Tiyatro - Şekerpare


Namussuz Ziver, Cumali, Hurşit diyince Şener Şen, Şevket Altuğ, İlyas Salman, Yaprak Özdemiroğlu ve birçok isminde oynadığı Yavuz Turgul’un kaleme aldığı Atıf Yılmaz’ın yönetmenliğini yaptığı efsane film Şekerpare’yi hatırlamayan var mıdır? Bu efsane filmin tiyatroya uyarlanmış hali şu sıralar Engin Alkan’ın yönetmenliği ile İstanbul şehir tiyatrolarında bütün sahnelerinde kapalı gişe oynamaya devam ediyor. Genellikle senaryosu bilinen böyle efsane olmuş yapım/yapıtların sahenelenmesi ve tekrar perdeye yansıtılması durumlarında izleyicilerin beklentileri yüksek olabiliyor. Bu beklentilere bağlı olarak benzer başarılar edinmelerine rağmen ağırlıkla fiyasko ile sonuçlandığı çok olmuştur. Kendi adıma hayal kırıklığına uğramamak adına böyle durumlarda herhangi bir beklenti içerisinde olmamayı yeğliyorum. Ama ne kadar da beklenti içerisinde olmasanızda ister istemez bir karışlatırmaya giriyorsunuz.
Engin Alkan bugüne kadar yönettiği, oynadığı ve benim izlediğim oyunları komedi ağırlıklıydı ki hiç birinden memnuniyetsiz ayırlmadım. Aksine çok güldüm ve eğlendim. Gerek oyunculuğu gerekse yönetmenliği ile çok başarılı bir tiyatrocu. Gözü kapalı biletini al, git yani o kadar!
Oyunumuz dönen platformda tek dekor halinde tasarlanmış bir sahnede 2 perde 3 saat zaman diliminde sahneleniyor. Kıyafetler dönemin ortamını iyi bir şekilde yansıtırken müzikal bir oyun olmanın hakkını veriyor ve birçok şarkı, müzik oyunun içerisine yerle yerinde izleyici sunuluyor. Özellikle bu tür müzikal oyunlarda ses yükseklikleri doğru ayarlanmadığında izleyiciye zevk vermiyor, aksine işkenceye dönüştürebiliyor. Ki biz bu oyunu izlerken 4. sıradan izledik ve sesin aşırı yüksek olmasından dolayı şarkı sözlerini anlamada zorlandık. Belkide oyunun tek eksi yanı buydu. Belkide biraz daha sahneye uzaktan izlemek daha iyi olacaktır.
Oyun ağırlıklı olarak film ile birebir gitmesine rağmen bazı bölümler değiştirilmiş ama izleyicinin gözüne batmıyor, “ıh olmamış” izlenimi yaratmıyor. Komedi türü veya mizah barındıran oyunlarda istemsiz veya başka bir nedenden oluşan aksamaları doğaçlamayla komedi dozunu yükselten oyuncuları ayrı severim. Bu oyunda da benzer doğaçlamalara tanıklık ettik, bu doğaçlamalar genellikle birden fazla oyuncu arasında oldu ki bütün oyuncuların bu doğaçlamalara anında tepki vermesi izleyici tarafından gerekli tepkiyi aldı ve çok güldürdü.
Sonuç olarak bilinen ve efsane olmuş bir senaryonun sahnelenmesine rağmen gayet başarılı bir şekilde oyuncuların yüksek performansları ile filmi neredeyse aratmayacak şekilde izleyiciye aktarılıyor. Yer bulabilirseniz izlemenizi öneririm.




Yazan : YAVUZ TURGUL
Yöneten : ENGİN ALKAN
Dramaturgi : SİNEM ÖZLEK
Sahne Tasarımı : BARIŞ DİNÇEL
Kostüm Tasarımı : DUYGU TÜRKEKUL
Işık Tasarımı : CEM YILMAZER
Müzik : BURÇAK ÇÖLLÜ
Koreografi : SENEM OLUZ
Efekt : SES DÜZENİ: METİN KÜÇÜKYILMAZ
Yönetmen Yardımcısı : YEŞIM MAZICIOĞLU, EMRE ŞEN
Süre : 3 SAAT / 2 PERDE


OYUNCULAR
ASLI MENAZ, AYBAR TAŞTEKİN, BERFU AYDOĞAN, BUĞRA CAN ILDIRIŞIK, CAFER ALPSOLAY, DOLUNAY PİRCİOĞLU, EMRE ÇAĞRI AKBABA, ENGİN ALKAN, ERCAN DEMİRHAN, NURDAN GÜR, ONUR DEMİRCAN, TARIK KÖKSAL, UĞUR DİLBAZ, VOLKAN ÖZTÜRK, YAĞMUR DAMCIOĞLU NAMAK, YEŞİM MAZICIOĞLU, ZEYNEP ÇELİK KÜREŞ, ZEYNEP GÖKTAY DİLBAZ

Tiyatro - Hisse-i Şayia


“Hisse-i Şayia’da neymiş efendim” diyerek merak edip acelesi olanlar bir tıklama ile anlamına ulaşabilecekleri gibi “ne gerek var biraz heyecan iyidir” diye düşünenler biraz sabırla oyunda anlamını öğrenebilirler.

Oyunun kadrosunda Zihni Göktay, Sezai Aydın, Hikmet Körmükçü gibi gözlerin de aşina olduğu 8 kişilik bir oyuncu kadrosu tarafından 2 ayrı dekor üzerinde 2 perde olarak 2 saatlik bir zaman diliminde sahneleniyor. Oyunumuz komedi, hemde öyle böyle değil! Zihni Göktay’ın kendinden çok şeyler kattığı diğer oyunlar gibi al bir daha izle tadında. Kendine her seferinde hayran bırakan Zihni Göktay’ı dünya gözüyle üçüncü defa canlı olarak izleme şansı duldum ki benzer mutluluğu Toron Karaca’yı izlediğimde yaşamıştım. Böyle büyük ustaları izlemek gerek, hayat kısa.
Fkirlerimi belirtmeden biraz konudan bahsedelim; yaşanan olaylar Osmanlı’nın son dönemlerinde bir konakta geçiyor. Faika (Hikmet Körmükçü) Tahir (Zihni Göktay) severek evlenmiş ama ancak birbirlerine 5 yıl katlanabilmiş büyük geçimsizlik sonucu 14 yıl önce ayrılmış ve evlilik yaşına gelmiş bir kız çocuk sahibi birbirlerini her gördüklerinde ortama, kişilere aldırmadan kedi-köpek gibi didişen eski bi karı-kocadır.
Tahir Bey kızı Mahmure’yi (Zeynep Göktay Dilbaz) üvey kız kardeşinin oğlu yani üvey yeğeni Necmi (Uğur Dilbaz) ile evlendirmek istemektedir. Bir virgül koyup anlayacağınız üzere Zihni Göktay’ın oyunda kızı ve damadı ile sahneyi paylaştığını belirteyim ve devam edeyim. Bu konudan haberdar olan Necmi’nin üvey anne babası diyebileceğimiz Tahir Bey’in kız kardeşi (Selma Kutluğ) ve eşi Sudi’nin (Sezai Aydın) aksine Faika Hanım bi haberdir. Onun planlarında Tahir Bey’den nefret edecek, kızının yanına dahi yaklaştırmak istemeyen bir damat vardır. İşte oyunumuz bu konu üzerine inşa ediliyor ve espiriler havada uçuşuyor.
Konu Osmanlı dönemi olunca müzikler ve dekor ona göre tasarlanmış. Girişte 2 farklı dekordan bahsetmiştim, olaylar ilk perdede konağın bahçesi ikinci perdede ise konağın salonunda geçiyor. Dekor başarılı, müzik başarılı, eee iki saat boyunca güldürebiliyorsa o konuda da fazlasıyla başarılı.
Gelelim oyuncu performanslarına diyecem de Zihni Göktay gibi ustaların olduğu bir sahnede not vermek haddimize değil, ama deseniz ki kimi ayrı bir yere koyarsın Bican karakterini oynayan Aybar Taştekin gerçekten oyunculuğu ile hayran bırakıyor. Ona da ayrı bir alkış.
Oyunun tek eksik yanı belki de sounun tahmin edilebilir olması, o da eksik midir değil midir siz karar verin. Sonuç olarak ev eşrafı olarak genellikle izlediğimiz oyunlara notlar veririz, hanım 8 dedi ben ise daha ziyade notu bol öğretmen gibiyimdir. Benden ayakta bol alkış....



Yazan: İ. AHMET NURİ SEKİZİNCİ
Yöneten: TARIK ŞERBETÇİOĞLU
Dramaturgi: GÖKHAN AKTEMUR
Sahne Tasarımı: EYLÜL GÜRCAN
Kostüm Tasarımı: SABAHAT ÇOLAKOĞLU
Işık Tasarımı: MUSTAFA TÜRKOĞLU
Efekt: UMUT YÜZBAŞIOĞLU
Yönetmen Yardımcısı: ÇAĞLAR POLAT, YAĞMUR DAMCIOĞLU, ERTAN KILIÇ
Süre: 125 DAKIKA / 2 PERDE
OYUNCULAR
AYBAR TAŞTEKİN, HİKMET KÖRMÜKÇÜ, SELMA KUTLUĞ, SEZAİ AYDIN, UĞUR DİLBAZ, YAĞMUR DAMCIOĞLU NAMAK, ZEYNEP GÖKTAY DİLBAZ, ZİHNİ GÖKTAY




Katilin Şahidi - Algan Sezgintüredi

Yakın zamanda o bir haftaya sığdırılan gidebilirsen git, gittiğinde de gezebilirsen gez tarzı kitap fuarına işten izin alarak haftaiçi ancak gidebildim. Etrafın çoluk-çocuk, genç kaynadığı ortamda artık stand gezmekten ayaklarım ağırmaya başladığı sıralarda sanki eski iki dostu, aileden birilerini görmüş gibi standın birinde tanıdık iki simaya rastladım. Tam emin olamadım, üzerilerindekiler mi benziyordu yoksa en afilli yeni halleriyle mi oradaydılar. Bir iki yoklamadan sonra onlar olduğuna karar verdim, saramaş dolaş olduk ve kendilerini ellerinden tuttuğum gibi evime buyur ettim.
Eve vardığımızda biraz bakıştık, ense-kol yaptık, eski günler yad ettik. Aslında bu iki şahsı sizlere daha önceden tanıştırmıştım ama uzun zaman oldu, unutmuşsunuzdur belki. Şu ufakcık tefecik, cin gibi olan Tevfik, nam-ı diğer Tefo. Evlenip çoluk-çocuğa karışıp klasik bir Türk babası kıvamını saymazsak Tefo bildiğiniz Tefo işte. Diğeri ise bizim iri kıyım Vedat. Neredeyse her Türk erkeğinin yaşadığı gençlik zamanlarında neden evlenmiyorsun, yaşın-başın geldi baskılarından kurtulmuş, belkide “lan bundan birşey olmaz” diyerek yakasından düşülmüş ömrün yarısını geçirmesinden midir yoksa şu hareketsizleştiren şehir yaşantısının etkisen midir nedir;  göbek salmış biraz saçlara kır düşmüş haliyle olgun mu desek yoksa ihtiyarlamış mı desek artık eskisi nazaran daha sakin bir hale bürünmüş sevgili dedektif dostumuz.
En son kendileri ile görüşeli 6 yıl omuş, uzun zaman gerçekten. Oradan buradan biraz eskilerden bahsettik filan derken Vedat başladı görüşmediğimiz o zaman aralığında yaşadıkları bir cinayet vakasını anlatamaya. Sever anlatmayı, güzelde anlatır hani!
Artık ailesi Vedat’tan umudunu kestiği dönemlerde ondan umudunu kesmeyen belki de “şunuda eversek de başımızdan salsak” derdinde olan Tefo’nun eşi Ayla ve Tefo ikilisinin yaptığı yılbaşı planı  doğrultusunda konudan haberi olmayan ama işkillenen Vedat söylene söylene Nilgin’ün evine yol alır. Nilgün kim mi? Ha evet söylemedim; bizim dedeftiflik bürosunun 6 yıllık annesi ile beraber yaşayan  bekar sekreteri.  Vedat’ın bu kendi kendine yaptığı konuşmalarını, iç sesini seviyorum. Kendisinden daha eğlenceliler. Nerede kalmıştık; zil çalınır, kapı açılır. Buyur edilir falan filan, buraları es geçelim. Nilgün hazırladığı hindiyi Vedat’ın eline tutuşturur, vedalaşılır ve daireden çıklır.  Ağır adımlarla merdivenlerden inilip 2. kata tam varıldığında  karidorun sonunda ki daireden dört el ateş sesi gelir. O sırada kapıda çöpleri alan binanın kapıcısı Mehmet ile bina sakinlerinden Zeki Bey “İhsan” diyerek çöplerin dağılmasına aldırmadan daireye doğru koşarlar. Bizim Vedat’ta ilk önce  elindeki sıcak hindiyi nereye koyacağını bakındıktan sonra dağılan çöplerin uzağında uygun bir yer bularak hindi bırakıp  daireye doğru ilerler.
İşte Vedat ve Tefo buradan sonra olaya dahil oluyorlar. Ben buradan sonrasında mesleki midir yoksa hissiyat mıdır bilmem cinayetin nasıl işlendiğini çözmüştüm ama tabiki kimin yaptığı konusunda sonuna kadar beklemek gerekiyor. Belkide bunu da siz benden daha önce çözebilirsiniz. Ben genellikle bu durumlarda çözmek için uğraşmıyorum, bırakıyorum kendimi anlatıcı alsın götürsün. Konu hakkında daha fazla bir şey yazmak istemiyorum. Alınız okuyunuz efendim.

Sonuca gelirsek: bu seriyi okuduysanız aynı şekilde keyif  veriyor, mutlu ediyor.  

Vedat’ın anlatacağı yeni bir macera daha varmış, ben dinlemeye gidiyorum. Onuda yakın zamanda yazarım artık. İyi eğlenceler.



ŞAMPİYON BEŞİKTAŞ JK



Samet Aybaba'dan Slaven Bilic'e Şenol Güneş'e, Süreyya Soner'inden Fikret Orman'a, Tolga'sından Kerim'ine kadar teşekkürler koca yürekli güzel insanlar...

Avrupa 2016 gruplarında Türkiye adına oynayan oyuncular ve aldığı süreler

İlk 7 Maç sonrası gruplarda Türkiye adına oynayana oyuncuların aldığı süreler


  İlk 11 Yedek O. girme Oynanan dk.
Arda Turan 6 0 540
Caner Erkin 6 0 540
Selçuk İnan 5 0 504
Ozan Tufan  5 2 501
Volkan Babacan 5 0 450
Gökhan Gönül 5 0 450
Burak Yılmaz 5 0 433
Mehmet Topal 5 2 414
Gökhan Töre 4 1 385
Serdar Aziz 4 0 360
Umut Bulut 3 2 314
Semih Kaya 4 0 285
Hakan Balta 3 0 270
Volkan Şen 3 1 242
Hakan Çalhanoğlu 2 2 223
Olcay Şahan 3 0 210
Ersan Gülüm 1 1 111
Onur Kıvrak  1 0 90
Tolga Zengin 1 0 90
Emre Belezoğlu 1 0 90
Ömer Toprak 1 0 90
Olcan Adın 1 1 87
Oğuzhan Özyakup 1 1 51
Bilal Kısa 0 1 50
Şener Özbayraklı  0 1 34
Adem Büyük 0 1 31
Mustafa Pektemek 0 1 25
Muhammet Demir 0 1 24
Hamit Altıntop 0 1 20
Emre Taşdemir 0 1 15
Kazım Richards 0 1 11
Mehmet Ekici 0 1 5

derbiden geriye kalanlar

* emenike'nin formasını çıkarıp sahayı terkedip geri dönmesi.
* emre'nin üçüncü ve dördüncü hakemin olduğu taraftaki Biliç'e ettiği küfürler. (bakmayın iyi çocuktur emre)
* F.Aydınus'un bu iki pozisyonu görmezden gelip aptala yatması. (kesin gözüne, kulağına kar suyu kaçmıştır.)
* Emre'nin bir pozisyonda yerde kalıp birkaç dk. yerden kalkamamasına rağmen fenerli topçuların iplemeyip topu dışarı atmamaları  (kendi arkadaşları bile inanmıyorsa...)
* Kuyt'ın sakatlanmasından sonra İsmail Kartal'ın hangi oyuncunun oyuna gireceğine emre ile karar vermesi .(Bir td'nin dramı)
* Tolga Zengin'in maşallah dediğimiz bir pozisyon sonrasında anlamsız şekilde sakatlanması.
* Tolgay'ın kafa topunda sakatlanması ve oyuna devam edememesi. (İnşallah ciddi birşeyi yoktur)
* İki takımında iki oyuncu değişikliğinin sakatlıklardan olması. (no comment)
* İki takımında bu kadar kötü futbol oynamasına rağmen çok net birkaç pozisyon yakalamaları
* fenerin kontradan gol bulması (0-0 iken 90+)
* emenike'nin maç bitmeden stadı terk etmesi (bunun bir cezası var mıdır?)
* Sow'un Beşiktaş maçlarını boş geçmemesi
* Yediği gol sonrası ve maç sonu kaleci Günay'ın üzüntüsü
* Biliç yönetiminde çıkılan 7 derbi maçta 5 yenilgi 2 beraberlik alınması.


Yine bir züperlilk klasiği, yine futbolsuzluk, yine futbol harici olaylar olaylar...


Cem Yakışkan'dan mektup var

Aklımızın alamayacağı kadar hileyle, aldatmacayla, haksız ve zalimce bir tarih yazılmakta. Kimimiz insanlığa dair ne varsa inancını yitirdiğinden suskun, kimiyse safını inkara sığınarak, teslimiyet ve boyun eğmekten yana, kimi ise hala İSYANDA!
70’lerden bu yana, Denizlerin, Mahirlerin isimlerinin yüksek sesle söylendiğinde bile suç sayılabileceğini sanan evlerden… tarihin tekerrürden ibaret olduğunu bire bir örnekleri BİZLER! Ellerinden gelse idam cezasını bugün uygulayabilmek isteyenleri, mecburiyetinden müebbete çevirdikleri günlere geldik. Hiçbir şey değişmedi vicdanla vicdansızlığın safında. Uyuşturucu baronları, emlak simsarları, silah tüccarları, hırsız ve tecavüzcüler, kadın tacirleri ve katiller!!! Katle ferman verenler!!! Padişahım çok yaşa!!! Diye bağıran, alkış tutan üç beş gazeteci müsveddesinden… Vatandaşı olmadığı bir ülkenin paralarını çaldığı halde hırsız!!! denildiğinde, o ülkenin evlatlarını adamlarına dövdürenlerden… Ayakkabı kutularından hafif 16 kilo kalan BERKİN’İMİZİN anasını meydanlarda yuhalatabilen zihniyetten… Dövülerek öldürülen oğlunun kasedini tekrar tekrar bir anneye izlettiren sisteminizden! Saraylardan daha büyük bir evi olduğundan halkı açken israfı hak bilenlerden! Soma’da ambulansı bile kirletebileceğini düşündüren adaletsizlikten; sizin gözünüzde idamlıksam, NE MUTLU BANA!

Siyah Beyaz dünyam ve halkımıza;
Bizler hiçbir siyasi partinin veya paralel her neyse?! Egemenliğini tanımayacak kadar asi ruhlu semt çocuklarıydık, düşeni kaldırdık! Bütün suçumuz bu! Beni veya benim gibi düşünenleri tribünlere siyaset karıştırmakla suçlayanlar, gün gelecek bu duruşumuzun haklılığını, yürek sesinden öteye gitmediğini ve bir gün onların da ihtiyacı olabileceğini anlayacaklar!
Elbette ki bunlara sevinenler de olacak aranızda… Alışılagelmiş mücadelelerde her zaman olduğu gibi, kin ve nefretle beslenenlerden hiçbir beklentimiz yok! Bilakis bu gibi süreçlerde kimin ne olduğunu anlamamızı sağlayan dost görünümlü çakallara da teşekkürlerimi borç bilirim. Bütün bu zaman zarfında zor günlerimizi fırsata çevirenlere elbet bir gün bir yerlerde, yüz yüze gelmek ümidiyle…

Tüm dostlarıma, kardeşlerime;
Kardeşlerim; yüreğinizin sesi seslerin en mert olanıdır. Tek kişi kalsanız da o sesi dinlemekten vazgeçmeyin. Unutmayın ki futbol sadece futbol değildir bizim için… Futbol BEŞİKTAŞ’tır, BEŞİKTAŞ ise hayat!

Dostlarıma ve aileme;
Beni zor günlerimde yalnız bırakmayan, çoğu kez erkeklerden daha dik duran bacılarıma, ablalarıma ve annelerimize;
Her zaman uzakta da olsa, gerçekte, kalben bizleri bağrına basan, unutmayan ve tüm taraftarlara ve halkımıza;
“Dost kötü günlerde belli olur!” sözünü hak eden bütün abi, kardeş ve gökyüzünde sonsuzluğa uçan tüm KARTALLAR’A;
SELAM OLSUN!!! Hakkım varsa da HELAL!!!

Ben ve benim gibi çocuklar uyurken susana! Ölürken isyan edene… Bunun için bedel ödenecekse ödeyebilene… Bu toprakları ve halkını çok sevene… İnsana yatırımı farz bilene, onlar güçlüyse biz haklıyız, halkız, diyene… Ihlamurlu yoldan, selam olsun!

Sevgilerle
Cem Yakışkan

...babam öldü!

...kısa, sonu olmayan, anlamsız, korkutan, gecenin bi yarısı yataktan kalkıp camı kapattıracak kadar rahatsız edici bir rüya. Sabah işe gitmek için kalktığımda hanıma dedim ki:”dün gece şöyle şöyle bir rüya gördüm, hayırlara vesile olur inşallah”.
...akşam markette alışveriş yaparken kayınpeder eşimi aradı:
Kp: ....
Eşim: Başımız mı sağlsun? Kim öldü?
Kp: ...

Eşim bana dönerek ”Süleyman Seba ölmüş!” dedi.




Tiyatro - Ocak


Şu bayram tatili ile birlikte İstanbul boşaldı,  geriye ya parasızlıktan dolayı bir yerelere kaçamayan veya bizim gibi “bayram dostlarla, akrabalarla geçirilir” diyen sakinlikten yararlanmayı kâr sayan insanlar kaldı. Doğal olarak tiyatro salonlarınada bu yansıyor.
Tanıtmak istediğim oyun; yakın zaman içerisinde kaybettiğimiz “Şu Çılgın Türkler” kitabının yazarı Turgut Özakman’ın kaleme aldığı “Ocak” isimli oyun. Yönetmen koltuğunda Yıldırım Fikret Urağ otururken sahne tasarımı Rıfkı Demirelli tarafından yapılmış. Oyunumuz 2 aatlik bir süre zarfında 2 perde olarak sahneleniyor.  
Oyun başlamadan öne baba rolünü oynayan Hakan Güneri beyefendinin provalar sırasında geçirdiği bir kaza sonucu evinde dinlenmek zorunda olduğununu ve bu nedenden dolayı birkaç gün gibi kısa bir sürede hazırlanmak zorunda kalan Bahtiyar Engin'in elinde text ile bu rolü oynayacağı bilgisini ileten bir beyefendinin sözleri ile oturduğum koltukta biraz daha dik konuma geçtim. Malumunuz böyle bir durumda doğaçlamaların ortaya çıkması doğal ve bir o kadar komik bir hal alabiliyor. Ayrıca Bahtiyar Engin'in ortaya koyacağı performansda ayrı bir merak konsu oluyor.  
Gelelim oyunumuzun: 1960'lı yıllarda  anne-baba, 3 erkek 1 kız çocuk ve anneanneden oluşan 7 kişik bir ailenin  evinde geçiyor.  Karakterler: evin babası Tarık rolünde bazı sahnelerde elde text ile dolaşan, doğaçlamalardan dolayı oyunu daha komik hale sokan Bahtiyar Engin'in görüyoruz. Buna rağmen işin altından iyi kalktığını rahatça söyleyebiliriz. Babamız oto tamircisi olan, bir gün zengin olacağını düşünen ve devamlı bunun için planlar kuran biri. Annemiz Safiye Hanım (Safiye İçözü) ailesini bir arada tutmaya çalışan vefakar Türk kadını rolünde.  Evimizin büyük oğlu  haylaz, aylak, boş gezenin boş kalfası, tatlı  dilli, sevecen (Erkan Sever) bu tek düzelikten bir gün kaçacağını umut eden Nihat.  Evin ortanca oğlu (Cengiz Tangör) Fazıl, küçüklüğünden beri ikinci plana atıldığını hisseden, devamlı çalışmak zorunda kalan, hep haklı olan, evin yükünü taşıyan ve bir gün kendi yoluna gitmeyi hayal eden maço bir karakter.  Evin küçükoğlu Özcan  (Mehmet Soner Dinç, daha öğrencilik yaşamına devam eden, ailesinin bu fakirlik halinden utanan ve anneannesinin anlattığı paşa torunu hikayelerini ciddiye alarak  arkadaşlarından böyle itibar görmeye umut eden zat. Evin tek kızı Sevda (Mana Alkoy), tek bacağı aksayan, olduğu gibi  kabul edilmeyi isteyen, birgün evlenip kendi hayatını kurmayı umut eden genç kızımız. Gelelim anneannemize (Mahperi Mertoğlu), artık belli yaşı  devirmiş git gelleri olan, bazı durumlarda aile fertlerini bile tanıyamayacak kadar bunamış olan büyüğümüz. 
Karakterlerimiz yaşadıkları ortamdan, durumdan rahatsız olmakta ve bir çıkış yolu olarak  zengin olmakla, bir diğeri gitmekle, bir diğeri evlenmekle, bir diğeri hayalle, bir diğeri ise geçmişi ile aramaktadır. Annemiz ise aileyi bir arada tutmak için elinden geleni yapmaktadır. 

Konu ağırlıklı olarak dram içerikli olsada bir ailenin içerisinde yaşanabilecek komik olaylar, o insanların hayalleri, dayanışması, çekişmesi  izleyici aktarılmaya çalışılıyor; ki bununda başarıldığı kanısındayım,  izleyici oyunun sonuna kadar sıkılmıyor, oyundan kopmuyor. Tabi bazı yerlerde oyuncuların abartılı oyunculuklarıda göze batmıyor değil. Erkan Sever'in ise bu  oyunda bir adım daha öne çıktığını rahatlıkla söyleyebilirim. Oyunun neredeyse tamamında duyulan Türk Sanat Musikisi eserleri benim gibileri  için ayrı bir keyif olurken, sahne tasarımı gayet  başarılı. 
Ayrıca oyunun başında ve sonu ağırlıklı olsada aralarda radyodan yapılan yayınlarla 1963 :) yılında AB'ye yapılan üyelik başvurusu hakkında bilgilerde veriliyor. 



Yazan    : Turgut Özakman
Yöneten              : Yıldırım Fikret Urağ
Sahne Tasarımı : Rıfkı Demirelli
Işık Tasarımı       : Özcan Çelik
Kostüm Tasarımı             : Zuhal Soy
Efekt     : Yusuf Tuncer
Süre      : 2 Perde 2 Saat 15 Dakika

Oyuncular
Aslı  İçözü, Cengiz Tangör , Erkan Sever, Hakan Güner, Mahperi Mertoğlu, Mana Alkoy, Mehmet Soner Dinç



Lefter Küçükandonyadis'den 6-7 Eylül


"Onbeş gün önce gol attığımda omuzlardaydım. O gün ise kayalar ve boya tenekeleriyle karşılaştım. En kötüsü harçlık verdiğim çocuklar evime saldırdı. Evde ne pencere, ne kapı kalmıştı. Kızlarım küçüktü, onları öldürmeye kalktılar. İstanbul'dan Emniyet Müdürü evime geldi. Gece gördüğü manzara karşısında 'Aman Allahım' demişti. Çok sordular kim yaptı diye, ama o gün de söylemedim, bugün de söylemeyeceğim."

Siyahın içinde beyazı aramak



* Siyasetin etkisi: Beşiktaş'ı 2004-12 yılları arasında yönetip en dibi gösteren Yıldırım Demirören'in hangi kriterlere göre Futbol Federasyonu Başkanlığına getirildiği muammadır. YD'nin en son hediyesi ise;

“Bu süreci çok iyi yürüttük. Herkesin bize teşekkür borcu var”  söylemleri sonrası Beşiktaş ve Fenerbahçe'nin aldığı cezalardır.

* Dünya ile dalga geçmek: Mali nedenlerden dolayı avrupadan men edilen, şikeden suçlanan bir kulübün başkanın o ülkenin Uefa ile halk ile adeta dalga geçercesine Federasyon başkanlığına getirilmesi.

* Sözün bittiği yer: şikeden dolayı yargılanan bir kişinin Beşiktaş başkanlığına adaylığını koyup 2088 oy alması.

* Kallavi küfür: Beşiktaş'ı bu hale getirenlere edilecek en büyük küfür ne ise o..!

* Omugazsızlık: Roberto Carlos için değiştirilen maddeler: Kişilere göre özel maddeler çıkartıp kendi koyduğu kurallara riayet edemeyecek kadar kaypak yöneticiler tarafından idare edilmek...

* Bertaraf olmak: Tribünlerde siyaset yapılmasın derken oyuncuların, yöneticilerin hatta milletvekillerinin maç sonları yaptığı açıklamalar, hareketler. Siyaset yapacaksanız benim istediğim şekilde yaparsınız...

* Geleceğe güvenle bakmak: Önder Özen, Biliç iklisinin göreve getirilerek kulübün profesyonel bir yapıya bürünmesi için yapılan hamleler.

* Futbol hakkında Önder Özen konuşacak demesine rağmen eski yönetici tipine uygun söylemler sergileyen Fikret Orman, sen bize en son yaptığın sponsorluk projeleri ve yenileri ile gel başkan. Konuşmayı işi bilenlere bırak.

* Yeni sezonun güzelliği: İsminden başka hiçbir şeyi bi halta benzemeyen olmpiyat stadına stad olduğunu hatırlatan güzel taraftara...

* Teşekkürün en büyüğü: Avrupa kupalarına gidemeyceğini bilmesine rağmen sonuna kadar mücadele eden ve kazanan o güzel topçulara.

* Şeref Bey'e kısa bir veda: çocukluk, gençlik, umutlarım, üzüntülerim...


Bu alemde ekol Beşiktaş hentbol...

Şampiyonluk nasıl da güzel yakışıyor siyahına beyazına...


Hırsızın kurbanına armağanı


…başkalarının trajedileri zamanla başkaları için komediye dönüşür.  Bizim veya çevremizdeki insanların başlarına gelmediyse eğer umursamayız, belkide gülümseriz, belki de “ha ha ha” diye abartılı bi kahkaha patlatırız. Dışarıdan bakınca veya filmlerde böyle bir durum komik bile olabilir; düşünsenize siz salondasınız hırsız diğer odada sizi soymuş araladığı kapıdan usulca kaçma arifesinde ve karşılaşıyorsunuz, peşine düşüyorsunuz. Merdivenlerden aşağı koştururken bir taraftanda “hırsız varrrrr” diye bağırıyorsunuz,  ahali sese ayaklanıyor ve sesin geldiği yere doğru hareketleniyorlar. İşte tam bu esnada kalabalık hırsız ile karşılaşıyor, hırsızın verdiği tepki zekice “hırsız yukarıda, koşun!”. Komik değil mi? Bu anlattığım yaşanmış bir olay.
Bu anlattıklarım kurban biz/ben olduğunda farklı bir hâl alır. Bizim hırsızlık maceramız böyle komik bir hâl almadı tabiki. Gündüz saat 14:00’de eve dönen eşim kapıyı yarı açık bulur, içeri girer, ev dağılmış, beni arar ve derki: “koca eve hırsız girmiş”.  Bi telaş koşturursunuz, aslında şu durumda neden koşturduğunuzuda anlamazsınız. Sanki hırsız evi soymuşda sizinle vedalaşmak için  bekliyor. İstemsiz olarak bir paniğe kapılırsınız bi acele eve gidersiniz. Sizin karşılıştığınız manzara eşinizin, kardeşiniz, annenizinki ile farklı değildir. Sadece manzaraya eklenen evdeki sevdiklerinizin korku/üzüntü/telaş/ gibi soyut kavramlarından oluşan hislerin içeriye boğucu bir şekilde çökmesidir. Evden gidenleri şöyle bir kabaca gözucuyla tespit ettikten sonra hengame başlar. İlk önce resmi ekipler, sonra olay yeri inceleme, sonra ifade vermek ve şikayetçi olmak için emniyet gidilir. 3 saat sonunda aslında elinizde sadece bir kağıt parçası kalır.

O kadar çalışıp didindiğiniz şeylerin bir anda başkaları tarafından çalınmış olması ister istemez insanı üzer, elinden birşey gelmediği için sinirlendirir, öfkelendirir. Böyle bir hırsızlık olayı sadece çalınan mallar ile kalmaz, eğer çok kullandığınız eşyalar ise yeniden almanız gerekir, bu da ek bir külfettir. Bi anda maddi anlamda sıkışırsınız. Sonuçta ülkenin genelinin maddi durumuna bakıldığında her sade vatandaşı hırpalar, yıpratır. Hırsızlık olayının boyutuna göre sıkıntılı bu maddi durumdan çıkış süreniz kısa veya biraz daha uzun vadeli olabilir. Ama asıl sorun maddi değil ruhsaldır. Ev dediğiniz üstü kapalı o dört duvar beton yığınından ötedir. Dünyadan sizi soyutlayan, güvende hissettiren; yalanlardan dolanlardan, samimiyetsizlikten size koruyan, mutluluk kavramını beyninize, kalbinize yerleştiren bir kaledir. Sizin Mahremiyetinizdir. Düşünün bu kavramların olmadığı bir yer size ne ifade eder? Koskoca bir hiç! İşte hırsızın asıl çaldığı şey maddi değil,  güven ve kutsal mahremiyetinizdir.  Bu olayın izleri insanın belleğinden silinir mi? Sanmıyorum, muhakkak her hırsızlık kelimesini duyduğunuzda o an ki hisleriniz ortaya dökülecektir.

Bu olay benim başıma geldiği için söylemiyorum, daha öncedende aynı düşüncedeydim. Hırsızlığı meslek haline getirmiş olanların aldığı cezalar yetersiz ve caydırıcılaktan uzak. Acaba Şeriattaki gibi ifşa edilip, çaldığı eli kesilse daha caydırıcı olmaz mı?

Diyet isterim, diyet!!!





Hakkınla, Şerefinle nice yıllara Kartalım...




Hakkınla, şerefinle nice yıllara kartalım. En kötü günümüz davulla, zurnayla, marşlarla, şarkılarla, omuz omuza, siyahınla, beyazınla hep beraber olmak dileğiyle....




Cefa


·       *  Maç saati yaklaşmış, taraftar stada akın etmiş, bir bakıyorum; o da nesi? Eski açıkta tek bir arama noktası. Yığılma, ezilme, itişme…

·         * Rezillik bitmez(!), stada girilecek dört kapıdan biri 2 hafta öncesinde olduğu gibi çalışmıyor.  Arama noktasındaki eziyet bitmiyor, katlanarak devam ediyor.

·         * Kapalıdaki kombine fiyatlarının yanısıra bilet fiyatları tavan yapınca birçok insan yeni ile eski açığa kaçtı. Tabi sadece onlar değil, biletsiz girmeyi huy edinmiş ….’larıda. 

·         * Hır-gür hengame, bi de sıraya geçeceğine demirlerden atlayanlar, araya girmeye çalışanlar,  “sıraya geçsene, sen kimsin” diyip birbirine horoz gibi kabaran taraftarlar, polisle atışanlar, “hop nereye” diyen polisler…

·         * Böyle bir rezillikte sadece kendiniz figuran olsanız iyi, yanınızda benim gibi hanımız veya sevgiliniz, kız kardeşiniz falan filan varsa bi’ de onu kollamanız gerekiyor.

·         * Kapalının fiyatı arttınca doğal olarak ters oranda taraftar sayısıda azaldı.  İbo’dan “kendim ettim, kendim buldum” şarkısını  dinleyebilirsiniz.

·         * Yıllar sonra açıkların, özelliklede eski açığın bu kadar canlı olduğunu görmek çok güzel ve eğlenceli.

·         * Kapalıdaki fiyatların yanısıra “hesap sorsana demirören’den” kıvamındaki sloganlarla “başkan, tamam FEDA dedikte verdiğin sözleride unutmadık” demek güzel oldu. 

·         * Uzun zaman sonra zorunluda olsa geleceğe yapılan yatırımaları görmek ve ilerisi için umutlanmak...

·         * Alınan bu sonuçlar belli bir süre daha Samet Aybaba’yı yapılan eleştirileri susturur, sonrası mı? Allah Kerim…      

B E Ş İ K T A Ş


·         * 5 yıl aradan sonra sezona gayet hızlı girdik. İlk önce ağustos ayında hanımı titreten havasıyla  Olimpiyat stadı, dünde kutsal topraklarda gs derbisi. Kokusunu dahi özlemişim vallahi…

·         * Gençleşiyor denen Beşiktaş’ın sahaya çıkan ilk 11 yaş  ortalamasını verelim: IBB maçı: 25 Gs maçı: 27

·         * Eski açıktan giriş  ne çilelidir arkadaş(!); bileti olmayanlar, araya girmeye çalışanlar, birbirinin kaşını gözünü patlatanlar, arızalı turnikeler, eziyet eziyet…

·         * Gerek IBB gerekse dünkü gs maçındaki insanın gözünü alan cırtlak renkli kramponlardan nefret ediyorum. Siyahın beyazın suyumu çıktı.

·         * Serci başkanın gönlünden kopan dizelerin pankarata dökülmüş  hali güzel oldu, emeğimizin geçmeside ayrı bir keyif,  yakıştı sevdamıza… “Benim sadık yarim KaraKartal’dır.”

·         * Yıllar sonra kapalının bu kadar aciz, eski açığın ise bu kadar ateşli olduğunu görmek garipti.

·         * Hayat ne ilginç, zamanında Şeref Bey stadında eliyle gol attı diye afaroz edilen Burak dün gece benzer hareketle  Şeref Bey stadı’nda gs forması ile  kahraman oldu.

·         * Mehmet Topal eliyle kontrol ederek attığı gol için “Mehmet Topuz ortayı yaptığında topa gözüm kapalı çıktı. Sanırım top elime çarpıp önüme düştü. Ancak o anda bunu hissetmedim” demiş, derhal doktora gözükmesinde yarar var.

·         * Formasında sarı olanların bu kadar birbirine benzemesi nasıl açıklanabilir bilmiyorum.

·         * Bu hakemlerin yatacak yeri yok, emek hırsızları…

·         * Son 5 yıldır ettiğim küfürleri toplasam şu maçta ettiğimin kıyısına köşesine yanaşamaz.

·         * Haftaiçi Q7 diye yürüyenler, stadda “öğ,möğğğ q7” diye bağıranlar. Ne ayaksınız  ulen siz?

·         * Demirören’in Beşiktaş’a en büyük zararı  önceliği Beşiktaş değilde isimler olan taraftar profili yaratmasıdır.

·         * Renkliler bozma devşirmeler sardı dörtbir yanımızı…

·         * Kazanamamamıza rağmen  şu zor günlerde  takıma sahip çıkılması adına alkışlanılması, tribünlere çağrılması bizlere yakışandı. Güzel günler göreceğiz güneşli günler…

·         * X,y,z değilde önceliği sadece Beşiktaş olanlarla maç izlemek, omuz omuza olmak güzel olacak,  güzel…

·         * Herşeyden, kendimden bile önce B E Ş İ K T A Ş 



Yine, yeniden...

"Yıldırım demirören yeter" protestosunun arasına "Sobote etmeyin, Uefa'ya gidelim" sesleri karışıyordu aşağıya sarkmış bir takım çanak yalacıların tükürükleri, hakaretleri, küfürleri ile harmanlanmış olarak... Özlemin vermiş olduğu tek tük gidişleri saymazsak kapalıyı, açığı, kısacası Şeref Bey tribünlerine, bu zihniyet ve bayrak tutucusu elveda diyene kadar elveda dedik Şeref Bey’e, elveda! İşte o günden bugüne tam 5 yıl olmuş...

Hanım kalk, maç var; maç!




Şavşat'ın yolları

Bizim oralarda şöyle derler: "Artvin şöförü kaza yapmaz, yaparsada kurtulmaz!"