Hırsızın kurbanına armağanı


…başkalarının trajedileri zamanla başkaları için komediye dönüşür.  Bizim veya çevremizdeki insanların başlarına gelmediyse eğer umursamayız, belkide gülümseriz, belki de “ha ha ha” diye abartılı bi kahkaha patlatırız. Dışarıdan bakınca veya filmlerde böyle bir durum komik bile olabilir; düşünsenize siz salondasınız hırsız diğer odada sizi soymuş araladığı kapıdan usulca kaçma arifesinde ve karşılaşıyorsunuz, peşine düşüyorsunuz. Merdivenlerden aşağı koştururken bir taraftanda “hırsız varrrrr” diye bağırıyorsunuz,  ahali sese ayaklanıyor ve sesin geldiği yere doğru hareketleniyorlar. İşte tam bu esnada kalabalık hırsız ile karşılaşıyor, hırsızın verdiği tepki zekice “hırsız yukarıda, koşun!”. Komik değil mi? Bu anlattığım yaşanmış bir olay.
Bu anlattıklarım kurban biz/ben olduğunda farklı bir hâl alır. Bizim hırsızlık maceramız böyle komik bir hâl almadı tabiki. Gündüz saat 14:00’de eve dönen eşim kapıyı yarı açık bulur, içeri girer, ev dağılmış, beni arar ve derki: “koca eve hırsız girmiş”.  Bi telaş koşturursunuz, aslında şu durumda neden koşturduğunuzuda anlamazsınız. Sanki hırsız evi soymuşda sizinle vedalaşmak için  bekliyor. İstemsiz olarak bir paniğe kapılırsınız bi acele eve gidersiniz. Sizin karşılıştığınız manzara eşinizin, kardeşiniz, annenizinki ile farklı değildir. Sadece manzaraya eklenen evdeki sevdiklerinizin korku/üzüntü/telaş/ gibi soyut kavramlarından oluşan hislerin içeriye boğucu bir şekilde çökmesidir. Evden gidenleri şöyle bir kabaca gözucuyla tespit ettikten sonra hengame başlar. İlk önce resmi ekipler, sonra olay yeri inceleme, sonra ifade vermek ve şikayetçi olmak için emniyet gidilir. 3 saat sonunda aslında elinizde sadece bir kağıt parçası kalır.

O kadar çalışıp didindiğiniz şeylerin bir anda başkaları tarafından çalınmış olması ister istemez insanı üzer, elinden birşey gelmediği için sinirlendirir, öfkelendirir. Böyle bir hırsızlık olayı sadece çalınan mallar ile kalmaz, eğer çok kullandığınız eşyalar ise yeniden almanız gerekir, bu da ek bir külfettir. Bi anda maddi anlamda sıkışırsınız. Sonuçta ülkenin genelinin maddi durumuna bakıldığında her sade vatandaşı hırpalar, yıpratır. Hırsızlık olayının boyutuna göre sıkıntılı bu maddi durumdan çıkış süreniz kısa veya biraz daha uzun vadeli olabilir. Ama asıl sorun maddi değil ruhsaldır. Ev dediğiniz üstü kapalı o dört duvar beton yığınından ötedir. Dünyadan sizi soyutlayan, güvende hissettiren; yalanlardan dolanlardan, samimiyetsizlikten size koruyan, mutluluk kavramını beyninize, kalbinize yerleştiren bir kaledir. Sizin Mahremiyetinizdir. Düşünün bu kavramların olmadığı bir yer size ne ifade eder? Koskoca bir hiç! İşte hırsızın asıl çaldığı şey maddi değil,  güven ve kutsal mahremiyetinizdir.  Bu olayın izleri insanın belleğinden silinir mi? Sanmıyorum, muhakkak her hırsızlık kelimesini duyduğunuzda o an ki hisleriniz ortaya dökülecektir.

Bu olay benim başıma geldiği için söylemiyorum, daha öncedende aynı düşüncedeydim. Hırsızlığı meslek haline getirmiş olanların aldığı cezalar yetersiz ve caydırıcılaktan uzak. Acaba Şeriattaki gibi ifşa edilip, çaldığı eli kesilse daha caydırıcı olmaz mı?

Diyet isterim, diyet!!!





Hakkınla, Şerefinle nice yıllara Kartalım...




Hakkınla, şerefinle nice yıllara kartalım. En kötü günümüz davulla, zurnayla, marşlarla, şarkılarla, omuz omuza, siyahınla, beyazınla hep beraber olmak dileğiyle....




Cefa


·       *  Maç saati yaklaşmış, taraftar stada akın etmiş, bir bakıyorum; o da nesi? Eski açıkta tek bir arama noktası. Yığılma, ezilme, itişme…

·         * Rezillik bitmez(!), stada girilecek dört kapıdan biri 2 hafta öncesinde olduğu gibi çalışmıyor.  Arama noktasındaki eziyet bitmiyor, katlanarak devam ediyor.

·         * Kapalıdaki kombine fiyatlarının yanısıra bilet fiyatları tavan yapınca birçok insan yeni ile eski açığa kaçtı. Tabi sadece onlar değil, biletsiz girmeyi huy edinmiş ….’larıda. 

·         * Hır-gür hengame, bi de sıraya geçeceğine demirlerden atlayanlar, araya girmeye çalışanlar,  “sıraya geçsene, sen kimsin” diyip birbirine horoz gibi kabaran taraftarlar, polisle atışanlar, “hop nereye” diyen polisler…

·         * Böyle bir rezillikte sadece kendiniz figuran olsanız iyi, yanınızda benim gibi hanımız veya sevgiliniz, kız kardeşiniz falan filan varsa bi’ de onu kollamanız gerekiyor.

·         * Kapalının fiyatı arttınca doğal olarak ters oranda taraftar sayısıda azaldı.  İbo’dan “kendim ettim, kendim buldum” şarkısını  dinleyebilirsiniz.

·         * Yıllar sonra açıkların, özelliklede eski açığın bu kadar canlı olduğunu görmek çok güzel ve eğlenceli.

·         * Kapalıdaki fiyatların yanısıra “hesap sorsana demirören’den” kıvamındaki sloganlarla “başkan, tamam FEDA dedikte verdiğin sözleride unutmadık” demek güzel oldu. 

·         * Uzun zaman sonra zorunluda olsa geleceğe yapılan yatırımaları görmek ve ilerisi için umutlanmak...

·         * Alınan bu sonuçlar belli bir süre daha Samet Aybaba’yı yapılan eleştirileri susturur, sonrası mı? Allah Kerim…      

B E Ş İ K T A Ş


·         * 5 yıl aradan sonra sezona gayet hızlı girdik. İlk önce ağustos ayında hanımı titreten havasıyla  Olimpiyat stadı, dünde kutsal topraklarda gs derbisi. Kokusunu dahi özlemişim vallahi…

·         * Gençleşiyor denen Beşiktaş’ın sahaya çıkan ilk 11 yaş  ortalamasını verelim: IBB maçı: 25 Gs maçı: 27

·         * Eski açıktan giriş  ne çilelidir arkadaş(!); bileti olmayanlar, araya girmeye çalışanlar, birbirinin kaşını gözünü patlatanlar, arızalı turnikeler, eziyet eziyet…

·         * Gerek IBB gerekse dünkü gs maçındaki insanın gözünü alan cırtlak renkli kramponlardan nefret ediyorum. Siyahın beyazın suyumu çıktı.

·         * Serci başkanın gönlünden kopan dizelerin pankarata dökülmüş  hali güzel oldu, emeğimizin geçmeside ayrı bir keyif,  yakıştı sevdamıza… “Benim sadık yarim KaraKartal’dır.”

·         * Yıllar sonra kapalının bu kadar aciz, eski açığın ise bu kadar ateşli olduğunu görmek garipti.

·         * Hayat ne ilginç, zamanında Şeref Bey stadında eliyle gol attı diye afaroz edilen Burak dün gece benzer hareketle  Şeref Bey stadı’nda gs forması ile  kahraman oldu.

·         * Mehmet Topal eliyle kontrol ederek attığı gol için “Mehmet Topuz ortayı yaptığında topa gözüm kapalı çıktı. Sanırım top elime çarpıp önüme düştü. Ancak o anda bunu hissetmedim” demiş, derhal doktora gözükmesinde yarar var.

·         * Formasında sarı olanların bu kadar birbirine benzemesi nasıl açıklanabilir bilmiyorum.

·         * Bu hakemlerin yatacak yeri yok, emek hırsızları…

·         * Son 5 yıldır ettiğim küfürleri toplasam şu maçta ettiğimin kıyısına köşesine yanaşamaz.

·         * Haftaiçi Q7 diye yürüyenler, stadda “öğ,möğğğ q7” diye bağıranlar. Ne ayaksınız  ulen siz?

·         * Demirören’in Beşiktaş’a en büyük zararı  önceliği Beşiktaş değilde isimler olan taraftar profili yaratmasıdır.

·         * Renkliler bozma devşirmeler sardı dörtbir yanımızı…

·         * Kazanamamamıza rağmen  şu zor günlerde  takıma sahip çıkılması adına alkışlanılması, tribünlere çağrılması bizlere yakışandı. Güzel günler göreceğiz güneşli günler…

·         * X,y,z değilde önceliği sadece Beşiktaş olanlarla maç izlemek, omuz omuza olmak güzel olacak,  güzel…

·         * Herşeyden, kendimden bile önce B E Ş İ K T A Ş 



Yine, yeniden...

"Yıldırım demirören yeter" protestosunun arasına "Sobote etmeyin, Uefa'ya gidelim" sesleri karışıyordu aşağıya sarkmış bir takım çanak yalacıların tükürükleri, hakaretleri, küfürleri ile harmanlanmış olarak... Özlemin vermiş olduğu tek tük gidişleri saymazsak kapalıyı, açığı, kısacası Şeref Bey tribünlerine, bu zihniyet ve bayrak tutucusu elveda diyene kadar elveda dedik Şeref Bey’e, elveda! İşte o günden bugüne tam 5 yıl olmuş...

Hanım kalk, maç var; maç!




Şavşat'ın yolları

Bizim oralarda şöyle derler: "Artvin şöförü kaza yapmaz, yaparsada kurtulmaz!"

Beşiktaş - T.Telekom, Demirören protesto, Ergin Ataman

Bir Beşiktaş hikayesi
• Bir Pazar sabahı sanal ortamda başlar yazışmalar.
S: Amatör kovalayan başkan nasılsın?
Şekerli: İyidir, aga
S: Basketbol maçı var, geliyor musun?
Şekerli: Maçı teveden veriyorlar mı?
S: Galiba Spor... veriyor.
Şekerli: Aga, fotoğraf makinasınada almıyorlar zaten. Gelmeyeceğim.
S: Ama demirören’i protesto edeceğiz.
Şekerli: O zaman geliyorum. M’ye haber verdin mi?
S: Hayır, bi haber versene.
Şekerli: Tamamdır.

• Telefon ile M aranır, Zırrrrrrrrrrrr
Şekerli: Nasılsın kardeş?
M: iyidir, sen nasılsın?
Şekerli: Bende iyiyim, basketbol maçı var geliyor musun?
M: Yok be başkan, dinleneceğim.
Şekerli: S dedi ki demirören protestosu varmış.
M: O zaman geliyorum.
Şekerli: Tamam, 13:00’de görüşürüz.
Telefon kapanır, çat...


• Günün acizliği: 5-10 liralık biletler 20 lira olmuş. Demirören’i protesto edebilmenin bedeli bilete 2 kat para ödeyebilmektir.
• Günün rezilliği: protestoların duyulmasını önlemek ve susturmak için hoparlör’in sesinin insanın kendi sesini duymayacak seviyede açılması.
• Günün sorusu: Ergin Ataman’ın demirören’i korumaya yeltenmesi insanın aklına “Ergin Ataman, demirören’in yıllar önce kaybolan akrabası mı” sorusunu getiriyor.
• Günün ayıbı: yapılan demirören protestoları karşılığında Ergin Ataman’ın oyunculara taraftara değil, sayunma odasına gitmeleri direktifi vermesi.
• Günün anonsu: “Salonda sigara içmek yasaktır”
• Günün sloganı: “ibra edenler, ihanet ederler”
• Günün güzeli: taraftar desteği ve takımın mücadelesi
• Günün şekerleri: devre arasında oyun sahasını çocuk bahçesine çeviren bıdıklar.

Altay Başkanı Hızlıok'un buharlaşan konuşması

…ŞU ANDA CEZAEVİNDE TUTULAN İNSANLAR VAR. ÖNCE ETİK KURULU RAPORU BEKLENECEK DEDİLER. SONRA İDDİANAME, UEFA, DERKEN ŞİMDİ KONGRE… LİGLER SAKAT OLARAK BAŞLADI. OLAYLAR GÖRMEZDEN GELİNDİ. SORUNLAR HALININ ALTINA SÜPÜRÜLDÜ. NEREDEYSE ŞİKE SERBEST BIRAKILDI. BAZI KULÜPLER SİYASETE YAKIN OLMALARI NEDENİYLE DERİN YAPILANMALARIYLA GEMİLERİ YÜRÜTTÜ. SÖZDE MARKA DEĞERİ KURTARILACAK. ANCAK CUMHURİYET SAVCILIĞI TEKERE ÇOMAK SOKTU.

(…)

YARIN BİR HAKEM BİR SEFERE MAHSUS PARA ALARAK HAKSIZ PENALTI KARARI VERSE, BİR KALECİ BİR SEFERE MAHSUS PARA ALARAK TOPU İÇERİ ATSA, NASIL DAVRANACAĞIMIZI DÜŞÜNMEDEN, LİGLERİMİZİN SÖZDE MARKA DEĞERİNİ DÜŞÜRMEMEK ADINA YAPILAN BU İŞLEMLERİ AKLISELİM İLE TARTMAYA HEPİNİZİ DAVET EDİYORUM. BUGÜN HERHANGİ BİR GEREKÇEYLE VEREMEDİĞİMİZ CEZALARIN, YARIN BENZER DURUMLARDA KARŞIMIZA EMSAL OLARAK ÇIKACAĞINI; BAZEN TÜM BEDENİN SAĞLIĞI İÇİN GANGREN OLAN UZVUN KESİLMESİ GEREKLİLİĞİNİ UNUTMAYALIM.

İNSANLAR SADECE SÖYLEDİKLERİ SÖZLERLE DEĞİL YAPTIKLARIYLA DA DEĞERLENDİRİLİR. BU SALON İÇİNDE BULUNAN KİŞİLERİN BUNDAN YILLAR SONRA VERDİKLERİ OY İLE DEĞERLENDİRİLECEKLERİNİ, ÇOCUKLARI VE TORUNLARINA “BİZ FUTBOLDAKİ AHLAKSIZLIĞA KARŞI DURAN YÖNETİCİLERDİK” DİYECEKLERİNE İNANMAK İSTİYORUZ.
FUTBOL AİLESİ BUGÜNE KADAR SPORDAKİ ÇİRKİNLİKLERİ KENDİ KURALLARI İÇERİSİNDE HALLETMEDİ, HALLETMEYE GEREK DUYMADI. AMA ARTIK YOL BİTTİ VE DUVARA DAYANDIK. BUNDAN SONRA YA UYGAR MEMLEKETLERDE OLDUĞU GİBİ ÇİRKİNLİĞE TOLERANS GÖSTERMEDEN GEREKENİ YAPACAĞIZ YA DA GLOBAL FUTBOL KAMUOYUNUN ÖNÜNDE ÜÇÜNCÜ DÜNYA ÜLKELERİ GİBİ DAVRANIP LİDERLERİNİN ÖLÜMÜNDE ABARTILI HİSTERİ KRİZİNE GİREN KUZEY KORE GİBİ AŞAĞILANACAĞIZ.

ANCAK OLAĞANÜSTÜ GENEL KURUL GÜNDEMİNE BAKILINCA EN AZINDAN FUTBOL AİLESİNİN HEDEFİNİN UYGAR ÜLKELER OLMADIĞI, ZİRA SUÇUN MAĞDURLARININ AKLA DAHİ GELMEDİĞİ VE ZARARLARININ KARŞILANMASI İÇİN DÜŞÜNCE ANLAMINDA DAHİ ÇABA OLMADIĞI ORTADADIR. YANİ TEK DERDİMİZ SUÇUN FAİLLERİNİ KURTARMAKTIR. NE İÇİN? SÖZDE LİGİMİZİN MARKA DEĞERİ İÇİN…

PEKİ NEYMİŞ MARKA DEĞERİMİZ? 3 MİLYON VATANDAŞIMIZIN YAŞADIĞI AVRUPA ÜLKELERİNDE LİSANSLI TÜRK FUTBOLCU SAYIMIZ, ÜLKEMİZİN ÜZERİNDE. MAÇLARIMIZIN TELEVİZYONDAN SEYREDİLDİĞİ ÜLKE SAYISI YOK GİBİ. MÜSABAKALARI SEYREDEN ORTALAMA SEYİRCİ SAYISI BATI AVRUPA ÜLKELERİNİN BEŞTE BİRİ KADAR. ULUSLAR ARASI CİDDİ ORGANİZASYONLARA KATILMAMIZ TAMAMEN TESADÜFLERE BAĞLI. İKİ HAKEMİMİZ DIŞINDA YILLARDIR ULUSLAR ARASI ALANDA BAŞARILI ÜÇÜNCÜ BİR HAKEM ÇIKARAMADIK. BİRÇOK KULÜBÜMÜZ, ALTYAPISINDA BESLENME-SAĞLIK-SAHA GİBİ EN BASİT GEREKSİNİMLERİ BİLE KARŞILAYAMAMAKTADIR. AMATÖR MÜSABAKALARDA SAHA İÇİNDE KALP KRİZİ GEÇİREN OYUNCULARA MÜDAHALE EDECEK SAĞLIK HİZMETİ DAHİ VERİLEMEMEKTEDİR. AMA BUNA RAĞMEN HERKESİN DİLİNDE BİR MARKA DEĞERİ LAFI! HİLELİ MALIN DEĞERSİZ SAYILACAĞINI, UZUN VADEDE KAYBEDENİN FUTBOL AİLESİ OLACAĞINI DİKKATİNİZE SUNUYORUM.

TÜRK FUTBOL AİLESİ OLARAK SORUMLULUĞUNUZ SUÇUN FAİLİNİ KORUMAK DEĞİL, MAĞDURLARI KORUMAKTIR. EĞER YAPTILAR İSE, ŞİKECİLERİ VE TEŞVİKÇİLERİ KORUMAK İÇİN GÖSTERİLEN BU ÇABANIN ÇOK AZ BİR KISMININ SON MAÇTA KÜME DÜŞEN KULÜPLERİN MADDİ VE MANEVİ HAKLARININ TAZMİNİ İÇİN GÖSTERİLMESİNİ BEKLEMEK HAKKIMIZDIR.

BU KONGREDE ALINACAK KARARIN, ÜLKEMİZ FUTBOLUNU ULUSLAR ARASI KURULUŞLAR ÖNÜNDE ZOR DURUMA DÜŞÜRMEMESİNİ TEMENNİ EDİYORUM. ANCAK ALTAY KULÜBÜ OLARAK DAHA ÖNCE OLDUĞU GİBİ AHLAK MÜCADELEMİZİ SONUNA KADAR SÜRDÜRECEĞİMİZİ, HAKKIMIZI SONUNA KADAR ARAYACAĞIMIZI, ÜLKEMİZDE HUKUKUN EGEMEN KILINASIYA KADAR KONUYLA İLGİLİ YURT İÇİ VE YURT DIŞINDA HER TÜRLÜ GİRİŞİMDE BULUNACAĞIMIZI, GÖREVİNİ YAPMAYAN İLGİLİLER HAKKINDA SUÇ DUYURUSUNDA BULUNMA HAKKIMIZI SAKLI TUTTUĞUMUZU TÜRK SPOR KAMUOYUNA BİLDİRİRİZ.
ŞİMDİ BİRKAÇ TANE DE SAPTAMADA BULUNMAK İSTİYORUM MÜSAADENİZLE. SAMİMİ OLMAK GEREKİRSE BEN AYDINLAR’IN VE TFF’NİN BU KARARI ALMA KONUSUNDA TAM KARARLI OLMADIKLARINI EN AZINDAN YÜZ İFADELERİNDEN ANLIYORUM. BU BENİM FİKRİM. KENDİ VİCDANLARINDA BU KONUDA ÇARPIŞTIKLARINI GÖRÜYORUM. ANCAK TFF’NİN MAĞDURİYET DOĞURABİLECEK KULÜPLERLE İLGİLİ KAFA YORARKEN, MAĞDUR OLABİLECEK KULÜPLERLE İLGİLİ HİÇBİRŞEY YAPMAMASI BİZİ ÇOK ÜZMEKTEDİR. VE AKLIMA TAKILAN BİRKAÇ SORU VAR:
-FB’DEN KUPA ALINIP DİĞER TAKIMLARA VERİLECEKSE, BU LİGDE ŞİKEYİ TESCİL ETMEK DEĞİL MİDİR?
-EĞER BU UYGULAMA GERÇEKLEŞİRSE, PUAN SİLME CEZASININ 2010-2011 SEZONUNA UYGULANMASI GEREKMEZ Mİ? ÇÜNKÜ BURADAN MAĞDUR OLAN KULÜPLER AVRUPA KUPALARINA GİDEMEMİŞLERDİR, BAZILARI DA LİGDEN DÜŞMÜŞLERDİR. BUNU BU SENEYE UYGULAMAK DEMEK, BU SENE SPORTİF BAŞARISIZLIĞI OLAN TAKIMLARA AVANTAJ SAĞLAMAK DEMEKTİR.
-BENİM BİLDİĞİM LİG STATÜSÜ LİG BAŞLAMADAN ÖNCE HAZIRLANIR VE LİG SONUNA KADAR AYNI TALİMATNAMELERLE DEVAM EDER. YANİ GS BAŞKANININ SÖYLEDİĞİ GİBİ OYUN OYNANIRKEN KURALLAR DEĞİŞMEZ.

FUTBOL AİLESİNİN BANA GÖRE BABASI TFF’DİR. AMA BENİM BİLDİĞİM BABA EVLATLARI ARASINDA AYRIM YAPMAZ. EĞER EVLATLARINI DÜZGÜN İLİŞKİLERLE, ADİL OLARAK BÜYÜTÜRSE KARDEŞLER ARASINDA KAVGA ÇIKMAZ. AMA BUGÜN ALINACAK KARAR TFF’NİN İSTEDİĞİ GİBİ ÇIKARSA KARDEŞLER ÖNÜMÜZDEKİ YILLARDA BİRBİRİNİN KUYUSUNU KAZAR VE İŞ İÇİNDEN ÇIKILMAZ HALE GELİR.
BİR DE BİZİM ÜLKEMİZDE KULÜPLER BİRLİĞİ VAR. ARALARINDA BİRKAÇ TANESİNİ DE ÖZELLİKLE TENZİH EDİYORUM. SİZLER KOCA KOCA KULÜPLERİN BAŞKANLARISINIZ. HEPİNİZ ÖNEMLİ AİLELERİN MENSUPLARISINIZ. BİRÇOĞUNUZ HOLDİNG SAHİBİSİNİZ. BİZLER SİZLERİN TÜRK FUTBOLU HAKKINDA SÖYLEYECEKLERİNİZİ TELEVİZYONDAN AĞZINIZIN İÇİNE BAKARAK SEYREDİYORUZ. SİZ TÜRK GENÇLİĞİNE PARA VE AHLAK KONUSUNDA DERS VERME FIRSATINI ELİNİZDEN KAÇIRDINIZ, YANİ SINIFTA KALDINIZ. BUNU BIRAKIN TÜRK TOPLUMUNA ANLATMAYI, KENDİ ÇOCUKLARINIZA BİLE NASIL ANLATACAĞINIZI DÜŞÜNEMİYORUM. BU ARADA 4 BÜYÜKLERİ TEBRİK ETMEK LAZIM, ARALARINDAN BİRİNE BİR ŞEY OLMA İHTİMALİ OLDUĞU ANDA DİĞER KULÜPLERİMİZİN YÖNETİCİLİK KONUSUNDA HİÇBİR İŞLEVLERİNİN OLMADIĞI ORTAYA ÇIKMIŞTIR. YANİ 4 BÜYÜK KULÜBÜMÜZÜN SIRTINA YAPIŞMIŞLAR, HİÇBİR ŞEY ÜRETEMEMİŞLER VE BU ŞEKİLDE YÜRÜMÜŞLER.

DİVAN BAŞKANI: LÜTFEN BİTİRİNİZ.
HIZLIOK: SAYGISIZLIK OLARAK ALGILADIYSANIZ ÇOK ÖZÜR DİLİYORUM.
SALON: KİMSEYE AHLAK DERSİ VERMEYİNİZ.
DİVAN BAŞKANI: SAYIN HIZLIOK, LÜTFEN BİTİRİNİZ.
HIZLIOK: BİR ŞEY SÖYLEYİP, KONUŞMAYI BİTİRECEĞİM. ZATEN BİR DAHA BİZİM KONUŞMA HAKKIMIZ OLACAĞINI ZANNETMİYORUM.

ŞU ANDA CEZAEVİNDE BULUNAN GİRESUNSPOR BAŞKANI ÖMER ÜLKÜ’NÜN KARTAL-GİRESUN MAÇIYLA ALAKALI E.KALENDER İSİMLİ ŞAHISLA MAÇTAN BİR GÜN SONRA GÖRÜŞMESİNDE “BİZ BU MAÇI SİZİN İÇİN VERDİK” İFADESİ VARDIR. BU İFADENİN ÜSTÜNE TFF’NİN NE DÜŞÜNECEĞİNİ MERAK EDİYORUM. BİR KEREYE MAHSUS ŞİKE YAPMA HAKKINI İDDİANAMEDE YER ALMAYAN DİĞER KULÜPLERE DE TANIMAK ZORUNDA MI KALACAK?

KULÜP BAŞKANLARINDAN BİR KEZ DAHA ÖZÜR DİLİYORUM. SAYGILAR SUNUYORUM.


Yazının aslı, Uğur Meleke Online

Sabri DİNO (1942-14.01.1990)


















Fena geliyor top
uç sabri dino

Sola vurur
atla Sabri Dino

Dokuz numaraya dikkat
aman Sabri Dino

Kalemizde ışıl ışıl
canım Sabri Dino

Gönlümüzde ışıl ışıl
atlama dur Sabri Dino

Vedat Özdemiroğlu

Başımız sağolsun, Lefter Küçükandonyadis'i kaybettik!

Sonsuz Bir Karanlığın İçinden Doğdum - Mevlana

Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum.
Işığı gördüm, korktum.
Ağladım.

Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim.
Karanlığı gördüm, korktum.

Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi...
Ağladım.

Yaşamayı öğrendim.
Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu;
aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğendim.

Zamanı öğrendim.
Yarıştım onunla...
Zamanla yarışılmayacağını,
zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim...

İnsanı öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu...
Sonra da her insanın içinde
iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.

Sevmeyi öğrendim.
Sonra güvenmeyi...
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu,
sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim.

İnsan tenini öğrendim.
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu. ..
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim..

Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni
aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim.

Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini.
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin,
bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim.

Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra...
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana...

Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi...
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi...

Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta...
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine aydım.

Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek
olduğunu öğrendim.

Namusun önemini öğrendim evde...
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu;
gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el
sürmemek olduğunu öğrendim.

Gerçeği öğrendim bir gün...
Ve gerçeğin acı olduğunu...
Sonra kararında acının, yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını öğrendim.

Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının
hayatı tadacağını öğrendim.

Ben dostlarımı ne kalbimle ne de aklımla severim.
Olur ya...
Kalp durur...
Akıl unutur...
Ben dostlarımı ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur...

24 Aralık 78 Maraş

Bugün Maraş Katliamının yıldönümü. Yaşanan bu katliamı anmak isteyenleri engelleyerek, yapılacakları yasaklayarak unutturamaz, tarihi silemezsiniz. Bu gerçek Türkiye'nin utançlarından biridir. Tek yol gerçekleri ortaya çıkarmak, hesaplaşmaktır.

Beşiktaş JK: 36 Ankara İl Özel İdare: 25

* Güzel insan şu henbolcular vallahi(!), kulüp gitikçe dibe batıyor, paralarını alamıyorlar, tribünlere taraftar gelmiyor ama bu adamlar her sene aynı şekilde devam etmeyi bi şekilde başarıyorlar. Dünyanın başka yerinde böyle bir durum olsa inanılmaz başarı hikayesi ibaresi ile belki filmleri çekilir, heykelleri dikilir.
* Ligin 6. haftası ve namağlup yolumuza devam ediyoruz.
* Beşiktaş ile karşılaşacak rakip takım oyuncularınının maç öncesi psikolojik durumları nasıldır acaba? Ne hissediyorlar?
* Futbolda yapamadıklarımızı hentbolda görmek güzel, altyapıdan çıkan gençlerimiz var!
* Hentbolcuların gollerden sonra tribünlere bakıp taraftarlarla göz göze gelmesi ne kadar güzel, "bu gol senin için" dermiş gibi.

* Tribündeki insan sayısı o kadar az ve o kadar bilindik simalar ki oyuncularda tanıyor gelenleri. Değil profesyonel maç, başka mahalleden kişilerle yapılan maça çağrılmış arkadaşlar gibi. Ortada iddasına bi baklava yok.
* Yaşlandım sanırım, her seferinde salona giden o yokuşu çıkarken dahada fazla terleyip, yoruluyorum.

Küpeli zibidi

Günler süren planlar sonucunda aşağıda bir yerde yazdığım şekilde evlenme teklifinde bulundum, kabul da görüldü. Ailelerin durumu öğrenmesiyle "ne zaman tanışıcaz? hadi oğlum" baskılarıyla acil etiketi ile bütün planlar iptal edilerek tanışma faslı öne çekildi ve gün geldi çattı. Elde çiçek, çikolata, üstümüzde resmi sayılabilecek kumaş bir pantolon, onu tamamlayan siyah gömlek ve gri bir kazak. Oldum olası resmi giyimden nefret etmişimdir, insan kendini nasıl rahat hissediyorsa o şekilde giyinmeli. Onun yanısıra bir insanın giyim tarzı karakterinide yansıtır. Ama bazen baskılara/adetlere istemesinizde boyun eğmek zorunda kalıyorsunuz. Hayatta farkında olmadan iş görüşmelerinde, yolda yürürken karşıdan gelen veya yeni tanıştığınız biri tarafından bazen detaylıca, bazen ise öyle gözucuyla tartılırsınız, bazen bu tartılma olayını farkına varrısınız bazen tınlamaznız. Ben bu tür davranışlardan pek hoşnut olmayan biri olarak bariz herkesin gözü üzerimde olduğunu bilerekten, ileride kayınpederim ve kayınvalidem olacaklarını düşündüğüm insanların yanısıra gayet kalabalık bir topluluğun karşısında kuruldum koltuğa. İnsanın kendinisini o kurbanlık hayvan pazarında kurbanlıklar gibi hissetmesi nedir o zaman anladım. Aman Allahım o ne süzmeler, ne tartmalar! "Bu mu benim kızıma talip olan şu küpeli kıl kuyruk?" bakışları ki sessiz sedasız gömüldüm kolduğa, koltuk mu rahattı yoksa ben o bakışların ağırlığından mı ezildim çözemedim. Bi ara kendimi mutfağa attığımı hatırlıyorum, biraz nefes almak, biraz gözlerden uzak kalmak iyi oldu. Kafayı dağıttım, arada tevedeki Trabzon maçına göz gezdirdim. Tabi bu arada içeride iyice birbirleriyle ahpab olan iki aile bireylerinin sesleri kulaklarımıza gelmeye devam ediyordu. Bizim oralı insanlar öyledir, ufak yer olmasından dolayı eskiler birbirleri ile bir şekilde bir ortak tanıdık bulurlar, kaynaşırlar. Geceyi biraz heyecanlı, biraz sıkıntılı şekilde kazasız belasız atlattık, sözüde. Artık sözüde başka zaman yazar, gün gelir bakar bakar iç çekerim!

Tiyatro - Kadın Hayattır Memattır Kadın

Bu seneki tiyatro sezonunada biraz gecikmeli olsada açmış bulunmaktayım, "ne mutlu bana" diyip gitmiş olduğum oyun hakkında bir iki kelam edeyim.

"Kadın Hayattır Memattır Kadın" isimli oyunumuz Sema Keçik Karabel - Arzu Işıtman ikilisi tarafından kaleme alınmış, yönetmen koltuğuna baktığımızda Sema Keçik Karabel görüyoruz. Oyunun müzikleri Aytekin Ataş tarafından yapılmış ki ben gerçekten çok beğendim. Sahne dekoru Sebahat Çolakoğlu tarafından iki farklı şekilde tasarlanmış, ki gayet başarılı.
Diğer oyunlarla karşılaştırıldığında süre bayağı bi kısa kalıyor, sadece 55 dakika. Oyun bittiğinde "bitti mi bitmedi mi" diye bi kararsızlık yaşamadım dersem yalan söylemiş olurum. Tabi şöyle bi gerçekte var; böyle bir konu süre uzadıkça daha sıkıcı olabilirdi, ne kadar da oyun yerinde sonlandırılmış olsada insan sürenin kısa olmasından dolayı yadırgıyor. Oyun müziklerini beğendiğimden bahsetmiştim, bu müzikler dans koreografileri ile destekleniyor ki sıkıcı olabilecek bi oyun bu sayede izleyicilere daha iyi vakit geçirtebiliyor. Bayanlardan oluşan beş kişilik oyuncu kadromuzun performansı ise böyle bi oyun için yeterli, konuya bakıldığı zaman çok iyi bi oyunculuğa lüzumda yok zaten.

Birazda oyunumuzun konusundan bahsedelim; Tanzimat sonrası, Osmanlı'nın son dönemlerinde değişen sanat algısının içerisinde kendi dallarında öncü olan kadınlarımızın -İlk kadın bestekârlarımızdan Leyla Saz, ilk kadın şairlerimizden Nigar Hanım, İlk kadın romancılarımızdan Fatma Aliye, ilk kadın ressamlarımızdan Mihri Müşfik ve ilk kadın heykeltıraşlarımızdan Zerrin Bölükbaşı- o dönem içeirisinde yaşadıkları sıkıtıntıları, baskıları, yanlızlıkları kısacası varolma mücadelesi kendi ağızlarından sahneye aktarılıyor.

NotEee: Gideceklerin çok fazla beklenti içerisinde olmaması gerektiğini söyleyerekten iyi eğlenceler diliyorum.




Yazan : Sema Keçik Karabel - Arzu Işıtman
Yöneten : Sema Keçik Karabel
Dramaturgi : Arzu Işıtman
Koreografi : Cihan Yöntem
Müzik : Aytekin Ataş
Sahne Tasarımı : Sebahat Çolakoğlu
Işık Tasarımı : Kemal Yiğitcan
Kostüm Tasarımı : Nihal Kaplangı
Efekt : Metin Taşkıran
Yönetmen Yardımcısı : Buket Yanmaz Kubilay - Özgürefe Yeşilpınar

OYUNCULAR
Bensu Orhunsöz, Mehperi Mertoğlu , Özge Midilli, Rozet Hubeş, Şehnaz Bölen Taftalı

Ömrümün geri kalanı

* Beşiktaş Yıldız parkı, kuş sesleri, ortamda cirit atan sincaplar, toprak kokusu.
* Kalp şeklinde üzerinde seni seviyorum yazan iki yastık
* İki kadeh
* İyisinden bir şişe şarap
* Kırmızı kutu içerisinde tek taş yüzük ve yanına koyulmuş bir adet ufak gül
* Kalp şeklindeki hediyelik kutunun iç kapağında bulunan aynaya yazılmış "Benimle Evlenir misin?" sözcüğü, içerisinde kırmızı ve beyaz gül yaprakları, ortasında kırmızı yüzük kutusu.

* Cemal Süreyya'dan: "Yarın bizi beraber görenler "kimdi o yanındaki" diye sorarlarsa beni detaylı anlatma. Kısaca; "ömrümün geri kalanı" dersin." dizesi ve devamında "ömrümün geri kalanı olurmusun?" sözcüklerinin ağızdan dökümlesi.
* Ve "Benimle Evlenir misin?" ile final.

23EKIM11

Ceketini de al git be...!

* Münferit başlayan bi protestonun bile kulüp içinden, tribünlerden birilerini rahatsız etmişse, hangi saflarda olduklarını ortaya çıkarmışsa başarıldır. Evet, sayı ve organizsayonda bir takım eksiklikler, sıkıntılar yaşanmış olunabilir hatta orada ki bireysel davranışlarda sorgulanabilir, eleştirilebilir ama bi şeylere bi yerlerden başlamak gerek. Umarım bu yapılan bi şeyleri ateşler ve giderek büyüyerek devam eder.
Gelenlerin de yüreğine sağlık.

Herşeyden, kendimden bile önce Beşiktaş!

2 Temmuz 1993 - Katillerine sahip çıkan devlet!

...2 Temmuz 1993. İlk önce katilleri temize çıkartmak için başka suçlular aradılar, daha sonra Alevi çalıştayları yaparak Aleviliği zihniyetlerine uygun kalıba sokmak için çaba gösterdiler, yıllardır Madımak Oteli'ni “Utanç Müzesi” olmasını isteyen insanlara inat bilim ve kültür müzesi olarak düzenleyip hayata geçirdiler, bi de utanmadan 33 kişiyi katlederken ölen Ahmet Alan ve Hakan Türkgil gibi faşist-yobazların isimlerini bu insanların isimleri yanına yazdılar. Bunu ise insanca düşündük safsataları ile süslediler. Yetinmeden düzenin valisi tarafından her sene düzenlenen anmaları yapmak isteyenlere tehtidler savurdular. Bugün yapılan gösterilerde ise hastalıklı zihniyetlerini yaptıkları müdahaleyle iyice ortaya serdiler.

68 aynıydı, 78 aynıydı, 80 aynıydı, 93 aynıydı ve niceleri hep aynıydı; yıl 2011 ve bu hastalıklı zihniyet bugünde aynı, hiç değişmedi!

Şarkılarla Geçtim Aranızdan

Çok iken bir şeydik, bir iken çok şey... Acı biber turşusu yedik. Otuz metre karede her şeyle çok seviştik. Toprak sahipleri, çok uluslu şirketleri ve işbirlikçi yerlileri, çete sahipleri ve yalakaları, baş ve bakanları, milletlerin bekçileri ve sürülerinin olduğu yerde yer kavgası vermedik. Hiçbir yerdeydik...

Biz başka severdik, o sebepten başka sevmedik!

... büyük üstad Nazım Hikmet'in “Biz başka severdik, o sebepten başka sevmedik” dediği gibi bizde başka sevdik. Kimin Beşiktaş'ı niçin sevdiği beni ilgilendirmez ama Beşiktaş tek başına ne futboldur, ne bir-iki kupa ne de para için gelen dünyaca ünlü fotbolculardan ibarettir. Beşiktaş Şeref Bey'dir, Baba Hakkı'dır, Fuat Balkan'dır, Süleyman Seba'dır, Baba Recep'tir; kalbinde yaşatan, hizmet eden niceleridir. Futbolundan, hentboluna, satrancına kadar Beşiktaş armasının taşındığı her yerdir.
Her sene buradan insanları eleştiriyoruz, yerden yere vuruyoruz. Tek derdimiz birileri yazdıklarımızı okurda bu tür anmalara katılarak Beşiktaş'ın sadece alınan bir-iki kupadan ibaret olmadığının idrak edilmesi içindir. Bu sene geçen senelere göre gözle görülür bir artış söz konusu, tabiki bu artış öyle yüzlerce ifade edilebilecek gibi değil ama olsun bu da insanı mutlu etmeye yetecek bir durum. Aslında bir oyuncu için 10-15 bin kişinin tribünleri doldurduğu düşününce gönülde bir burukluk olmuyorda değil.

Geçmiş zamanlarda oyuncular, amatörler, yöneticiler bu tür anmalara katılır, sezonu bu şekilde açarlardı. Günümüzde taraftarın bile doğru dürüst önemsemediği bu tür anmalara yöneticileri görmek imkansız, en fazla parayı basıp çelenk gönderiyorlar. Ligden düşen, şampiyon olan takımının yanında olmayan bir başkanın böyle bir anmada olmasını beklemek sanırım hayalprestliğin nirvanası olur.
Şeref Bey'i anmaya gelen, gelmek isteyip işleri dolayısıyla gelemeyen gönüldaşlara selamlar olsun. Geri kalan mı? Koy gitsin!

Beşiktaş Şeref'tir; Şeref Beşiktaş'tır!

Güneşi İçenlerin Türküsü - Nâzım Hikmet



Bu bir türkü: -
toprak çanaklarda
güneşi içenlerin türküsü!
Bu bir örgü: -
alev bir saç örgüsü
kıvranıyor;
kanlı, kızıl bir meşale gibi yanıyor
esmer alınlarında
bakır ayakları çıplak kahramanların!
Ben de gördüm o kahramanları,
ben de sardım o örgüyü,
ben de onlarla
güneşe giden
köprüden
geçtim!
Ben de içtim toprak çanaklarda güneşi
Ben de söyledim o türküyü!
Yüreğimiz topraktan aldı hızını;
altın yeleli aslanların ağzını
yırtarak
gerindik!
Sıçradık;
şimşekli rüzgâra bindik!
Kayalardan
kayalarla kopan kartallar
çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını.
Alev bilekli süvariler kamçılıyor
şaha kalkan atlarını!

Akın var
güneşe akın
Güneşi zaptedeceğiz
Güneşin zaptı yakın!

Düşmesin bizimle yola:
evinde ağlayanların
göz yaşlarını
boynunda ağır bir
zincir
gibi taşıyanlar
Bıraksın peşimizi
kendi yüreğinin kabuğunda yaşıyanlar!
İşte:
Şu güneşten
düşen
ateşte
milyonlarla kırmızı yürek yanıyor!
Sen de çıkar
göğsünün kafesinden yüreğini;
şu güneşten
düşen
ateşe fırlat;
yüreğini yüreklerimizin yanına at!

Akın var
güneşe akın
Güneşi zaaptedeceğiz
Güneşin zaptı yakın!

Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk!
Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız,
toprak kokuyor bakır sakallarımız!
Neşemiz sıcak!
kan kadar sıcak
delikanlıların rüyalarında yanan
o "an"
kadar sıcak!
Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak
ölülerimizin başlarına basarak
yükseliyoruz
güneşe doğru!
Ölenler
dövüşerek öldüler;
güneşe gömüldüler.
Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!

Akın var
güneşe akın
Güneşi zaaaptedeceğiz
Güneşin zaptı yakın!

Üzümleri kan damlalı kırmızı bağlar tütüyor!
Kalın tuğla bacalar
kıvranarak
ötüyor!
Haykırdı en önde giden,
emreden!
Bu ses!
Bu sesin kuvveti,
bu kuvvet
yaralı aç kurtların gözlerine perde
vuran,
onları oldukları yerde
durduran
kuvvet!
emret ki ölem
emret!
Güneşi içiyoruz sesinde!
Coşuyoruz,
coşuyor!...
Yangınlı ufukların dumanlı perdesinde
mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor!

Akın var
güneşe akın
Güneşi zaaaaptedeceğiz
Güneşin zaptı yakın!

Toprak bakır
gök bakır.
Haykır güneşi içenlerin türküsünü,
Hay-kır
Haykıralım!

Nâzım HİKMET

İnternetime Dokunma Mitingi

İnternet üzerinde filtreleme programı diye arattığımda 2007 tarihili bir habere denk geldim, şöyle yazıyordu; "Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), internet kullanımını çocuklar için bir tehlike olmaktan çıkartmak, çocuklara güvenli internet imkanı sunulmasında anne ve babalara destek olmak amacıyla internet sitesine ücretsiz filtreleme programı yerleştirdi". İnternetde arattığımızda bu ve benzeri birçok basit uygulamayı bulmak mümkün. Peki ne oldu da devlet baba (hükümet) bugün bir anda çocuklarımızın güvenliğini, ahlakını bizden çok daha düşünür oldu? Evet, asıl sorulması gereken soru bu. İstenen söylendiği gibi çocuklarımızın güvenliği mi yoksa insanların fişlenmesi, bilgiye ulaşmak isteyenlerin önün kesilmesi, kendi gibi düşünen bir toplum yaratma çabası mı? İlk seçenek yukarıda verdiğim örnek göze alındığında pek makul gözükmüyor. “Bu tür bir uygulamayı biz nasıl kuralım” gibi bir savunma şu devirde pek gerçekçi değil, siz yapamasanız bile çevrenizde gerek parayla gerekse yapabilecek ahpab eş dost bulabilirsiniz. Bazı insanların savunması ise “bakın adam elli defa dedi öyle bir şey yok” gibi yaklaşımlar. Bırakın btk başkanını bu ülkenin başbakanı sabah söylediğini akşam kendi ağzıyla yalanlayabiliyorsa hazırlanan belgede ki maddeler ortadayken sırf “bunu nasıl sansür olarak algılayabiliyorsunuz” tarzında yaptığı açıklamadan dolayı btk başkanına inanmak, bu cümlelere itibar göstermek pek akıl karı değil! Bazı gazete köşelerinde ise yapılmak istenenin sansür olmadığı ısrarla dile getirilirken maddi açıdan getireceği artı olarak ise “bu sayede çocuklarının gelişimine kötü etkiler getireceğini düşünenler güvenle evine internet alabilcek bu da internet kullanan insan sayısında artış gösterecek” diyerekten tedavisi zor bir hastalığa tutulmuş hasta misali belirtiler göstermektedirler. Benim takıldığım başka bir savunma biçimi ise “nasıl uygulanacağını görmeden eleştirmeyin“ tarzı yaklaşımlar, bu tarz gayet masumane, geçmişten bi haber, siyaset ile hayatlarındaki gerçeklerden bi haber yaşayan insanımızın safça yaklaşım şekli. Siz hangi yasanın çıkmasından kısa süre sonra “ bu bizim halkımızın zararına oldu” diyip kaldırıldığını? Yaklaşık bir aydır “İnternetin Güvenli Kullanımına İlişkin Usul ve Esaslar” tartışıla duruyor, sonunda internet ortamında yapılan örgütlenme sonucunda Pazar günü –arap ülkelerindeki ayaklanma gibi- Türkiye’nin dörtbir tarafında insanlar biraraya geldi. Bu mitingin siyasal olduğunu idda edenler oldu. Evet, siyasal tarafıda elbet olacaktır. Nasıl ki birilerinin ölüsü üzerinden din kullanılıyorsa, siyasete alet ediliyorsa bununda siyasi bir malzeme tarafı olacaktır. Ama bu yürüyüşü diğerlerinden ayırt eden tarafı; bugüne kadar herhangi bir gösteriye katılmamış, genci, yaşlısı, sağcısı, solcusu, ünlüsü, ünüsüzü halkın birçok farklı kesiminden farklı platformalardan insanın bu sansüre, özgürlüğüne yapılan müdahaleye ses çıkartmak için bir araya gelmesiydi.

İstanbul’da ki özgürlükçülerin toplanma yeri Taksim’di. Taksim meydanından tünele kadar olan yürüyüşte binler olduk, sel gibi aktık. Elimizde pankartlar ağzımızda sloganlar kah sert kah espirili bir şekilde rengarenk, karnaval havasında bir protesto gösterisi düzenledik. Bizler 15:30 gibi gösteriden ayrılırken daha arka saflardan yeni kalabalıkların gelişi, akşam gösterinin görüntülerini izlediğimde ne kadar büyük bir protesto gösterisi yapıldığı görmek benim adıma sevidiriciydi. Malumunuz insanımız toplum bilincine ulaşamamış bireylerden kurulu, kendine dokunmadığı sürece ses veren bir toplum değiliz. Umarım bu hem bir başlangıç olur hemde bu zihniyetin aklına başına almasını sağlar.

2010-2011 Hentbol Süper Lig Şampiyonu BEŞİKTAŞ, her zamanki gibi!



* Telkinler, insanların birbirlerine haber vermesi, sanal ortamda organize olunması sayesinde bugün salon gayet doluydu. Tabiki sadece şampiyonluk maçı olduğunda değilde her zaman böyle olması dileğiyle diyelim.

* Özellikle maçın ilk yarısı İzmir BB kazanmak için bütün eforunu sarf etti, bi ara farkı 5 sayıya kadar çıkartmasına rağmen taraftar takımın oyundan kopmaması için elinden geleni yaptı; taraftar coştu, takım coştu; takım coştu, taraftar kendinden geçti. Maçın 2. yarısının ortasından sonra ipleri elimize aldık ve maçıda 33-27 kazanarak bu sezonki 3. kupayı müzemize götürdük.

* “Baba çok sağlam tribün yaptık” diye sağda solda anlatarak hava atılacak futbol haricinde ki branşlarda gördüğüm son yıllardaki en başarılı tribün performansıydı. Biraz kaba olacak ama götümde ki donuma kadar terledim, hatta yerde ufak bi gölcük oluştu desek yeridir.

* Bir iki ufak küfür haricinde rakiple uğraşmak yerine takıma destek verilmesi tribün açısından centilmenlik ve taraftarlık nasıl olunurun örneklerindendi.

* İçerisi tıklım tıklım, insanların kendinden geçmiş, bi de ortam havasız; arkadaş bu salona kim bakar, görmez mi havasız olduğunu, neden yatırım yapıp doğru dürüst bir havalandırma yaptırmaz? Yuh!



* Ne ligden düşerken, ne de şampiyon olurken takımın yanında olmayan başkana .........!

* Maçın son dakikalarını ve kupa seramonisini elimizden geldiğince görüntülemeye çalıştık. Gelmek isteyip gelemeyen, başka şehirde ülkede olan, taraftar olduğunu söyleyip bu tür branşlarla yakından uzaktan alakası olmayan arkadaşların izlemesi için yukarıda ki vimeo bağlantısına buyurunuz.

Lâlezar

Yağmurdan sonra etrafı kaplayan toprak kokusu beni mest eder...

Filmlerde ” kuzum pembe panjurlu bir evimiz olsun, bahçesinde çocuklarımız koşsun” tarzı replikler vardır ya bende bu repliklerde ki gibi hayalleri olan biriyim. Hayallerimde pembe panjur olmasa dahi envai türlü sebzelerin yanısıra türlü türlü çiçekler yetiştireceğim bağı bahçesi olan bir köy evi süsleyiverir. Sabah kalktığım zaman büyük şehirin o kokuşmuş havasını solumak, karşı binanın duvarı ile selamlaşmak, keşmekeş trafik içerisinde kaybolmak yerine ayvana çıkıp dağların üstüne çöken sisi görmek, etrafta farklı hayvanların seslerini duymak, ciğerlerimi o temiz hava ile doldurmak ve toprakla bir bütün olarak yaşamak beni cezbeder. Belkide toprağa bu kadar özlem duymamın nedeni köyde doğan bir insan olmamdır. O zamanın şartlarından dolayı baba İstanbul'u yolunu tutunca daha sonra bizede taşı toprağı altın memleket İstanbul'un yolları gözükmüş. Bendeniz küçük, minnacık bir yaşında bebek; tâ o zamandan bu zamana kadar bu büyük şehrin derdini tasasını çekiyoruz. Yazları maddi durumumuz, tatil süremiz izin verdikçede yepyeşil memleketimize doğru yol alıyoruz. Malum oralara gittikçe içimizde ki özlemi bir nebze gidersekte İstanbul denilen şehir her tarafı betonlarla kuşatılmış, insanların doğaya yabancılaştırıldığı bir kent! Bu beton şehirde birçok kişiye göre ben biraz daha şanslı olsam gerek, oturduğum apartmanın önünde birkaç metrekarelik bir alan bulunmakta; işte bu alanda gül, sardunya, yonca, birkaç fidan ve son olarak uzun zamandır yetiştirmek istediğim laleler mevcut. Her zaman şu dünyaya kalıcı bir eser, insanların yararına bir şeyler bırakmadan gitmek istemediğimi dile getirip durdum. Birkaç çiçek dikmek bu düşüncemi tam olarak karşılamasada insanların binanın önünden geçerken rengarenk bahçemi görüp tebessüm etmeleri bile beni mutlu eder.

Yukarki satırlarda toprağa olan özlemimizden, nedeninden bahsettik ama “bu lâle yetiştirme hevesi nereden çıktı” derseniz eğer daha önceden burada paylaşmış olduğum Katre-i Matem isimli İskender Pala'nın kaleme aldığı romanı hedef göstereceğim. Yazar lâleleri o kadar güzel anlatmıştı ki içimde lâle yetiştirmek için önlenemez bir istek duydum. Belki bu kelimelerim sizlere abartılı gelebilir, ama değil. Manyak mıyım? Değilim, tabiki bir erkeğin bu tür şeylerle uğraşması biraz garip gelebilir, kabul ediyorum. İşte bu hevesle gerek farklı sayfalardan gerekse bloglardan temaslar kurarak bilgiler edindim, daha sonra geçen ekim ayı gibi en yakın fidanlığa gidip fark farklı renklerde lâle soğanları satın aldım. Bir insanın çocuğu doğmadan önceki zamanlarda nasıl odasını, giyeceklerini hazırlarsa bende lâlelerim için onların evi olacak toprağı çiçekçiden aldığım gübreli toprakla harmanladım, iyi bir ortam hazırlamak için çaba gösterdim. Daha sonra ise tek tek ellerimle, özen göstererek toprağa ektim. Lâleler sonbahar aylarında ekiliyor ve bahar aylarında yüzünü göstermeye başlıyor. - Birkaç cümle önce manyak değilim dedim ama şimdi yazacaklarım kesinlikle manyakça- Ekmemden bugüne kadar olan süreçte her sabah çiçeklerime “günaydın” diyerek güne başladım, her akşam “iyi akşamlar” diyerekten günü bitirdim. Kısacası sadece ekmekle, su vermekle yetinmedim lâlelerime sevgide verdim. Biliyor musunuz bir canlının ellerinizde büyüdüğünü görmek size inanılmaz bir mutluluk veriyor, önlenemez bir bağlılık hissi doğuruyor. Ben bekar olduğum, doğal olarak da çocuğum olmadığı için böyle bir hissin ne anlama geldiğini bilmiyorum, aynı kefeye konmaz ama bu çiçek yetiştirme işi bile insana farklı hisler tattırmak için yeterli oluyor. O kadar ki ilk lâlerim çıktığı zamanlarda iki tane lâlemi dangozun biri veya birileri koparmıştı; nasıl sinirlendiğimi, o insanları nasıl pança pinçik hale getirmek istediğimi anlatamam.
Şunu diyebilirsiniz; “bu kadar üzerine titremenin, beklemenin, masrafın ve uğraşmanın sonucuna değdi mi ve biraz abartmıyor musun?” Fotoğraflarda da göreceğiniz üzere kesinlikle değdiğini söylemeliyim, ayrıca abartmıyorum. Denemenizi öneriyorum.