İnternetime Dokunma Mitingi

İnternet üzerinde filtreleme programı diye arattığımda 2007 tarihili bir habere denk geldim, şöyle yazıyordu; "Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), internet kullanımını çocuklar için bir tehlike olmaktan çıkartmak, çocuklara güvenli internet imkanı sunulmasında anne ve babalara destek olmak amacıyla internet sitesine ücretsiz filtreleme programı yerleştirdi". İnternetde arattığımızda bu ve benzeri birçok basit uygulamayı bulmak mümkün. Peki ne oldu da devlet baba (hükümet) bugün bir anda çocuklarımızın güvenliğini, ahlakını bizden çok daha düşünür oldu? Evet, asıl sorulması gereken soru bu. İstenen söylendiği gibi çocuklarımızın güvenliği mi yoksa insanların fişlenmesi, bilgiye ulaşmak isteyenlerin önün kesilmesi, kendi gibi düşünen bir toplum yaratma çabası mı? İlk seçenek yukarıda verdiğim örnek göze alındığında pek makul gözükmüyor. “Bu tür bir uygulamayı biz nasıl kuralım” gibi bir savunma şu devirde pek gerçekçi değil, siz yapamasanız bile çevrenizde gerek parayla gerekse yapabilecek ahpab eş dost bulabilirsiniz. Bazı insanların savunması ise “bakın adam elli defa dedi öyle bir şey yok” gibi yaklaşımlar. Bırakın btk başkanını bu ülkenin başbakanı sabah söylediğini akşam kendi ağzıyla yalanlayabiliyorsa hazırlanan belgede ki maddeler ortadayken sırf “bunu nasıl sansür olarak algılayabiliyorsunuz” tarzında yaptığı açıklamadan dolayı btk başkanına inanmak, bu cümlelere itibar göstermek pek akıl karı değil! Bazı gazete köşelerinde ise yapılmak istenenin sansür olmadığı ısrarla dile getirilirken maddi açıdan getireceği artı olarak ise “bu sayede çocuklarının gelişimine kötü etkiler getireceğini düşünenler güvenle evine internet alabilcek bu da internet kullanan insan sayısında artış gösterecek” diyerekten tedavisi zor bir hastalığa tutulmuş hasta misali belirtiler göstermektedirler. Benim takıldığım başka bir savunma biçimi ise “nasıl uygulanacağını görmeden eleştirmeyin“ tarzı yaklaşımlar, bu tarz gayet masumane, geçmişten bi haber, siyaset ile hayatlarındaki gerçeklerden bi haber yaşayan insanımızın safça yaklaşım şekli. Siz hangi yasanın çıkmasından kısa süre sonra “ bu bizim halkımızın zararına oldu” diyip kaldırıldığını? Yaklaşık bir aydır “İnternetin Güvenli Kullanımına İlişkin Usul ve Esaslar” tartışıla duruyor, sonunda internet ortamında yapılan örgütlenme sonucunda Pazar günü –arap ülkelerindeki ayaklanma gibi- Türkiye’nin dörtbir tarafında insanlar biraraya geldi. Bu mitingin siyasal olduğunu idda edenler oldu. Evet, siyasal tarafıda elbet olacaktır. Nasıl ki birilerinin ölüsü üzerinden din kullanılıyorsa, siyasete alet ediliyorsa bununda siyasi bir malzeme tarafı olacaktır. Ama bu yürüyüşü diğerlerinden ayırt eden tarafı; bugüne kadar herhangi bir gösteriye katılmamış, genci, yaşlısı, sağcısı, solcusu, ünlüsü, ünüsüzü halkın birçok farklı kesiminden farklı platformalardan insanın bu sansüre, özgürlüğüne yapılan müdahaleye ses çıkartmak için bir araya gelmesiydi.

İstanbul’da ki özgürlükçülerin toplanma yeri Taksim’di. Taksim meydanından tünele kadar olan yürüyüşte binler olduk, sel gibi aktık. Elimizde pankartlar ağzımızda sloganlar kah sert kah espirili bir şekilde rengarenk, karnaval havasında bir protesto gösterisi düzenledik. Bizler 15:30 gibi gösteriden ayrılırken daha arka saflardan yeni kalabalıkların gelişi, akşam gösterinin görüntülerini izlediğimde ne kadar büyük bir protesto gösterisi yapıldığı görmek benim adıma sevidiriciydi. Malumunuz insanımız toplum bilincine ulaşamamış bireylerden kurulu, kendine dokunmadığı sürece ses veren bir toplum değiliz. Umarım bu hem bir başlangıç olur hemde bu zihniyetin aklına başına almasını sağlar.

2010-2011 Hentbol Süper Lig Şampiyonu BEŞİKTAŞ, her zamanki gibi!



* Telkinler, insanların birbirlerine haber vermesi, sanal ortamda organize olunması sayesinde bugün salon gayet doluydu. Tabiki sadece şampiyonluk maçı olduğunda değilde her zaman böyle olması dileğiyle diyelim.

* Özellikle maçın ilk yarısı İzmir BB kazanmak için bütün eforunu sarf etti, bi ara farkı 5 sayıya kadar çıkartmasına rağmen taraftar takımın oyundan kopmaması için elinden geleni yaptı; taraftar coştu, takım coştu; takım coştu, taraftar kendinden geçti. Maçın 2. yarısının ortasından sonra ipleri elimize aldık ve maçıda 33-27 kazanarak bu sezonki 3. kupayı müzemize götürdük.

* “Baba çok sağlam tribün yaptık” diye sağda solda anlatarak hava atılacak futbol haricinde ki branşlarda gördüğüm son yıllardaki en başarılı tribün performansıydı. Biraz kaba olacak ama götümde ki donuma kadar terledim, hatta yerde ufak bi gölcük oluştu desek yeridir.

* Bir iki ufak küfür haricinde rakiple uğraşmak yerine takıma destek verilmesi tribün açısından centilmenlik ve taraftarlık nasıl olunurun örneklerindendi.

* İçerisi tıklım tıklım, insanların kendinden geçmiş, bi de ortam havasız; arkadaş bu salona kim bakar, görmez mi havasız olduğunu, neden yatırım yapıp doğru dürüst bir havalandırma yaptırmaz? Yuh!



* Ne ligden düşerken, ne de şampiyon olurken takımın yanında olmayan başkana .........!

* Maçın son dakikalarını ve kupa seramonisini elimizden geldiğince görüntülemeye çalıştık. Gelmek isteyip gelemeyen, başka şehirde ülkede olan, taraftar olduğunu söyleyip bu tür branşlarla yakından uzaktan alakası olmayan arkadaşların izlemesi için yukarıda ki vimeo bağlantısına buyurunuz.

Lâlezar

Yağmurdan sonra etrafı kaplayan toprak kokusu beni mest eder...

Filmlerde ” kuzum pembe panjurlu bir evimiz olsun, bahçesinde çocuklarımız koşsun” tarzı replikler vardır ya bende bu repliklerde ki gibi hayalleri olan biriyim. Hayallerimde pembe panjur olmasa dahi envai türlü sebzelerin yanısıra türlü türlü çiçekler yetiştireceğim bağı bahçesi olan bir köy evi süsleyiverir. Sabah kalktığım zaman büyük şehirin o kokuşmuş havasını solumak, karşı binanın duvarı ile selamlaşmak, keşmekeş trafik içerisinde kaybolmak yerine ayvana çıkıp dağların üstüne çöken sisi görmek, etrafta farklı hayvanların seslerini duymak, ciğerlerimi o temiz hava ile doldurmak ve toprakla bir bütün olarak yaşamak beni cezbeder. Belkide toprağa bu kadar özlem duymamın nedeni köyde doğan bir insan olmamdır. O zamanın şartlarından dolayı baba İstanbul'u yolunu tutunca daha sonra bizede taşı toprağı altın memleket İstanbul'un yolları gözükmüş. Bendeniz küçük, minnacık bir yaşında bebek; tâ o zamandan bu zamana kadar bu büyük şehrin derdini tasasını çekiyoruz. Yazları maddi durumumuz, tatil süremiz izin verdikçede yepyeşil memleketimize doğru yol alıyoruz. Malum oralara gittikçe içimizde ki özlemi bir nebze gidersekte İstanbul denilen şehir her tarafı betonlarla kuşatılmış, insanların doğaya yabancılaştırıldığı bir kent! Bu beton şehirde birçok kişiye göre ben biraz daha şanslı olsam gerek, oturduğum apartmanın önünde birkaç metrekarelik bir alan bulunmakta; işte bu alanda gül, sardunya, yonca, birkaç fidan ve son olarak uzun zamandır yetiştirmek istediğim laleler mevcut. Her zaman şu dünyaya kalıcı bir eser, insanların yararına bir şeyler bırakmadan gitmek istemediğimi dile getirip durdum. Birkaç çiçek dikmek bu düşüncemi tam olarak karşılamasada insanların binanın önünden geçerken rengarenk bahçemi görüp tebessüm etmeleri bile beni mutlu eder.

Yukarki satırlarda toprağa olan özlemimizden, nedeninden bahsettik ama “bu lâle yetiştirme hevesi nereden çıktı” derseniz eğer daha önceden burada paylaşmış olduğum Katre-i Matem isimli İskender Pala'nın kaleme aldığı romanı hedef göstereceğim. Yazar lâleleri o kadar güzel anlatmıştı ki içimde lâle yetiştirmek için önlenemez bir istek duydum. Belki bu kelimelerim sizlere abartılı gelebilir, ama değil. Manyak mıyım? Değilim, tabiki bir erkeğin bu tür şeylerle uğraşması biraz garip gelebilir, kabul ediyorum. İşte bu hevesle gerek farklı sayfalardan gerekse bloglardan temaslar kurarak bilgiler edindim, daha sonra geçen ekim ayı gibi en yakın fidanlığa gidip fark farklı renklerde lâle soğanları satın aldım. Bir insanın çocuğu doğmadan önceki zamanlarda nasıl odasını, giyeceklerini hazırlarsa bende lâlelerim için onların evi olacak toprağı çiçekçiden aldığım gübreli toprakla harmanladım, iyi bir ortam hazırlamak için çaba gösterdim. Daha sonra ise tek tek ellerimle, özen göstererek toprağa ektim. Lâleler sonbahar aylarında ekiliyor ve bahar aylarında yüzünü göstermeye başlıyor. - Birkaç cümle önce manyak değilim dedim ama şimdi yazacaklarım kesinlikle manyakça- Ekmemden bugüne kadar olan süreçte her sabah çiçeklerime “günaydın” diyerek güne başladım, her akşam “iyi akşamlar” diyerekten günü bitirdim. Kısacası sadece ekmekle, su vermekle yetinmedim lâlelerime sevgide verdim. Biliyor musunuz bir canlının ellerinizde büyüdüğünü görmek size inanılmaz bir mutluluk veriyor, önlenemez bir bağlılık hissi doğuruyor. Ben bekar olduğum, doğal olarak da çocuğum olmadığı için böyle bir hissin ne anlama geldiğini bilmiyorum, aynı kefeye konmaz ama bu çiçek yetiştirme işi bile insana farklı hisler tattırmak için yeterli oluyor. O kadar ki ilk lâlerim çıktığı zamanlarda iki tane lâlemi dangozun biri veya birileri koparmıştı; nasıl sinirlendiğimi, o insanları nasıl pança pinçik hale getirmek istediğimi anlatamam.
Şunu diyebilirsiniz; “bu kadar üzerine titremenin, beklemenin, masrafın ve uğraşmanın sonucuna değdi mi ve biraz abartmıyor musun?” Fotoğraflarda da göreceğiniz üzere kesinlikle değdiğini söylemeliyim, ayrıca abartmıyorum. Denemenizi öneriyorum.

Devrimden Sonra [2011]

Sinema tarihine bakıldığı zaman yapılan filmler sadece sanat veya para için yapılmamıştır. Bazen yaşam tarzlarının empoze edilmesi, bazen farklı düşünceleri karalamak, bazen ise istenilen siyasal düşünceleri şırıngalamak içinde kullanılmıştır. Örnek olarak abd'nin devamlı dünyanın başına gelen belalar serisinden kendine kurtaracı rolü biçmesi veya yahudilerin 2. dünya savaşını konu alan bilmem kaç yüz film çevirmesi gibi konular gösterilebilir. Sinema, basın gibi yazı veya görsel iletişimi iyi kullanabilen düşünce toplulukları çok daha büyük kitlelere rahat bir şekilde ulaşabilmekte, isteklerini, dertlerini, yapabilceklerini anlatarak kendine meyilli veya kendi gibi olanlar ile buluşabilmektedir. Tabi burada altı çizilecek nokta bu iletişim yapılarını iyi kullanabilmek. Belli bir süredir beklenen bir film olan “Devrimden Sonra” 6 Mayıs gibi anlamlı bir günde vizyona girdi. Konu olarak bakıldığı zaman gerçekten ilgi çekici, oyuncu kadrosu kaliteli oyunculardan oluşmuş, filmin arkasında ise Nazım Hikmet Kültür Merkezi var. Peki bu kadar artının olduğu bir film nasıl mundar edilir?

Filmin ismine bakıldığı zaman siyasi bir film olacağı aşikar, yıllarca karalama kampanyasına maruz kalmış bir siyasal görüşün anlatıldığı bu film muhafazakar olan Türkiye toplumuna göre zaten tersken siz filmi propaganda tarzı ele almaya kalkarsanız eğer benim gibi bir izleyicinin aklına ilk gelecek olan “bu film sadece belli bir kesim için çevrilmiş” düşüncesidir. Kısacası yukarıda yazdığım büyük kitlelere ulaşma hedefi düşüncesine tezat olan sadece birilerinin kendini eğlendirme çalışmasından öteye gitmeyen bir çalışma ortaya çıkar. Filmin yönetmeni Mustafa Kenan Aybastı “Ama ben sosyalistlerin izlemesi için bir film yapmadım” diye söylesede 8 farklı kısa öykünün birleşmesinden, belli bir konu bütünlüğü olmayan, özü sosyalizm olan bir sinema filmine Türkiye'de hangi profilde izleyici gider ve sayısı ne kadar olur? İllaki sosyalizm şudur budur diye üstüne basarak sadece belli bir kesime hitap etmek yerine dünyada birçok örneği olan tarzda insanların bilinçaltlarına hitap eden daha büyük kitlelere ulaşabilen filmler yapmak daha mantıklı değil midir? Tabiki isteyen istediğini yapar, ama bana göre kötü bir yapım, sevgili dostuma göre ise “ilkokul müsamelesi gibi olmuş”.

Buradan yönetmenin film ile ilgili söyleşisine ulaşabilirsiniz.

1 Mayıs - Boyun Eğme

Genellikle sabahları omuzlarımda bir yük, kafamda tepinin filler, içimde bir karamsarlıkla uyanırım. Bu sabah ise farklı(!), yeni bir yaş, yine bir bayram. Ne güzel... Dünden kalan yorgunluğa gece uykusuzluk, sabah erken kalkmakta eklenince ortalıkta ruhvari dolaşan bir tip peydah oluyor. Ağır hareketlerle ancak yarım saatte el yüz yıkama faslı, giyinme derken evden çıkabiliyorum. Malum günlerden pazar, insanların çoğu yataklarda, olmayanlar ise bayram için toplanılacak semtlerde, yollar bomboş, minübüsler yolcu avında, ağır ağır seyirde. Mimübüsdeyken yol kenarında bir duvarda gözüme bi afiş çarpıyor; “1 Mayıs'ı bayram yaptık, Taksim'i açtık” diye. Aklıma 2009 yılında sendika binasının önünde polisin vatandaşlara yaptığı müdahale geliyor. Dışarıya çıkmaya çalışan vatandaşlara panzerlerin tazikli su sıkarak binadan dışarı çıkarmamak için yaptıkları, bir devlet memurun bir polis memuru tarafındanyerdeyken kafasına atılan tekmeler, sonra aklıma miting dağılırken sessiz sedasız yürüyen gençlere tekme atan polisler. Bu afiş istemsizde olsa düşünmeye itiyor insanı; “bu insanlar tazyikli sulara, biber gazlarına, coplara, tekmelere, yumruklara, tokatlara rağmen mücadele etmeselerdi siz yine bu hakkı tanırmıydınız?” diye. Her zamanki gibi istikametimiz Üsküdar, malum Taksim'e en kolay çıkış güzergahı Dolmabahçe. Ama daha önemlisi Şeref Bey'in o güzel yüzü. Tek taşla iki kuş, Hak ve sevda!
Bu senenin en farklı görüntüsü sanırım Numan Kurtulmuş'un partisi olan Has Partiydi, ondan sonra ise mitinge mehteran ile gelenlerdi. Pek alışagelmiş bir durum değil! Biz ise geçen seneki gibi bu senede TKP ile beraber yürüdük. Bu esnada TKP'nin seçim için hazırlatmış olduğu kısa filmlerinde çok başarılı olduğunu söylemeliyim, diğer partilerin oy isteyen saçma sapan afişleri yerine oy isterken mesajda verme çabası takdire şayan, düşünenlerin akıllarına sağlık.
Ağır adımlar, sloganlar, şarkılar ve büyük bir kalabalıkla yürüyüp meydana polis aramasını geçtikten sonra ulaşabildik. Gerçekten mahşeri bir kalabalık, iğne atsanız yere düşmez. Sendikalar, partiler, taraftarlar, işçiler, emekçiler, feministler, travestiler,eşcinseller, kapalılar, açıklar, çocuğunu yanına alıp gelenler ve niceleri. Sesini duyurmak isteyen herkes, bir renk cümbüşü, ne hoş! İşin daha güzeli ise son iki senedir meydanda veya ondan öncesinde şiddet olaylarının meydana gelmemesi, siz bunu nasıl algılarsınız bilmem ama ben polisin yani kısacası devletin halkına güç gösterisi peşinde koşmak yerine insanlara haklarını verdiklerinde hiçbir olayın olmadığını göstergesi olarak algılıyorum.

Sonuç olarak şarkılarla, türkülerle, halaylarla, sloganlarla bayramımızı kutladık. Son söz ise TKP'nin dediği gibi; ”boyun eğme”.

Tiyatro - Ben Sinema Artisti Olmak İstiyorum

Yakın zaman içerisinde geçmiş günlerin birinde ismini hatırlayamadığım bir kanalda Nilgün Belgün kızıyla beraber konuk olmuştu. 58 Yaşında olmasına rağmen hâlâ neşesini korumaya devam ediyor. Hayata böyle sıkı sıkıya tutunan, enerji dolu olan insanları severim, ki bende aynı karakterde bir insanım. Programda konuşulan konular kişisel, medyatik şeyler olduğundan dolayı pek dişe dokunur, insanın işine yarayan bilgiler teşkil etmesede gayet keyifli bir sohbet olduğunu söylemeliyim. Nilgün Belgün kariyerini anlatırken o kadar tiyatro oyununda oynamasına rağmen kitlelerin kendisini tevede tanıdığından bahsetmiş ve sonunda tiyatro ile sinema oyunculuğu arasında şöyle bir karşılaştırma yapmıştı; sinema yönetmenindir, tiyatro ise oyuncunundur. Çünkü sahne çıktınız mı yönetmen filan kalmaz. Siz ve seyirciler...

Erhan Yazıcıoğlu, ne yalan söyliyim ben kendisinin tiyatro oyuncusu olduğunu bilen biri değildim. Sadece tiyatro oyunculuğu mu? Sinema oyunculuğu, yönetmenlik ve seslendirme sanatçısı. Kendisini teve ekranlarında sunduğu seç bakalım isimli programdan hatırlıyorum. Yılların vermiş olduğu gözlemle insanda şöyle bir algı oluşuyor;”eğer bu insan böyle bir program sunuyorsa çoğunlukla boştur” Ama malesef ki böyle ülkemizde oduncu olacak insanlara oyunculuk, güzelliğinden dolayı sunuculuk teklif edildiğini düşünürsek ister istemez bir önyargı oluşuyor. Herneyse, geçte olsa kendisinin gerçekten donanımlı bir insan olduğunu öğrenmiş bulunmaktayım.

Tanıtmak istediğim amerikalı bir yazar olan Neil Simon’ın kaleme aldığı çevirisini Bilge Koloğlu’nun yaptığı yönetmenliğini ise S. Bora Seçkin üstlendiği “Ben Sinema Artisti Olmak İstiyorum” isimli tiyatro oyunu. Tiyatro veya sinemaya giderken insanlar yapılan tanıtıma bağlı olarak bir beklenti içerisinde giderler ve konu ağırlıklı olarak bu şekilde geçer. Ne biliyim komedi diye giderseniz gülmek isterseniz, dram için giderseniz eğer ağlamak isterseniz gibi. Bu tür tek duygu üzerinden gidilen oyunlarda izleyici tek bir hedefe odaklanacağından dolayı beklentiler belli bir seviyede kalırken oyuncular içinde iş biraz daha kolaylaşıyor. Ama bir dram üzerinden komedi çıkarmak isterseniz öyle bir denge sağlamanız gerekir ki izleyici keyif alabilsin, sıkılmasın, farklı duyguları aynı anda yaşayabilsin. Sadece konunun başarılı olması bazı durumlarda yetmez, oyuncuların performansıda eşlik etmesi gerekir, işte oyunumuzda bu iki faktörün birleştiği oyunlardan biri!

Terkedildikleri o günden bugüne kadar tam tamına on altı yıl geçmişti. Nasıl karşılanacağını bilmeyerek girdi kapıdan, daha uyanmamıştı. Onu karşılayan Steffy’di (Ezgim Kılınç). Steffy onun sevgilisiydi; alımlı, hoş bir kadındı. Kısa bir konuşmadan, tanışma faslından sonra Steffy işleri için ayrıldı evden, artık oda da tek başınaydı. Heyecan, korku, tedirginlik, mutluluk, karamsarlık gibi duygular birbiriyle yarışıyor, hepsi birbirine galip gelmeye çalışıyordu. Kısa bir süre sonra beklenen an geldi çattı. Dün akşamdan kalmış halde gözlerini açamaya çalışan Herbert ile odanın ortasında karşılaştılar, ne diyeceğini bilmeyerek geçen o kısa zaman dilimi ne kadar uzun sürmüştü, bitmek bilmeyen saniyeler. Her biri bir sene gibi. Halbu ki aklından geçenleri defalarca tekrarlamış, aklının bir kenarına asmıştı. Sonunda cesaretini topladı ve konuşmaya başladı, ağzından sözcükler ağır ağır dökülüyordu; “ben kızın Libby”. Libby (Derya Çetinel) artist olmak için gelmişti Hollywood’a, onu yıldızlarla tanıştıracak belki de yıldız yapacak olan on altı yıldır görmediği senarist babası Hervert Tucker’dı (Erhan Yazıcıoğlu). Dıştan görünen, istenen yıldız olmaktı da gönülden geçen yıllardır görmediği babasıyla birkaç gün geçirmek, sevilmek, sevmek, baba diyebilmek, kızım sözcüğünü duyabilmekti.

Konunun temeli dram olsada oyun içerisinde kendinizi komedi içerikli bir oyunda hissettiren sahneler mevcut, tabi bu o kadar güzel kurgulanmış ki ne fazla ne az. Farklı farklı duyguları aynı dakikalarda yaşatabilen kaliteli oyunlardan biri, tabi burada oyuncuların performanslarını es geçmek olmaz. Bu başarılı performanslar sayesinde oyun seviye atlıyor ve aklınızda farklı bir iz bırakıyor. Baba-kız arasında geçen bu senaryo basit bir konu gözükse de o kadar güzel işlenip sahnelenmiş ki bize alkışlamak düşer. Başarılı bir oyun...!

Sonuç olarak; bu kadar övdük artık gidersiniz!

İyi eğlenceler...


Yazan : NEİL SİMON
Çeviren : BİLGE KOLOĞLU
Yöneten : S.BORA SEÇKİN
Dramaturgi : HATİCE YURTDURU
Sahne Tasarımı : AYHAN DOĞAN
Işık Tasarımı : F.KEMAL YİĞİTCAN
Kostüm Tasarımı : NİHAL KAPLANGI
Efekt : ERSİN AŞAR
Yönetmen Yardımcısı : BETÜL KIZILOK BAVLİ

OYUNCULAR
DERYA ÇETİNEL, ERHAN YAZICIOĞLU, EZGIM KILINÇ

Şakaladıklarım / 1 Nisan'dan kalanlar

1 Nisan genel olarak şaka günü olarak bilinir, o gün geldiğinde aklından binbir türlü hınzırlık geçenler tarzlarına bağlı olarak bazen eşek bazen ustrubunda şakalarını gerçekleştirir. Neden böyle bir günün olduğunu bugüne kadar düşünmedim, düşününcede araştırdım; buyurun bağlantı http://tr.wikipedia.org/wiki/1_Nisan_Şaka_Günü
Sabah kalktığımda “a, bugün 1 nisan şaka yapayım” diye bir düşünce aklımdan geçmedi , sonuçta dalgınlar haricinde herkes hazırlıklı. Birşey yaptınız mı “ 1 nisan şakası diimi” diye suratınıza lafı küt diye yapıştırıyorlar. O zamanda işin espirisi, tadı kalmıyor. Böyle birgünde şaka yapmak zor, hele benim gibi “ne şakası be ya” diyen birisi için bugün sadece yapılacak şakalara karşı uyanık kalmaktan öteye gitmiyor. Ta ki bu düşüncem arkadaşın attığı mail ile beraber değişti, şeytan geldi aklıma yerleşti. Arkadaşın attığı mailin şakayla filan bir alakası yok, sadece yapılmasını istediği bir iş için rica da bulunuyor. Ama o an ne olduysa içimde ki çocuksu ruh dışarıya fırladı, kurguladı, oynadı.

Oyun başlıyor; kurbanlar, konu, oyunculuk, oyuncular.

Kurbanlar
Bayan E: gayet hoş, bekar, 1. katta m departmanında görevli.
Bay H: evli, çocuklu, s departmanında görevli.
Bay R: evli, çocuklu, benimle aynı katta m departmanında görevli.
Bay T: kurbanların içine daha sonra dahil olan Bay R'nin departmanında kat sorumlusu kişi.

Oyuncular
Bay Şekerli: sempatik, zeki, oyun kurucu, Al Pacino kadar yetenekli. :)
Stajyer: figüran
Bayan N: oyunu kurarken aklımda yoktu, daha sonra oyunu daha gerçekçi olması için dahil edildi. M departmanının yöneticisi.
Bay D: IT departmanı yöneticisi, bu karakter fiziksel olarak oyunda olmamasına rağmen ismi ile geçekliği arttırmasından dolayı gayet önemli bir karakter.
Bay F: Kendisi oyuna Bay D gibi fiziksel olarak dahil değil, olmasıda mümkün değil. Çünkü kendisi GMY oluyor. Ama oyunun iyice dozunun artması için büyük bir katkı sağlıyor.
Firma B: Şirketin net altyapısını sağlayan firma.


Şirketde görevim IT uzmanı olarak geçiyor. Bunu biraz daha açarsak şirketin bilgisayar ve network sistemlerinden sorumlu olan şahıslardan biriyim. Böyle bir güce sahip olmanın yanısıra yaptığım işi bilen insan sayısı neredeyse yok gibi, bu da insanların size inanmasını kolaylaştırıyor. O zaman konumuz belli oldu, peki insanları nasıl korkutucaz? Hımmm, şirket dahilinde -birçok şirkettede böyledir- bazı sitelere erişim yasaktır. Bazen farklı yollarla da olsa bu sitelere girişler yapılmaktadır. Konumuzuda bulduk. İlk önce kurbanlarımıza yasaklı sitelere giriş yapıldığına dair mail atıyoruz ve oyunu başlatıyoruz.

“Şirket tarafından yasaklı sitelere giriş yaptığınız tespit edilmiştir. Firma B bu tür raporları holdinge ve GMY'lere raporlamaktadır. Bir daha böyle durum yaşandığı taktirde ihtar alacaksınız” diye maili gönderip şüphe, korku karışımı zehiri kurbanlara enjekte ediyorum. Tabi şöyle bir durum var, günün 1 nisan olmasından dolayı kurbanları inandırmak kolay olmayacak. O zaman işi sanalda bırakmayıp fiziksel olarak da oyuna dahil olmam gerekiyor.
İlk önce Bayan E'nin katına farklı bir iş için inip kendisine birde sözlü olarak iletiyorum, seviye bir derece arttı. Daha sonra stajyerime Bay R'nin yanında gidip benimle Bay D'nin yaptığı konuşmayı duyduğunu söyleyip, yasaklı sitelere giriş yaptığından gem vurarak dalga geçmesini söylüyorum. Bu esnada Bay H ofisime giriyor. Oyunculuk zamanı! İnsanlara yasaklı site diye bahsettiğiniz zaman akıllarına ilk gelen +18 içerikli siteler geliyor, ki bu da insanların evli-çocuklu olması, iş korkusu gibi nedenlerden dolayı korkularını iyice katlıyor. Bay H'a Bay D'nin aradığını holdingin IT departmanıyla kendisinin arasının iyi olduğunu ve GMY'lere bu raporu göndermeden önce bilgilendirmek isteklerini aslında kendisinin mail atacağını ama durumunun müsaid olmamasından dolayı beni aradığını benim de bunun üzerine maili attığımı belirttim. Bu konuşmalar esnasında stajyerim tarafından zehir iyice zerk edilen Bay R içeriye giriyor. Bay R hâlâ bunun 1 Nisan şakası olması ümidi içerisinde, ama Bay H ile aynı konuyu konuştuğumuzu söyleyince afallıyor, zehir iyice vücudu sardı. Bay H alacağı ihtarın yanında isminin farklı bir şekilde ortaya çıkması kendisini rahatsız ediyor. İki kurbanı yollayıp oyunun devamını düşünmeye başlıyorum. Birkaç dakika geçmeden hesapta olmamasına rağmen oyuna dahil olacak başka bir kurban içeri giriyor, Bay T. Bay R olayı Bay T'ye anlatıyor, Bay T'de olayı anlamak için olaya dahil oluyor. Bay T ile de aynı oyun devam ediyor. Bay T olayın 1 Nisan şakası olduğunu anlamak için arada bir sırıtıyor ve benimde pot kırmamı bekliyor. Ama beklediği olmuyor, bilmeden oyuna dahil oluyor. Aslına bakarsanız eğer buraya kadarını planlamıştım ama daha sonrasını düşünmemiştim, ama işte çocuk ruhumuz yine dur durak bilmiyor. Aha yeni bir fikir daha; oyuna yöneticilerini sokucaz.

Bir kat aşağıda bulunan Bayan N'e durumu anlatıyorum ve ikna ediyorum. İlk başta başaramayacığını söylüyor ama bu komediyide kaçırmak istemiyor. Plan hazır; yöneticimiz GMY Bay F'nin aradağını söyleyip bu rezilliği açıklamalarını isteyecek kurbanlarımızından. Kurbanlar aranıyor ve çağrılıyor. Ofise ilk gelen Bayan E, başlıyoruz sorguya. Bayan E şaşkın, olayı nasıl açıklayacağını bilmiyor, panik halinde. Yöneticimiz Bayan N ile Bayan E'nin arasının iyi olmasından ve iyice kendisini bitirmemek için durumu açıklıyoruz ve olayın diğer kurbanlarına durumu çaktırmamasını rica ediyoruz. İlk kurbanımız artık rahata erdi. :)
Kısa süre sonra diğer iki kurbanımız gözüküyor. Hesap sorma işlemine devam, ten rengi beyaz olan Bay R ne diyeceğine bilememenin verdiği sıkıntıyla kıpkırmızı. Bay T bir ara Bay R'ye dönerek “olum ya, yaptıysan söyle” diyerek iki dakikada elemanını satışa getiriyor. Komik bir durum, kahkahayı patlatmamak için kendimi zor tutuyorum. Bu esnada m departmanında işlerini yaptırmak için Bay H gözüküyor. Kapalı cam kapılar arkasında bizleri görünce olayı anlamaya çalışıyor. Bana doğru ne oluyor tarzı hareketler yapıyor. Bende olayı el kol hareketleriyle anlatmaya çalışıyorum. Ofise girip girmemekde kararsız. İstesem böyle bir fırsat ele geçmez, kendisinide ofise çağırıyoruz, artık bütün kurbanlar aynı odada. Herkes şaşkın, panik halinde, ne diyeceklerini bilemeyen kurbanlara yüklendikçe yükleniyoruz. (Esmer olan Bay H'nin MJ gibi nasıl beyaz olduğunu görseniz şaşırısınız) Artık dayanamayan Bayan N “beni çıkart artık” diyor. Sanırım oyunu bitirme zamanı geldi, 1 NİSAN!

Sonrası mı? Ben kaçıyorum arkamdan kurbanlar kovalıyor. Kahkahalar ofisi, katı inletiyor.

Bay R'nin daha sonra yaptığı itiraf şakanın ne kadar etkili olduğunu açıklıyordu.
- Olum ya Bay T gelip “şaka değilmiş gerçekmiş adam ciddi” dediğinde ömrümün ömründen gitti o yarım saatte. Hele seni Bayan N'nin ofisinde gördüğümde bir ateş yükseldi .ötümde bir terleme oldu, donum .ötüme yapıştı.”

Otuz beş yaş - Cahit Sıtkı Tarancı

Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider

Şakaklarıma kar mı yağdı ne?
Benim mi Allahım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünüyorsunuz;
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?

Zamanla nasıl değişiyor insan!
Hangi resmime baksam ben değilim:
Nerde o günler, o şevk, o heyecan?
Bu güler yüzlü adam ben değilim
Yalandır kaygısız olduğum yalan.

Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;
Hatırası bile yabancı gelir.
Hayata beraber başladığımız
Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;
Gittikçe artıyor yalnızlığımız

Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç farkettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.

Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
Her yıl biraz daha benimsediğim.
Ne dönüp duruyor havada kuşlar?
Nerden çıktı bu cenaze? Ölen kim?
Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar.

N'eylesin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak.
Taht misali o musalla taşında.

Tiyatro - Karanlık İşler

Robin Hawdon yazdığı Özcan Özer'in çevirmenliğini yaptığı yönetmen koltuğunda ise Mutlu Güney'in oturduğu “Karanlık İşler” isimli oyun devlet tiyatrolarında sahnelenmeye devam ediyor. İsterseniz eğer bu bağlantı üzerinden bilet satın alabilirsiniz. Amerikanvari komedi tarzında olan oyunumuz iki perde üzerinden yedi kişilik bir oyuncu kadrosuyla 1,5-2 saatlik bir zaman diliminde sahneleniyor.

Komedi içerikli bir oyun olan Karanlık İşler'e konusu açısından bakıldığı zaman hani öyle al benisi olduğu söylenemez, hani amerikan komedi filmlerinde insanlar gülsünler diye çevrilen ama ne doğru dürüst kahkaha atabildiğiniz ne de yerden yere vurabildiğiniz filmler vardır ya işte öyle bir şey. Oyundan çıktığınızda kahkahalar atmış olmuyorsunuz ama yüzünüzde bir nebze tebessüm kaldığını söylemeliyim. Sıkılmadan zaman geçirmenizi sağlayacak oyunlardan biri.
Oyuncuların performanslarına baktığımız zaman ise önce çıkan bir oyuncu bulunmuyor. Roller gayet dengeli bir şekilde dağıtılmış ve oyuncular karakterlerin hakkını gayet güzel bir şekilde abartmadan veriyorlar.

Bir iki kelamda oyunun konusu hakkında yazalım: Mandy sabah uyandığında dün geceyi beraber geçirdiği Garry'i hâlâ yatağında görünce paniğe kapılır, saat ilerlemiştir ve mafya babası, kötü ünü ile meşhur Koca Mack haftalık hasılatı almak için Mandy'e gelmek üzeredir. Mandy, Koca Mack'in gece kulubünde çalışmakta ayrıca bölgelerden gelen hasıtlar onda toplanmakta daha sonra Mack tarafından teslim alınmaktadır. Tabiki daha önemlisi Mandy Koca Mack'in yavuklusudur. Garry'i Mandy'nin evinde gören, onu boynuzladığını anlayan Koca Mack'in yapacakları tahmin bile edilemez. Koca Mack rolunde teve ekranlarından da tanıdığımız Levent Özdilek oynuyor ki ben kendisini hem kalıbından hem sesinden hemde simasından dolayı çok daha ciddi rollere layık görmüş bir insanım. Tamam bu oyunda mafya babasını canlandırmış olabilir ama sonuçta oyun komedi, kendisine daha ağır rollerin çok daha iyi yakıştığını düşünüyorum. Devam edelim: bu panik içerisinde kapı çalınır ve Mandy Garry'i banyoya saklayıverir. Gelen komşusu ve iş arkadaşı Tania'dır. Mandy, Tania'ya banyoda ki kişiyi Tania'nın sevgilisi olarak tanıtacaklarında anlaşılır. Derken bu ikili evin içerisinde kaybolurken yavaşça kapı açılır ve içeri hasılatı getiren kurye Terry girer. (Oyunun en komik karakteride bu karakter: Tolga Evren) Banyonun kapısında Terry'i gören Tania onu Mandy'nin sevgilisi sanır. İşte bu sıralarda kapıdan içeri Koca Mack ile eze geçer yarma yadımcısı Dozer girer...

Yalanlar, herşeyin göründüğü gibi olmadığı gibi kavramlarla harmanlan oyunumuz dediğim gibi kahkahalar attırmasada yüzde bir tebessüm bırakıyor.

Akılda kalanlar:
* Koca Mack'in kostümü gerçekten başarılıydı.
* Garry: Aydın Şentürk'ün ilerki dakikalarda eşcinsel rolü gayet espiriliydi.
* Mandy: normal hayatta takılmadan söylenemeyecek bir konuşmayı o hızda söylemesi inanılmazdı.
* Tania'yı canlandıran Özlem Ünaldı'nın Türkçe'yi yeni öğrenen yabancıların telafuzu gibi konuşması gayet hoştu.

İyi eğlenceler...

Yazan: Robin Hawdon
Çeviren: Özcan Özer
Yöneten: Mutlu Güney
Dekor Tasarım: Suar Şeylan
Giysi Tasarım: Nalan Alaylı
Işık Tasarım: Önder Ay
Asistan: Mevra Ustaoğlu

Oyuncular:

Levent Özdilek, Ali Murat Altunmeşe, Tolga Evren, Selçuk Kıpçak, Evren Kardeş, Aydın Şentürk, Özlem Ünaldı

Gözümüz aydın, ligden düştük (Voleybol erkek)

Tekrar 2. ligdeyiz. Voleybol takımının bugün ligden düşmesinin öncelikli nedeni lafta “dünya kulübü olduk” diyen demirören, yönetim ve sadece bu branş için değil futbol haricindeki diğer branşlara ilgisiz, duyarsız kalan taraftar. “Oyuncuların hiç mi suçu yok” diyebilirsiniz, maalesef sporcularımızın ellerinden gelen bu kadar. Son iki maçta verilen destek zamanında verilmiş olsaydı belki bugün bu utancı yaşamamış olacaktık. Onun içindir ki bugün kaybedilen maçı hedef göstererek eleştirmek haksızlık olur.

Salon bir önceki içerdeki maç olan Çankaya Belediyesi maçından daha bir doluydu. Genel tribün performansı olarak da maç içerisinde gayet iyi bir görünüm sergiledik, konuyu tribünden açmışken bir kaç noktayı es geçmemek gerektiğini düşünüyorum. Hiçbir iddası bulunmayan bir takımla oynuyorsunuz, rakibinizden bazı oyuncular bitsede gitsek havasında siz rakip oyuncuları başlıyorsunuz “ti” ye almaya, hakarete varan dalga geçmelere. Zorla adamlara hırs yaptırmak nasıl olur, nasıl gaza getirilir bugün bunun örneğini yaşadık. Bir diğer nokta ise tribünde 10-15 kişilik bir grup vardı ki maç içerisinde küfür ettiler, oyun alanına yabancı madde attılar, onlarda yetmedi maçtan sonra olay çıkarttılar, hatta rakip oyuncuya kafa atmaya çalışanlar bile vardı. Bırakın Beşiktaşlılığımı insanlığımdan utandırdılar. Hani şöyle eline kızılcık sopasını alacaksın ıslatıp girişeceksin bu eşeklere...

Voleybol hakkında atıp tutacak bir teknik bilgiye sahip değilim ama rakibin yaptıklarından bizim yapmadıklarımızı azıcık ucundan anlatabilirim. Yerli oyuncu yapısı olarak rakipten aşağı kalır yanımız yok ama yabancı oyuncu kalitesi açısından İvaylo Barutov haricinde diğer sporcularımız gerçekten kötü. Rakipde bulunan Niko resmen tek başını bizi yerle bir etti. Adamı birkaç sayı haricinde ne bloklayabildik ne de attığı servisleri doğru dürüst karşılayabildik, İvaylo ile direnmeye çalışsakda yanına ikinci bir oyuncu sokamayınca fayda etmedi. İşin garip tarafı oynanan bütün setlerde farkı 5-6 sayılara çıkarmış olmamıza rağmen ilk set haricinde bütün setleri kaybettik. Özellikle 4. setde 22-14 bi skor yakalamamıza rağmen oyunu 26-24 kaybetmek inanılır gibi değildi. Sonuç olarak maçı 25-22, 32-34, 23-25, 24-26 skorlarla kaybederek lige veda ettik.

Maç sonunda bahsettiğim şu insan kılığında ki yaratıkların çıkardığı olaylar esnasında Son Barikat'da olduğunu düşündüğüm (tribünlerden sima olarak tanıyoruz) Ali Bey'e salça olmaları neyin nesiydi bilen beri gelsin...

akp ve Şeref Bey stadının direkleri

STADYUM İÇİN DAYATMA YAPILIYOR' “İstanbul’da gözümüze sokulmuş çiviler var. Bunların çıkarılması çok saygıdeğer davranışlardır. Dolmabahçe Stadyumu konusu var. Bu benim önüme zaman zaman bir dayatma olarak getiriliyor. Dolmabahçe Stadyumu 1940’larda yapıldı. Birçok yerde top koşturacak alan var, ama bir tarih bilinçsizliğiyle mi, yoksa bir kasıtla mı, -ben kasıt olduğunu düşünüyorum- Dolmabahçe Sarayı’nın arkasına yapılmış.” 'ON BİNLERCE İNSANIN TEPİNDİĞİ ALAN...' “O vadinin içine stadyum sokulur mu? Adı üzerinde dolgu alanı.. Dolmabahçe orası... Dolgu... Eminönü Yeni Cami kazık üzerine oturtulmuştur, Dolmabahçe de öyledir. Siz bu tarafa on binlerce insanın tepineceği bir alan yaparsanız, zaman içinde Dolmabahçe denize doğru akmaya mahkumdur.”'BÜYÜTMEK İSTİYORLAR ZORLANIYORUM' “Stadyumla ilgili yeni bir proje hazırlanmış ‘Bu yetmez, burayı büyütelim’ diyorlar. ‘Stadyumu genişletelim, araya kongre merkezi koyalım, bir de otopark koyalım’ diyorlar. Arkadaşlar, böyle bir şey olabilir mi? Bu konuda zorlanıyorum. Stadyumları şehir dışına, trafiğin tıkanmayacağı yerlere alalım...”

Bu sözlerin sahibi Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay. Farz edelim ki söyledikleri doğru, bizler tepiniyoruz ve bu nedenlede Dolmabahçe Sarayı denize doğru kayıyor. Biz duyarlı olan bir taraftar topluluğu ve kulüp olarak dedik ki; ”arkadaş haklısın, bize farklı bir stad yap. Burasını da devlete bırakıyoruz”. Böyle bir durumda bu alan park, bahçe gibi bütün halkın kullanabileceği bir alan olarak mı düzenlenecek? İnsan ne kadar saf olursa olsun bu kadar değerli bir alanın park, bahçe olarak kullanacağına inanmaz. İnansa bile akp tarzı bir zihniyet bu alanı para babalarına satmadan bırakmaz. Böyle bir alanın getirisi Ali Sami Yen'in getirisinden kesinlikle kat ve kat fazladır ki akp'nin para eder ne varsa sattığı bir ortamda bu alanı halkın kullanabileceği bir alan olarak düzenleyeceğini düşünmek enayiliktir. Bu tür söylemler bundan öncede dile getirildi, hatta bazı yöneticiler hükümetin bu alanın karşılığında farklı yerlerde stad taahhüt ettiğini bile söyledi. Bugün Bakan Günay tarafından açıktan söylenmesede dile getirilmesi sadece görev bilincinde olan bir görevlinin söylemi değil kapitalist bazı çevrelerin parti üzerinden istekleridir, hatta direk olarak parti düşüncesidir diyebiliriz.

Dolmabahçe'ye duyarlı olan bakanımızın nedeni tarih, turizm ise;

* Metro çalışmaları esnasında Topkapı Sarayı'n da çatlaklar oluştu.
* Haydarpaşa'da yandaşlara peşkeş çekilen çalışmalar esnasında yangın çıktı, çatı tamamıyla yandı.
* Tarihi Kılıç Ali Paşa camii restorasyon esnasında yandı, büyük hasar oluştu.
* Allianoi sular altında...
* Dünyada doğa turizmi denen bir olgu varken hes adı altında doğanın ırzına geçilmesi.

Basına yansıyan bu durumlara ses çıkarmamasının nedeni nedir?

Ertuğrul Günay sosyalist olduğunu idda eden ama kapitalistlerle, liboşlarla, cemaatçilerle kol kola yürümekten çekinmeyen hatta onlardan daha kralcı olan, kendi partisi tarafından küçük düşürülmesine rağmen o koltuktan kalkmaya yüreğeyi yetmeyen bir isim olarak bugün karşımızda durmaya devam ediyor, durmakla kalmıyor bunları sözcülüğünü yapmaya devam ediyor. Chp'yi günahım kadar sevmesemde yaşanan bazı olaylardan sonra bu zat için doğru veya yanlış şöyle bir yorumda bulunmuşlardı; “bu topraklar bin yıldır böyle bir siyasi dönek görmedi” diye...

Eğer Şeref Bey'i yıkamazlar diye düşünen ve Demirören'e güveneniz var ise hata edersiniz. Demirören ve onun yönetiminde bulunan bir çok yönetici işadamıdır ki bu adamların ipleri bir nevi devletin yani hükümetin elindedir. Yapılacak baskılarla değil stadı yıkmak kulübün tapusunu bile iki dakikada satarlar... Onun içindir ki benim gibi orada tepinmeyi herşeyin üstünde gören Beşiktaş sevdalıları tarafından gazımızı almaya, nabzımızı ölçmeye çalışan bu kişilere gerekli tepki verilmesidir. Aksi taktirde bir bakmışınız geriye elinizde kalan zeytinburnu sırtlarında ismi cola turka arena isiminde ne idüğü belirsiz bir beton yığınından başka bir kalmayacaktır...

Semt bizim, aşk bizim...

Beşiktaş JK:3 Çankaya Bld. Anka:0

Geçen hafta takip ettiğim bloglardan biri olan Hayatın ta kendisi'n de takımın ligden düşme durumunu yakından ilgilendiren ve düşme potasında ki diğer bir takım olan Çankaya Belediyesi ile maçının olduğunu öğrenince uzun zamandır gitmediğim voleybol maçlarına bu vesile ile gitmiş oldum. Takımın ligdeki puan durumuna baktığımızda küme düşme durumumuz var ki böyle bir maçta bile salonda bulunan taraftar sayısı 200-300'ü geçmedi. Bunada şükür diyelim. Her sene şampiyonluğa oynayan hentbol takımını takip eden taraftar sayısı ortadayken. Şu takım ligden düştüğünde herkesin çenesi açılırken takım böyle bir durumda olmasına ve bedava olmasına rağmen sayısının bu kadar az olması açıklanamaz, ayrıca takım ligden düşerse kimse ağzını açıp tek kelam etmesin. Sen neyin desteğini verdin ki neyin hesabını soruyorsun?
Futbol dışındaki diğer branşların desteğe ne kadar ihtiyacı olduğu bu maçta dahada ortaya çıktı. 1. Set takımımız açısında gayet rahat geçti ve 25-19 skorla kazandık. Özellikle 1. setteki servislerde başarı oranımız gayet yüksekti, beklediğimizden fazla sayı çıkarttık. İlk set böyle başlayınca ister istemez maç rahat geçecek diye düşünürken 2. setde rakip toparlandı ve oyunu sonuna kadar bırakmadı. Belki bu seti kaybetseydik geri dönüşümüz zor olurdu. Ama taraftarın verdiği büyük destekle takım oyunu bırakmadı ve 2. seti 25-23 kazandık. 3. setin ilk dakikaları 2. setin devamı gibiydi . 2. Setin 2. teknik molasına kadar kafa kafaya giden oyun bu dakikadan sonra değişti ve taraftarın desteğiyle takım sazı eline aldı. 3. Seti 25-17 kazanan takımımız maçıda 3-0 aldı. Ligden düşmeme adına avantaj yakaladık ama garantilemedik.
3. Setin başında Çankaya bench'iyle hemen arkalarında bulunan birkaç taraftar arasında yaşanan harbin ne olduğuna anlamaya çalışırken bizim olduğumuz tribünden bazılarının neden o tarafa koştuğunu anlayamadım. Ama bir gerçek var ki ortaya çıkan karmaşa pek hoş bir görüntü oluşturmadı.
Burada söylenmesi gereken bu sporcularımızın desteğe ne kadar ihtiyacı olduğu; şu kadar taraftar bile takımın moralini, oyununu değiştirmeye yetti. Gelenlerin ayaklarına, sporcularımızında ellerine sağlık...

Ve Palyaçolarla Gözyaşları - J. Mario Simmel

Uzun zamandır okuduğum kitaplar için ufak tefek şeyler karalamıyordum, bu açığıda şu dakika itibarı ile kapatıvereyim. Daha öncede J.Mario Simmel'in başka bir kitabı “Bırakın Yaşasınlar” ı tanıtmıştım. Simmel gerçek olaylardan, yaşanmış hayatlardan yola çıkarak kurgulamalar yapan bir yazar, bunu yaparkende gayet başarılı. Özellikle yazmış olduğu dönem açısından ve tarzından dolayı Türkiye'de 80 sonrası kitapları yasaklanan yazarın bu yasağı ancak 2008 yılında kaldırldı. Tarz olarak casusluk, soğuk savaş üzerine yoğunlaştığını söylemeliyim. Soğuk savaş demişken sizin için soğuk savaş ne ifade eder? Benim için Abd önderliğinde emperyalist devletlerin kendi hayat tarzlarını ve kapitalizmi yaymak için anti-komünizm savıyla dini kullanarak işçi-emekçi kesiminin ırzına geçtiği döneme verilen isimdir. Tabiki farklı açılardan, farklı kaynaklarla bu dönemin incelemesi yapılabilir ama konumuz bu değil ama araya siyasetide sıkıştırmış olalım...

Şişman palyoço sesleniyor. “Walterli!”
“Ne var, babacığım?”
“Gel buraya, Yardım et bana!”
Sıska palyaço pantolonun çekip koşuyor. Çorapları mor. Üzerinde yeşil lastik geçirmiş. Koşarken tökezleniyor, Çocuklar gülüyorlar.
“Elma nerede?”
Sıska palyaço karnını gösteriyor.
Öfkeyle bağırıyor şişman. “Peki! Sen bilirsin! Öyleyse elmasız yapalım!”
“Evet, evet. Haydi elmasız yapalım!”
“Yardım et bana!”
Siyah bavulu açmaya açmaya çalışıyorlar. Vuruyorlar. Sallıyorlar Kapağı birden açılıyor. Palyaçolar aynı anda ayağa fırlıyorlar. Ellerinde makinalı tüfekler var. Yüzleri seyircilere dönük olarak ateş etmeye başlıyorlar.

Hamburg'da... Günlerden pazartesi. Ağustos'un 25'i. 1986 yılında...


Kitap Hamburg'da Mondo isimli bir sirkde iki palyaçonun otomatik silahlarla izleyicilerin üzerinde ateş etmesiyle başlıyor ve ilerki sayfalarda bunun neden/ ne amaçla yapıldığını bulunması üzerine yoğunlaşıyor. Ana karakter olarak bu saldırıda oğlu Pierre'i kaybeden ve onun katillerini bulmayı and içen Norma Desmond isimli işinde gayet başarılı, isim yapmış bir gazeteciyi görüyoruz. Yardımcı karakter ise Profesör Jan Barski. Bu saldırının asıl hedefi olan Profesör Martin Gellhorn'un araştırma ekibinde ki çalışma arkadaşı. Bu iki karakteri birbirine bağlayan başka br özellik ise ikisininde eşlerini kaybetmiş olması. Soğuk savaş dönemi silahlanmanın inanılmaz bir dereceye ulaştığı milyarlarca doların döküldüğü bir dönem olarak ortaya çıkmaktaki kitabımızda da genetik araştırmalar üzerinde yapılan çalışmalar ile bulunan bi silahın abd, sccb arasındaki silaha kim sahip olacak üzerine yaptığı çekişme yatmakta. İlerki sayfalarda karakterlerimiz arasında yaşanacak aşkı da azçok fark etmişsinizdir. Tabiki Norma'ın hâlâ rahmetli eşi Pierre aşık olması, oğlunun katilerine duyduğu intikam ateşi bir takım duygusal çelişkilere yol açsada kaçınılmaz son yaşanıyor. Kitabı okurken bir katliamın bu kadar Uluslararası olabileceğini anlayana kadar ki süreçte katil avını çıksanızda olay aydınlığa çıkmaya başladıktan sonra casusların kimler olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz ama bir sonuca ulaşamıyorsunuz. Kitap casusluk romanı açısından başarılı olsada yazarın okuduğum bir önceki kitabında ki karakterlerin etkileyici gücü maalesef yok. Sanki diğer kitabın altında kalmış bir izlenim yarattı bende, ama buna rağmen kitap akıcı bir şekilde ilerliyor okuyucuyu sıkmıyor.

İyi eğlenceler...

Aldırma Kartal aldırma

Başın öne eğilmesin
Aldırma kartal aldırma.
En büyük sen değil misin
Aldırma kartal aldırma
Aldırma kartal aldırma
Kartal aldırma.

Sendeki bu büyük taraftar
Bir gün coşar bir gün ağlar
Seni bu sesler oyalar
Aldırma kartal aldırma
Aldırma kartal aldırma
Kartal aldırma

Yenilsen de bazı bazı
Taraftarın buna razı
Çekeceğiz biz bu nazı
Aldırma kartal aldırma
Aldırma kartal aldırma
Kartal aldırma

Anadolu'nun İsyanı



Öğren, düşün, emanetine sahip çık!

http://anadoluyuvermeyecegiz.net/
http://anadolunehirleri.org/

Sevgililer günü ve beyaz atlı prens

Tüketim için uydurulmuş kapitalizmin oyuncaklarından olan şu abzürt günlere itibar gösteren biri olmamakla beraber karşıyımda. Ama bu sene “hatır, gönül için çiğ tavuk yenirmiş” sözünü hayata geçirerek kutlayıverdim. Hayatım boyunca bir elinin parmaklarını geçmeyecek sayıda sevgilim oldu, olanlarda sevgililer gününü görecek kadar yanımda kalmadı/kalamadı. Kalsalardı ne olurdu? Sanırım bir seferliğine -veya ben kendimi kandırıyorum- bu yıl yaşadığımın bir benzeri olurdu. Şimdi sevgiliniz ile ilk sevgililer gününüzde “ya ben böyle günlere dünya görüşümden dolayı karşıyım, kutlamam” derseniz eğer nasıl tepki verir acaba? Sanırım birçoğumuza “haydi gülegüle” derler. Dünya görüşünüz böyleyken diğer taraftan birazda mecburiyetten farklı davranınca sevgili dostlarınız tarafından “olum böyleyim diyorsun sonra gidiyorsun kutluyorsun” diyerek bir taraftan eleştirilirken diğer taraftan dalga konusu olabiliyorsunuz. Olsun, bazen sevgi için eleştirilere göğüs germek gerekiyor!
Kadınları iyi tanıdığımı söyleyemem, iyi tanısaydım eğer onlarca teklifin arasından bu kadar az başarı oranıyla çıkmazdım! Bu duruma tipten 3 ay olmasa bile 2 ay hapis cezası yiyebilecek olduğumuda eklemem lazım sanırım. Ama bu başarızlıklar beni yıldırır mı? Tabiki hayır. Şu hayatın bana öğrettiği en önemli şey yapmak istediğini yap, hoşlandığın bayana hislerini belli et. Durum müsaitse teklifini gecikmeden yap. Aksi taktirde içinde uhde kalabiliyor ki bu da cidden çok ..ktan bişey. Yaşadım biliyorum. Şuanki ilişkim gayet iyi gidiyor ve sonu iyi gözüküyor, hadi hayırlısı!
Kadınlar düşünülmeyi severler, ne biliyim sevgililer gününde klasikte olsa çiçek verilmesi hoşlarına gider, ama belli bir süre sonra akıllarında kalır mı? Ben kadın olsam hatırlamam, ne de olsa diğer kadınların yaşadığı sıradan bir davranış şekli der geçerim. Onu biraz süslemek, hayalgücünü kullanarak sıradan bir gül verme olayını bile onun unutamayacağı bir ana çevirebilirsiniz. Bakın bu konularda başarılıyımdır. Hayal gücüm geniştir. O pazartesi akşamı köprüde olan kazadan dolayı soğukta yaklaşık 1,5 saat bekleyince hayalgücümü zorlamama pek gerek kalmadı, vakit bol ne de olsa! İlk önce almış olduğum çakma değil gereçek güllerin tek tek yapraklarını koparttım ve cebime doldurdum. Ulu orta bir yerde durmak yerine parka giden yolun ortasında beklemeye başladım. Tabi bu esnada dua ediyorum, diğer iskeleye motor yanaşıp ortalığı insan kalabalığına büründürmesin diye. Ve bekleyişin sonu, beni görünce adımlarını hızlandırdı; tam yanıma geldiğinde cebimden çıkarttığım gülleri havaya fırlattım. Başında aşağıya dökülen gül yaprakları yla beraber gözlerde bir parlama, yüzde bir mutluluk ifadesi. Üçüncü bir kişi için sokak lambasının altında havada uçuşan kırmızı gül yaprakları ve altında iki sevgili hoş gözüküyor olsa gerek. Tıpkı filmlerdeki gibi. Daha sonra sevgiliyle konuştuğumda bu anı defalarca farklı farklı insanlara anlatıp havasını attığını öğrendim. Hakkıda yani, benim gibi beyaz atlı bir prens kaç kişiye nasip olur!
Gece için planlanan Beylerbeyi'n de denize neredeyse sıfır bir mekanda fonda sanat müziği eşliğinde yenen boğaz manzaralı bir yemek ve devamında o soğuk havada hediyelerin paylaşıldığı boğazın şahitlik ettiği bir öpüşme merasimi. Vavvvv...

Sanırım hiçbir kadın böyle bir geceyi ömrü boyunca unutamaz. Tek kötü tarafı böyle bir geceden sonra bir sonraki sevgililer gününde aynı kadın ile beraber isem bu yaşananları tekrar yaşamak istemesi, belkide daha iyisini. Aman Allahım ben ne yaptım!

Tiyatro - Arzunun Onda Dokuzu (Dokuz Kadın)

İnsanoğlu ikiyüzlüdür, menfaati neyi gerektiriyorsa ona göre tavır alır. Ortak dinmiş, milletmiş gibi kavramlar sadece laftadır, lafta olmasa dahi ne farkeder? Ortak olan insanlık değil midir? Çıkarlar sözkonusu olduğunda orman kanunları geçerli olur, ve insanlık ölür. Bu kadar Filistin'i düşünen bir toplumun yanıbaşında yıllarca zulme uğrayan, öldürülen insanları görmemesi/görememesi nasıl açıklanabilir?
Heather Raffo'nun yazdığı Arif Akkaya'nın yönettiği oyunumuz ABD'nin Irak'ı işgalinden önce, işgal sırasında ve sonrasında kadınların gözünden Irak'ta yaşananlar aktarılmaya çalışılıyor. Konu açısından başarılı olan oyunumuz ağır dram içermesinden dolayı bazen sıkıcı olsada bir toplumu anlamak açısından değerli. Tabi anlamak derken bizimki laftan öteye geçmez. Ayrıca konu görsel ve ses öğeleriyle desteklenerek daha etkili kılınmaya çalışılmış. Oyuncular açısından baktığımızda teve ekranlarından da tanıdığımız Hasibe Eren'i de görmekteyiz ki ben kendisine ayrı bir antipatim bulunmakta, bunun nedeni sanırım zamanında oynadığı Avrupa Yakası isimi dizideki canlandırdığı yarım zekalı karakterden olsa gerek. Nasıl uyuz olduysam artık o karaktere ne zaman Hasibe Eren'i görsem aklıma o karakter geliyor. Ayrıca oyundaki performansını beğenmediğimi söylemeliyim.
Konu açısından başarılı, anlamlı olan oyunumuzun oyuncu performansları açısından tatmin edici olduğunu söyleyip iyi seyirler diliyorum.


Yazan : HEATHER RAFFO
Çeviren : FÜSUN GÜNERSEL
Yöneten : ARİF AKKAYA
Dramaturgi : HATİCE YURTDURU
Koreografi : HANDAN ERGİYDİREN (HAREKET DÜZENİ)
Sahne Tasarımı : GAMZE KUŞ
Işık Tasarımı : KEMAL YİĞİTCAN
Kostüm Tasarımı : NİHAL KAPLANGI
Efekt : METİN TAŞKIRAN
Yönetmen Yardımcısı : GÖKSEL ARSLAN-ÇOĞLAR POLAT
OYUNCULAR
BENSU ORHUNÖZ, CİHAN KURTARAN, HASIBE EREN, HIKMET KÖRMÜKÇÜ

Şeref Bey Stadyumu



* Bir sevgiliden ayrılırken ki gibi boğazımda acı bir yutkunma, gözlerimden akan bir damla yaş; unutulmayacak hatıralar, sevinçler, acılar, marşlar. Sensiz geçen/geçecek olan günlerin ........!

Tiyatro - Kibarlık Budalası

Molière'in (Jean-Baptiste Poquelin) yazmış olduğu Hakan Altıner'in yönettiği Tiyatro Kedi tarafından sergilenen Kibarlık Budalası isimli oyuna Kadıköy Halk Eğitim Merkezi'n de gittim. Bu oyuna gitmemin öncelikli nedeni yıllar sonra sahnelere bu oyunla dönüş yapan büyük usta Haldun Dormen'i izleyebilmekti ki bu şansıda yakaladım. Ama oyundan çıkarken istediğini almış bir izleyici olarak çıktığımı söyleyemem. Oyunun konusu 1600'lü yılların Fransa'sın da artık kibarlığın suyunun çıkartılıp komik hale düşen insanların durumunun güldürmek yoluyla ele alınması. Bu durumu ele alırkende zengin ama sonradan görme, cahil ama saf Mösyö Jourdain'in asilzade olmak ve asilzade bir kadın olan Markiz'i baştan çıkarmaya çalışması üzerine dönüyor. Ki Mösyö Jourdain'in evli olduğunuda es geçmeyelim. Oyunun asıl amacı güldürmek olmasına rağmen birkaç yer haricinde gülmeyi bırakın tebessüm ettiğimi hatırlamıyorum. Belkide çok komik bir oyun da kültür farkında dolayı ben onların güldüklerine gülmüyor olabilirim. Hani amerikalılar espiri bile olmayan bi saçmalığa saatlerce gülmesi veya bizlerin belden aşağı yapılan espirilere sırıtmamız gibi bişey... Sonuçta beğenmedim.
Genel olarak vasat bir konuya sahip olan oyunumuzda Atılgan Gümüş'ün performansı öne çıkıyor. Atılgan Gümüş'ü “Benden Baba Olmaz” isimli dizide izleme şansı yakalamıştım, gayet iyi bi oyunculuk çıkartmıştı. Güzel bi aile dizisiydi.
Kazanç olarak Haldun Dormen'i canlı olarak izledim, Atılgan Gümüş'ün başarılı performansınıa tanıklık ettim. Bir nebze istediklerimi aldım.

İyi seyirler...

Yazan : MOLIERE
Yöneten : Hakan Altıner
Uyarlayan : İpek Kadılar Altıner
Kostüm Tasarım : Türkan Kafadar
Dekor Tasarım : Gizem Gürsel
Sedef Kermen
Işık Tasarım : Cengiz Özdemir
Yapımc ı : İpek Kadılar Altıner
Oynayanlar : Haldun Dormen, Ebru Cündübeyoğlu Atılgan Gümüş
Özlem Çakar, Abdül Süsler, Elif Çakman, Dilek Aba, Oral Özer
Erez Ergin Köse

300 Arenalı

Duydum, gördüm, iğrendim, bunaldım, sinirlendim, koydum, utandım, acıdım! Türkiye'de her zaman siyaset bir şekilde sporun içinde oldu, olacakta. Olmaması mümkün mü? Hayır. Bugüne bakarsak eğer karşımıza belediye takımları, devlet ile iç içe geçmiş yöneticilerin iş ortaklıkları veya kucaklaşmaları karşımıza çıkar. Mesele bu .oktan duruma kimlerin ne durumda karşı çıkacağı. Hatırlanacağı üzere Gs tribünleri bir ses verdi, ki Gs kulübü siyasetten yeterince beslenmiş bir kulüptür. Gs'li arkadaşlar buna karşı çıkacaklardır belki ama benim için geçmiş bunun örnekleriyle doludur. Herneyse, olay Gs'nin geçmişi değil bugün gelinen nokta, yapılan protestodur. Arena stadında yaşanan protestodan sonra yerden yere vurulan Gs tribünleri bir anda bundan faydalanmak isteyenlerin “U” dönüşü ile 300-500 kişinin provakasyonu bağlandı. Zaten Gs tribünleride böyle şey yapmazmış. Niye? Onlar nankör değillermiş, bir tane babaları varmış, onlar tweeter kullanmazlar, facede gezinirlermiş. Bu protestonun elbet siyasi bir tarafıda muhakkak olacaktır, o insanlarda bu ülkede yaşayan bireylerdir. Ama başka bir gerçek daha vardır ki o stadda taraftara, camiaya edilen hakaret siyasi görüşün önüne geçen bi durumdur, böyle yapılan bi konuşmaya sadece yuh çekmek azdır. Demokrasiden bahsedilen bir ülkede demokratik haklarını kullanan insanlara söylenenler, yapılanlar stadda söylenenlerden bin kat daha beterdir.

Bu protestodan sonra yaşananlar başka bir gerçeği tekrar tekrar yüzümüze vurdu. Hükümet demokratız diye bol kepçeden sallasada ne kadar faşist ne kadar despot bir yönetim anlayışında olduklarını açıkça gösterdi. Hakaretler, tehtidler, polisi, savcıyı ortaya sürmeler, göz korkutmalar. Anlayacağınız “üçüncü dünya ülkesiyiz” klişesi bir defa daha beden buldu.


* Hükümet; stadın açılışından nemalanmak istedi, protesto edildi. Bu seferde mazlum, ezilmiş ayağından nemalanmaya çalışıyor ki bakanın biri bunu çekinmeden dile getiriyor. E, bunlar değil miydi iktidara böyle gelen?

*Adnan Polat; işadamlığı nedeniyle hükümetin kucağında, böyle bir protestodan sonra ne yapacağını şaşırdı. E, o da kendine yakışanı yaptı. Hükümet lehine açıklamalarla gönüllerini almaya çalıştı. Akside beklenemezdi. Kucaklarında olmasaydı ne olurdu? Değişen Bir şey olmazdı.

* Ultraslan; çevir kazı yanmasın tadında yaptıkları kolpa açıklamalar. Dik durmak zor maharet!

En son katılamadığım ama gururlandığım farklı tribünlerin katıldığı Taksim yürüyüşü, umarım bu kıvılcım yangının başlangıcı olur.



Schuster'in koleji

* Tigana'dan sonra Shuster bir umut altyapı için, altyapıda bizim için bir umut. Daha ligin ilk yarısında A takımda beş altyapı oyuncusu forma şansı buldu, devre arası kampınada beş yeni oyuncu daha dahil edildi. Yani on farklı oyuncu öyle veya böyle A takım ile çalışma şansı yakaladı. Umarız genç oyuncularımız Schuster'in kendileri için ne kadar değerli olduğunun farkındadırlar. Aksi taktirde bundan önce yaşadığımız o rezil döngünün içine kendileride dahil olarak hayatlarını farklı yerde sürdürüler. Ki lafta altyapı diye inleyen bir kulüp olmamıza rağmen altyapıdan oyuncu çıkartamamış garip bir kulüb olduğumuz düşünüldüğünde Schuster'in değeri iyice artıyor.

* Muhammed A takıma çıkartılınca yine medya kendilerine malzeme için genç oyuncumuzu fezaya gönderme çalışmalarına başladı. Bırakın ulan insanların yakasını!

* Yeni transferler iyi geldi taraftara, herkesin yüzünde jokerimsi bir gülüş. Unutulmamalı ki sezon başı yapılan transferlerin devamında sahaya çıkılmadan takım lig şampiyonu, Uefa kupası finalisti ilan edilmişti. Sonrası mı? Kötü giden bir süreçte oyuncular ıslıklanmaya, küfüre maruz kalmışlardı.

* Simao, Guti kadar başarılı bir transfer... Neden Simao'da diğerleri değil?

* Kolej takımı mı demiştiniz? Evet, bu gerçek bi kolej takımı.

* Yılın transferi mi? Tabiki Schuster...


şairlerparkınoteee: Marmara izne gelmiş, hoşgelmiş!

Rüya'nın babası

Mavi denizin üzerinde tahtadan yapılmış bir iskele, iskelenin üzerinde merdivenlerle çıkılan denizin, rüzgarın ve zamanın yıprattığı bir ev. Uzaktan gördüğümde kim olduğunu seçemedim, iskelede ağır adımlarla yürümeye başladım. Adama yaklaştıkça gözlerime inanamadım! Üzerinde bir tulum, kafasında balıkçıların takmış olduğu bir bere. İki büklüm olmuş denizin bir noktasına gözleri odaklanmış; yorgun, dalgın, yılgın. Yaklaştım,
“baba, Süleyman baba!” dedim. Hiç istifini bozmadı, “herkes yukarıda, Baba Hakkı'da. Hadi gel!” dedim, “daha sonra gelirim” dedi. “Ben bir görüneyim” dedim. Uyandım!

Hayatımda çok garip rüyalar gördüm de böylesine ilk kez denk geldim. Sabah sabah hayırlara vesile olur inşallah.

Boşver Be Yaşı Başı - Can Yücel

Gönlün ne kadar şık sen ondan haber ver!
Şöyle atıp koyu grileri-siyahları sabahtan,
sarı bir kaşkol atabiliyor musun boynuna, ondan haber ver!
Koyma bir kenara yüreğini, aç kapılarını,
gelene geçene yol verme girsin diye içeri ama
gömme başını toprağa bir çift güzel göz uğruna.
Bilirim yine yeşerecek bir çiçek bulursun bir dalda,
ama aklını kaybedecek bir aşk varsa avuçlarında,
bırak aksın yollarına.
Yağ geç, yık geç, kimse inanmazsa inanmasın.
Sen inan yüreğine,
hem ona geçmezse kime geçer sözün?
Büyü, büyü..
Bak ellerin, ayakların kocaman,
aklın da maaşallah yerinde,
e ne diye tutarsın yüreğini uçmasın diye.
Akıllı ol, yüreğin gelir peşinden,
boşver yaşı başı,
aşk var mı aşk, sen ondan haber ver!

Takılmışsın yüzündeki, gözündeki çizgilere.
O çizgilerin yüreğine neler kazıdığını düşün,
atmak mı istiyorsun kendini bir dereye soğuk bir kış günü,
öl gitsin..
Parayı pulu savurup,
bir balıkçı köyünde balık tutmak mıdır isteğin,
savrul gitsin..
Boş ver be yaşı başı,
kim tutar seni kim,
kendi yüreğinden başka kim?
Aklını al da öyle git,
ister bir duvara, ister bir odaya, ister kıra bayıra vur da git.
Dert etme ellerini, onlar da gelir seninle bırakmadıkça birine.
O biri de gelir gerçekten istediğin oysa,
seveceksen ve öleceksen uğruna..
Yaşa be, yaşa da öyle git, gireceksen toprağa..

Yaş 70'e gelse bile, hayat daha bitmemiş,
sen mi biteceksin?
Çekeceksen bile bayrağı,
yaşadım ulan dibine kadar diyemiycek misin?

Tiyatro - Surname 2010

Bu yılın son yazısınıda bir tiyatro oyunuyla yapalım. Oyunumuzun adı Surname 2010, biraz çocuklar için biraz çocuk kalmış büyükler için. O filmin adı nasıldı? “Ne olmuş büyük adam olamadıysak, hayallerimizi satmadık ya”. İşte o tür büyükler için. Şu zamanda büyük marifet çocuk kalabilmek ya. Bugüne kadar kukla gösterilerine veya bunun benzeri bir etkinliğe katılmış biri değilim, tek bildiğim kukla Pinokyo. Onuda bilmeyen yok zaten. Bu da iki oldu. Oyunumuzda ufak kuklalardan 5-6 kişinin oynattığı büyük büyük kuklalara kadar birçok kukla var. Oyununumuzun kahranamanı yıllarca önce eşini kaybetmiş, yalnız yaşamakta olan geçimini sahaf dükkanından sağlayan Sühendan Hanım. Tabiki o da kukla . Sühenda Hanım birgün hiç haberi olmadığı bir defter bulur, kitapların arasında, kıyıda köşede kalmış. Eşi ondan habersiz hayali bir şenlik düzenlemeyi planlamıştır ve bunu bu deftere ondan habersiz işlemiştir. İşte oyunumuzda bu hayali şenliğin Sühenda Hanım'ın gözünde gerçekleşmesi üzerine sahneleniyor. Oyunun teferruatına, kostümlerine baktığınız zaman gerçekten oyuncuları, sahne arkası ekibi tek tek tebrik etmek gerekir ki çok zahmetli, bir o kadarda eğlenceli sayılabilecek bir oyun çıkartmışlar. Genel olarak oyun hakkında iyidir kötüdür deme durumum yok, bugün bile karar vermiş değilim. Sadece şunu söyleyebilirim; benim için ilginç bir oyundu.

Unutmadan, 2011'de herşey gönlünüzce olsun... Mutlu yıllar...



Yazan : Yiğit Sertdemir – (Proje Tasarımı: Candan Seda Balaban - Yiğit Sertdemir)
Yöneten : Yiğit Sertdemir
Koreografi : Özgür Tanık (Hareket Düzeni)
Sahne Tasarımı : Candan Seda Balaban (Maske- Kukla tasarımı)
Işık Tasarımı : Mahmut Özdemir
Kostüm Tasarımı : Candan Seda Balaban
Yönetmen Yardımcısı : Eraslan Sağlam – Semah Tuğsel – Özgür Dağ

OYUNCULAR
AYŞEM YAĞMUR ULUSOY, CAN ALİBEYOĞLU, CEREN HACIMURATOĞLU, DERYA KEYKUBAT, DERYA YILDIRIM, ELYESA ÇAĞLAR EVKAYA, ENGİN AKPINAR, ERASLAN SAĞLAM, İREM ERKAYA, MANA ALKOY, MEHMET SONER DİNÇ, MERT AYKUL, ÖZGÜR ATKIN, ÖZGÜR KAYMAK TANIK, SEDA FETTAHOĞLU, SEMAH TUĞSEL, SEZA GÜNEŞ, ŞEYDA ARSLAN, UĞUR DİLBAZ, YIĞIT SERTDEMIR, ZEYNEP GÖKTAY DİLBAZ

3. Köprüye Hayır Mitingi Kadıköy

Öyle gazete köşelerinde salak-saçma yorumlar yapmak yerine 3. köprü güzergahının neresi olduğu, bu işten kimlerin çıkarının olacağı, köprünün geçeceği yerleri kim kapatmış, ne zaman kapatmış, böyle bir proje trafiği çözer mi, dünyada trafiği çözmek için yapılan projeler nelerdir gibi soruların cevaplarını öğrenmenizi öneririm.
Lafım ortaya...