruh Ferman. Ferruh Ferman çocuk yaşlarda baba şiddetine maruz kalmış bundan dolayıda kekeme olan, arkeloji okumuş olmasına rağmen işsiz kaldığı dönemlerde Rıza Silahlıpoda'nın kardeşi Roza ile tanışmış ve hayatını birleştirerek “yürü ya kulum” denilen tiplerden biri.
Konuyu anlatırken bazı karakterlerin bağlantılarından bahsetmicem ki gidip kitabı alıp okuyun. Ferruh Ferman eşi Roza'nın geçirdiği trafik kazasından dolayı Rıza Silahlıpoda tarafından sorumlu gözüyle görülmektedir. Bu sorumluluğun karşılığıda bu dünyadan öbürküne tek taraflı biletle yolculuğa uğurlanmaktır. Bu durumu öğrenen Ferruh işin içinden nasıl çıkacağını düşünürken gazetede bir haber gözüne takılır; “işlerinize yetişemiyor musunuz? İki yerde birden olmak mı istiyorsunuz? O zaman bizi arayın.” -veya bunun gibi birşey- Haber ilgisini çeker, bunun üzerine Ferruh telefon numarasını arar ve olaylar başlar. Artıl Ferruh, İbrahim Kurban tarafından yapılan maskeleri takan Nuh sayesinde ölümden kurtulacaktır veya kusursuz düşündüğü plan bu şekildedir. Nuh ve İbrahim için ise kârlı gözüken bu anlaşma gittikçe tehlike arz etmeye başlacaktır.
Anlatım tarzıyla ve karakteriyle farklılık yaratan bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum.
Kitaplı günler...
deepnoteee: Ramazan bayramınız kutlu, mutlu, şeker gibi olsun.
Das Experiment [2001]
Son yıllarda izlediğim en kaliteli yapımlardan biri olduğunu söyleyerekden söze başlamak gerek diye düşünüyorum. Kurgu, özgün bir konu ve oyuncu performanslarının öne çıktığı izlenesi, tavsiye edilesi bir film. -The Experiment ismi ile amerikan çakmasıda yakında vizyona girdi girecek gibi.- 2001, Almanya yapımı olan filmi kaleme alan Mario Giordano, yönetmen koltuğunda ise Oliver Hirschbiegel oturmakta. Festivallerden 13 farklı ödül ile dönen filmimiz bir o kadar ödülün eşiğinden de malesef eli boş dönmüş, ödül sandığı gayet dolu bir yapım. Filmin başrol oyuncusu ve öne çıkanı ise Häftling No. 77 karakteri ile Tarek Fahd. -bu adamı başka avrupa filmlerinde de izledim ama hangi filmde izlediğimi bir türlü çıkartamıyorum, yaşlanıyoruz sanırım- Özgün konu dedik o zaman şu özgünlükten bir bahsedelim, yapılacak olan deney için bilim adamları kobay olabilecek insanları bulabilmek amacıyla gazeteye ilan verirler. Bu deney için 20 kişi seçilecek, 14 gün sürecek ve karşılığında 4000 mark alacaklardır. Deney hapishaneye benzetilmiş mekanlarda geçecek, seçilen 20 kişiden 8'i gardiyan olurken 12'si mahkum olacaktır. Deneyin amacı baskı altında insan ve grup psikolojisini, değişimleri incelemek. Şiddet kesinlikle yasaktır, yapıldığı taktirde deney sonlandırılacaktır. Häftling isimli ana karakterimizden de biraz bahsedelim. Häftling mesleğine 2 yıl ara vermiş eski bir gazetecidir, ara verdiği bu süre içerisinde taksicilik yapmaktadır. Verilen ilanı gördüğü zaman hem para, hemde olayın ilginçliği dikkatini çeker ve gazete giderek haberi alır. Bu olayı belgeleyebilmek için de son teknolojiden yararlanır. 
Deneyin başlamasyıla birlikte mahkum ve gardiyanların oyun oynanıyor psikolojisi gün geçtikçe değişim göstermeye başlar. Bu değişim psikolojik baskılara daha sonra gizliden gizliye şiddet eğilimlerine doğru yönelir. Bir söz vardı, tam olarak hatırlamıyorum ama şöyle birşeydi; “bir insanı tanımak istiyorsanız eğer büyü sorumluluklar veriniz.” Böyle baskılarda insanların yetişme tarzları, yaşam koşulları, psikolojik durumları yaptıkları işlere bariz bir şekilde yansır. Mesela bende öyleyimdir. Aşırı baskıda saldırganlışma, kontrolü kaybetme eğilimleri gösteriyorum. Ama bu davranış şekli sadece bana özgü bir şey değil, genel insan psikolojisi. Yoksa şeker gibi insanım yahu! :)
Benim gibi psikolojik, psikolojik-gerilim türlerini sevenler için kaçırılmaması gereken harika bir film olduğunu tekar dile getirmek istiyorum.
İyi seyirler...
Referandumda "Hayır" mitingi - Kadıköy (Emep, Halkevleri, Ödp, Tkp vs.)
Referandum yaklaştıkça çalışmalarda hız kazandı. Bugün Kadıköy'de Halkevleri, Emep, Ödp ve Tkp'nin öncülüğünü yaptığı hayır mitingi düzenlendi. Bu örgütlerin yanısıra mitinge destek veren birçok daha örgüt vardı ki Türkiye'nin ve emekçilerin geleceğini etkileyen bu referandum için tek yürek, tek bilek olabilmek büyük önem taşıyor. Son zamanlarda gördüğüm en kalabalık miting olduğunu söylemeliyim. Bu referandumdan ne çıkar şuanlık bilinmez ama sonuna kadar mücadeleye, halkı bilinçlendirmeye devam. Aşağıda mitingde çekmiş olduğum birkaç kareyi görebilirsiniz. Büyütmek için üzerlerini tıklamanız yeterli...
.JPG)
.JPG)
.JPG)
.JPG)
.JPG)
.JPG)
Baba, oğul, kutsal ruh
• Necip başarılı oldukça yüzümdeki tebessüm, kalbimdeki mutluluğun büyüklüğünü anlatamam. Birçok insan gibi lafta altyapıdan gelen oyunculara “destek olun, altyapı geleceğimizdir” diyip farklı davrananlardan değilim. Yabancı, yerli x bir oyuncu yerine öncelikli olarak altyapıdan çıkmış (tabiki kazma olmama koşuluyla, messi’de beklememek gerek) bir oyuncuyu tercih ederim. Belki bütün takımı altyapıdan oluştrmanızın imkanı yok ama (ütopyaya bak anam) en azından ilk 11’de 2-3 oyuncunun bulunması münkün. Sonuçta Türkiye’nin en büyük kulüplerinden birisiniz ve size gelmek, oynamak isteyen birçok insan bulunmakta. Eğer altyapıdan yıllardır bir tek oyuncu bile çıkaramıyorsanız bu o oyuncaların yeteneksiziliği değil sizin yönetimsizliğinizdir.Necip’e gelirsek eğer, tek söz ;“oğlum gibisin”.
• Shuster için zamana gerek olduğunu savunanlardanım, savunmasak ne mi olur? Geçmişte yaşadığımız sıkıntıları yaşamaya devam ederiz. Kaybedilen İBB maçından sonra şampiyonluk gitmiş, herşey bitmiş tavırları sergilenmesi nasıl saçma sapan bir davranış şekli ise kazanılan 2 maç sonrası takımı fizana çıkartmakta o kadar saçma sapan bir davranış. Bu takımın ve Shuster’in zamana ihtiyacı var. Bu seneyi kaybetesek dahi geleceğimiz parlak gözüküyor. Tabiki demirören ve zihniyetinin olduğu bir ortamda büyük de konuşmamak gerek.

• Hiç kimsenin beklemediği anda marco'nun imza attığını öğrendik ki bazı insanlar buna sert çıkışlar yaparken bazıları ise “ne olacak yahu?” tavırlarında. Transfere isim olarak değilde sportif açıdan bakarsak (Fink'in yabancı sınırlamasından takıldığını düşünürsek) doğru transfer olduğu bir gerçek. Yaşını-başını, soyunu-sopunu bir kenara bırakırsak eğer yerli olması ve geçmişte oynadığı bölgede iyi işler yaptığını hep beraber gördük. Ha derseniz ki; “arkadaş bu marco, oyuncumuza kahpece saldırdı. İstemiyoruz!” diyecek birşey yok. Bende istemeyen, gelenek, duruş diyen tayfadanım.
• Yukarıda verdiğim oyun şablonunda şuana kadar başarılı olduk ama bu sistemde bazı oyuncuların maalesef alternatifi veya kendisi yok, idareten orada bulunuyor. Mesela; Q7'nin sol kanatta oynadığını düşünürsek eğer ters kanatta hem kanadı kullanacak hemde içeriye kateden bir oyuncumuz bulunmuyor veya Necip'in, Guti'nin bir alternatifi yok.
• Günlerdir Robinho transferinden bahsediliyor, umarım alınmaz. Bu kadar sorunlu ve yüksek bir rakama gelecek oyuncu takım içerisinde sorun yaratır. Ayrıca takımda bir bilemedin iki Brezilyalı oyuncunun olması taraftarıyım ki adamlar başlı başına bir sorun.
• Birkaç kelimede kaleci Cenk için söylemekte yarar var. Daha geçen sene ligden düşen bir takımın kalecisiyken bugün şampiyonluğa oynayan bir kulüpte ilk onbirde sahaya çıkıyor. Saha çıkmakla kalmıyor güzel maçlarda çıkartıyor, daha 22 yaşında ve düşük bir bonservis ile gelmiş olması da bizim için başka artı yönleri. Transferi yaptırana buradan kocaman teşekkürler.
İstediğimiz yolda herşey mübahtır
Kaderinizdi öldünüz: 17 Ağustos
Gözlerimi açtığımda evdeki eşyalar kıpır kıpır oynuyordu, bana kısa gelen o süre sonunda tekar gözlerimi kapatıp uykuya dalacaktım ki aile efradımın sesleri geldi kulaklarıma; “kalkın deprem oluyor”. O günün üzerinden tam tamına 11 yıl geçti, ama acısı 11 yıldır birileri için hiç geçmedi. Yılların düzensizliği, vurdumduymazlığı, çıkar peşinde koşmalar, rantçıların yıllar boyu süren rezilliklerini birkaç saniyede binler, yüzbinler canlarıyla, büyük acılarla ödedi. O günden bugüne ne değişti diye sorarsanız eğer devletin kasasına giren paralar, reklamlarla deprem sigortası yapın diye yayınlanan salak saçması reklamlar dışında hiçbir şey. Şundan birkaç yıl önce inşaat mühendisi bir arkadışımla yaptığım sohbette bana demişti ki; “bak inşaat yapılırken betonlardan örnekler alınır ve bu örnekler labaratuvarda incelenir. Uygunsa geçer, değilse geçmez. Bu prosedür pahalıdır. Eğer geçmezse buna onay veren artık emekli olmuş, yaşı almış gitmiş yetkili kişi/kişiler rüşvetle işi halleder.” Türkiye'de ki düzen dün buydu, bugünde farklı değil. Tevede bir reklam oynuyordu yakın zaman kadar, diyordu ki; “İstanbul'da bilmem kaç bina yıkılacak, bilmem kaç bina hasar görecek ama çok az kişi ölecek. Hemen deprem sigortasını yaptırın.” E, kömür ocaklarında ölenler için kader diyen bir başbakana sahip olan bir ülkede ilk depremde ölenler içinde aynı söylem geçerli olacak. Kaderinizdi öldünüz. Kimse bu işteki sorumsuzluk, ihmal nedir, kimlerdedir diye sormayacak. Acı ölenlerin yakınlarına kalacak. Bugün 17 ağustos...
Jeux d'enfants [2003]
Genel olarak öyle aşk filmi filan seyreden bir tip değilim. Bunun nedeni aşka filan inanmıyor olmam filan değil, aksine inanırım da artık birbiri benzeri kurguları izlemek pek çekici gelmiyor. Amerikan sineması bu anlamda çok fazla fark yaratan bir sektör değil, bundan dolayıda son yıllarda farklı kıtalardan konu aşırmaya devam ediyorlar. Herneyse, Amerikalılara laf sokacağız diye konuyu dağıtmayalım. Tanıtmak istediğim film 2003 yılı Fransa-Belçika ortak yapımı olan, yönetmenliğini ve senaristliğini ise Yann Samuell'in üstlendiği Jeux d'enfants. Filmin Orijinal dili Fransızca. Festivallede üç ödül alırken aday gösterilmiş olmasına rağmen alamadığı ödül sayısı iki. İçerik olarak romantik-komedi-dram üçlüsünü barındıran başarılı bir yapım.
Filmin ana karakterleri Julien Janvier ve Sophie Kowalsky. Bu karakterleri canlandıran 3 farklı oyuncu bulunmakta, bunun nedeni çocukluk, gençlik, yaşlılık dönemlerini farklı oyuncuların canlandırmış olması. Filmin çoğunluğunun gençlik yıllarında geçtiğini düşünürsek eğer diğer oyunculardan çok Guillaume Canet, Marion Cotillard'i den bahsetmemiz gerekiyor. Özellikle Marion Cotillard'inin oyunculuğunu ayrı bir parantez açıp birşeyler karalamak gerektiğini düşünüyorum.
Julien ve Sophie aynı sınıfta okumakta olan öğrencilerdir. Sophie Polanya asıllı bir fransızdır. Julien ise asabi bir baba ile kansere yakalanmış olan haşarı mı haşarı bir çocuktur. Şimdi konun bu kısmını es geçiyorum, yoksa anlatması uzun sürecek. Hemen alttaki linkten filmin başlangıcını izleyebilirsiniz.
Linki izlediyseniz eğer oyun böyle başlıyor, konu bunun üzerine kurgulanıyor. Oyuncak kimdeyse eğer diğerine bir görev veriyor ve soruyor “var mısın? Yok musun?” tabiki bunun cevabı her zaman evet oluyor. Bu görevler içerisinde ayıp, çekinmek, yasak gibi hiçbir şey kriter yok. Tek şart görevin yapılması. Bu arkadaşlık yıllar geçtikçe içten içe aşka dönüşmesine rağmen karakterlerimiz bir türlü birbirlerine açılma gücünü kendilerinde bulamıyorlar (...)
Konusu gerçekten ilginç olan, ilginç olmasın yanında eğlenceli ve romantik olan Jeux d'enfants'in film müzikleride ayrı bir güzel. Özellikle Louis Armstrong'un söylediği La Vie En Rose isimli bir parça enfes. Birden fazla sanatçının seslendirdiği bu parçayı hem filmde hemde film müziklerinin olduğu cd'de bulabilirsiniz.
Siz bulmadan ben linkini vereyimde kulaklarınızın pası silinsin.
Louis Armstrong - La Vie En Rose
Filmin gerçekten başarılı bir yapım olduğunu söylerekden tavsiye edip, sizlere iyi eğlenceler diliyorum.
Sihirli baston
Ne kadarda Beşiktaş taraftarının olumsuz yönde büyük bir değişim içerisinde olduğunu ve diğerlerinden farkı kalmadığını düşünsemde yakın zaman içerisinde td'lere karşı yapılmış olan davranışlardan ders alacağını umuyorum. Omuzlarda karşılananların yönetim, taraftar ikilisinin spor basını diye hitap edilen çıkarcı grupların otobüslerine binmesi nedeniyle nasıl küfür edercesine gönderildiğine şahit olduk. Geçen birkaç maç sonucunda forumlarda yine bu tür olumsuz havalar esmeye başladı ki bu gerçekten ürkütücü. Yine aynı şeylerin yaşanması sadece günü değil geleceğide altüst eder ki bu sefer altından kalmak pek kolay olmaz. Şuanda bile ne kadar kalktığımız muamma. Taraftar veya toplum olarak insanları bir anda semaya çıkartıp ilk olumsuzlukda nasıl magmaya indirdiğimizi bilmeyen yok. Onun içindir ki Shuster'e zaman verilmesi gerekiyor. Mustafa Denizli gibi bırakın geleceği, futbol namına ortaya birşey koymayan bir teknik direktöre bile iki yıl sabredildiğini düşünürsel eğer yeni bir ülke, futbol, oyuncular ve kendi kafasındaki sistemi oturtmak isteyen bir teknik direktöre bu krediyi vermek zorundayız. Sistenin oturması, oyuncuların performanlarının artması gibi faktörlerden dolayı birkaç ay yine tökezlemeler yaşanacaktır. Bu tökezleme esnasına gerek yönetimin gerekse taraftarın sabırlı olması gerekiyor. Tamam, herkes Beşiktaş'ın iyi olmasını istiyor ama bu mandrakenin sihirli bastonuyla olmuyor. Umarım taraftar bilgisayar oyunlarının etkisinde çıkıp sadece kendi görevini yerine getirir. Bir çift lafda yönetime edelim. Zerre kendilerine güvenim yok(!), ne yapacaklarını belli olmayan bu yönetisimsizleri frenleyecek olan taraftarın desteği ve sabrı. İnşallah taraftar gerçekten bütün takıma sahip çıkar da gelecek için ümitlerimizi tekrar yeşerir.
Farkında Olmalı İnsan - Can Yücel

Farkında Olmalı İnsan…
Kendisinin, Hayatın Olayların, Gidişatın Farkında Olmalı.
Farkı Fark Etmeli, Fark Ettiğini De Fark Ettirmemeli Bazen…
Bir Damlacık Sudan Nasıl Yaratıldığını
Fark Etmeli.
Anne Karnına Sığarken Dünyaya Neden Sığmadığını
Ve En Sonunda Bir Metre Karelik Yere Nasıl Sığmak Zorunda Kalacağını
Fark Etmeli.
Şu Çok Geniş Görünen Dünyanın, Ahirete Nispetle Anne Karnı Gibi Olduğunu
Fark Etmeli.
Henüz Bebekken ‘Dünya Benim!’ Dercesine Avuçlarının Sımsıkı Kapalı
Olduğunu, Ölürken De Aynı Avuçların ‘Her Şeyi Bırakıp Gidiyorum
İşte!’ Dercesine Apaçık Kaldığını
Fark Etmeli.
Ve Kefenin Cebinin Bulunmadığını Fark Etmeli.
Baskın Yeteneğini
Fark Etmeli Sonra.
Azraillin Her An Sürpriz Yapabileceğini,
Nasıl Yaşarsa Öyle Öleceğini
Fark Etmeli İnsan
Ve Ölmeden E vvel Ölebilmeli.
Hayvanların Yolda Kaldırımda Çöplükte
Ama Kendisinin Güzel Hazırlanmış Mükellef Bir Sofrada Yemek Yediğini
Fark Etmeli.
Eşref-İ Mahlukat (Yaratılmışların En Güzeli) Olduğunu
Fark Etmeli.
Ve Ona Göre Yaşamalı.
Gülün Hemen Dibindeki Dikeni, Dikenin Hemen Yanı Başındaki Gülü
Fark Etmeli.
Evinde 4 Kedi 2 Köpek Beslediği Halde
Çocuk Sahibi Olmaktan Korkmanın Mantıksızlığını
Fark Etmeli.
Eşine ‘Seni Çok Seviyorum!’ Demenin Mutluluk Yolundaki Müthiş Gücünü
Fark Etmeli.
Dolabında Asılı 25 Gömleğinin Sadece Üçünü Giydiğini, Ama Arka
Sokaktaki Komşusunun O Beğenilmeyen Gömleklere Muhtaç Olduğunu
Fark Etmeli.
Zenginliğin Ve Bereketin, Sofradayken Önünde Biriken Ekmek
Kırıntılarını Yemekte Gizlendiğini
Fark Etmeli.
FARK ETMELİ.
Ömür Dediğin Üç Gündür,
Dün Geldi Geçti Yarın Meçhuldür,
O Halde Ömür Dediğin Bir Gündür,O Da Bugündür.
Taraftarın Beşiktaşlılık duruşu adında ki yalanı
İnsanların daha iyi bireyler olabilmeleri için toplumun veya dinlerin kabul ettiği doğrular üzerine bir takım ilkelerinin olması gereklidir. Bu ilkeleri korumak, onlara göre davranmak sadece sizi iyi bir insan yapmakla kalmaz, dünyayı değiştirmenize de yardımcı olur. İnanmıyor musunuz? Bi düşünün bakalım dünyayı değiştirmek bu kadar kolay mıdır değil midir?.
Yıllardır Beşiktaşlılı duruşu diye bir olgu var, bu olgunun nasıl oluştuğuna bakmak gerekir. Bu camianın özünde olan bir durum mudur yoksa onu yöneten bireylerin kendi karakterleri ile mi ilgilidir? Camianın genel karakteri ise son birkaç ayda yaşananlar neyin nesidir?
Her seferinde tribünler fena halde hayata benzer deriz, benzer de. Peki “iyi bir Beşiktaşlı olmak için iyi insan olmak” sözünü baz alırsak eğer tribünlerde yaşananlar ve yaşatanlar için ne söyleyebiliriz? Bizim gibi insanlar sevgilerinden dolayı cansız varlıklara bir takım değerler, maneviyatlar katarak hayata dönüştürüler. Bir insan gibi; çocuğu, anası, babası, dayısı, dostu gibi davranırlar, iyi bir insan ve başarılı olmalarını isterler. Sanırım bizim gibileri biraz manyaktır. Manyak olmasa cansız bir varlığı hayatlarının göbeğine koyup, bu kadar saçma sapan olguyu böyle bir nesneye yüklerler mi?
Yukarıda iyi insan olmaktan, ilkelerden bahsettik peki yapılanlar bunlarla bağdaşıyor mu?
Mesela Şeref Bey'in kabri başında “kimsenin adamı olmayın, Beşiktaş'ın adamı” olun diyip 24 saat geçmeden birilerinin kolları altında oyuncu karşılamaya giden abicikler, kutsal forma diye sözler sarf ettikten sonra onlara taşıyanlara edilen küfürler, birkaç önce dayak yiyen tribünlerin iki transferde 180 derece yön değiştirmesine ne demeli? Bu kadar kolay mıdır ilkesiz, riyakar, samimiyetisiz davranmak? Maalesef ki bu gözler şu yaşananları gördükten sonra inanamakla inanamamak arasında gidip geliyor. Sanki bir kabus. Keşke kabus olsa diye dua ediyorsunuz. Bu kadar hızlı değişimin veya bizim değişim diye adlandırıdğımız şey hep içimizde olan rezillikler. Hep şunu dile getiriyorum;”birkaç bin kişiyi çıkartın geriye bir şey kalmaz”, hatta daha ileriye gidip o birkaç bin kişiyi çıkartıp geri kalana sarılı, kırmızılı, morlu, pembeli, yeşilli forma giydirin o hep dalga geçtikleri tribünlerden bir farklarını bulamazsınız. Asıl üzücü olan bu değişimi, rezilliği yaşayanların öz eleştiri yapmaması, öylece kabullenmesi. Üzücü...
Yıllardır Beşiktaşlılı duruşu diye bir olgu var, bu olgunun nasıl oluştuğuna bakmak gerekir. Bu camianın özünde olan bir durum mudur yoksa onu yöneten bireylerin kendi karakterleri ile mi ilgilidir? Camianın genel karakteri ise son birkaç ayda yaşananlar neyin nesidir?
Her seferinde tribünler fena halde hayata benzer deriz, benzer de. Peki “iyi bir Beşiktaşlı olmak için iyi insan olmak” sözünü baz alırsak eğer tribünlerde yaşananlar ve yaşatanlar için ne söyleyebiliriz? Bizim gibi insanlar sevgilerinden dolayı cansız varlıklara bir takım değerler, maneviyatlar katarak hayata dönüştürüler. Bir insan gibi; çocuğu, anası, babası, dayısı, dostu gibi davranırlar, iyi bir insan ve başarılı olmalarını isterler. Sanırım bizim gibileri biraz manyaktır. Manyak olmasa cansız bir varlığı hayatlarının göbeğine koyup, bu kadar saçma sapan olguyu böyle bir nesneye yüklerler mi?
Yukarıda iyi insan olmaktan, ilkelerden bahsettik peki yapılanlar bunlarla bağdaşıyor mu?
Mesela Şeref Bey'in kabri başında “kimsenin adamı olmayın, Beşiktaş'ın adamı” olun diyip 24 saat geçmeden birilerinin kolları altında oyuncu karşılamaya giden abicikler, kutsal forma diye sözler sarf ettikten sonra onlara taşıyanlara edilen küfürler, birkaç önce dayak yiyen tribünlerin iki transferde 180 derece yön değiştirmesine ne demeli? Bu kadar kolay mıdır ilkesiz, riyakar, samimiyetisiz davranmak? Maalesef ki bu gözler şu yaşananları gördükten sonra inanamakla inanamamak arasında gidip geliyor. Sanki bir kabus. Keşke kabus olsa diye dua ediyorsunuz. Bu kadar hızlı değişimin veya bizim değişim diye adlandırıdğımız şey hep içimizde olan rezillikler. Hep şunu dile getiriyorum;”birkaç bin kişiyi çıkartın geriye bir şey kalmaz”, hatta daha ileriye gidip o birkaç bin kişiyi çıkartıp geri kalana sarılı, kırmızılı, morlu, pembeli, yeşilli forma giydirin o hep dalga geçtikleri tribünlerden bir farklarını bulamazsınız. Asıl üzücü olan bu değişimi, rezilliği yaşayanların öz eleştiri yapmaması, öylece kabullenmesi. Üzücü...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










