Formula 1 İstanbul

Biraz merak, biraz fotoğraf aşkı, birde o dev motorlu araçları görme hevesiyle gittiğim Formula 1 yarışlarından bana kalan bolca yorgunluk, çok şekilli amele yanığı ve aşağıda da göreceğiniz şekilde fotoğraf makinama takılan bir takım kareler...

sevgilidostumaincedennott: panningine pannig ulan. :)





Çaldağı'nı çaldırtmayacağız!

TEMA Vakfı ve TURÇEP (Turgutlu Çevre Platformu) tarafından 15 Nisan 2010 tarihinde Manisa Turgutlu Ticaret Borsası’nda Yeraltı Varlıklarımız ve Sürdürülebilir Yaşam Paneli düzenlendi. Panele il genelindeki üretici birlikleri, sulama birlikleri, esnaf odaları, muhtarlar, çiftçiler, parti temsilcileri, STK’lar, TEMA ve TURÇEP Gönüllüleri, TEMA Vakfı Onursal Başkanı Hayrettin
KARACA, TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Lütfü BAŞ, TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkan Vekili Deniz ATAÇ, TEMA Vakfı Genel Müdürü Prof. Dr. Orhan DOĞAN olmak üzere yaklaşık 200 kişi katıldı. Panel’de “Madencilik İnsan ve Üretim Üzerine Etkileri” İTÜ Kimya Metalurji Fakültesi Metalurji ve Malzeme Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. İsmail DUMAN, “Madencilik Uygulama ve Yöntemleri” Jeoloji Yük. Müh. Tahir ÖNGÖR, “Madencilik, Toprak, Bitki ve Su üzerinde Etkileri” Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Toprak Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yusuf KURUCU ve “Turgutlu'nun Tarımsal Potansiyeli ve Geleceği” 9 Eylül Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yaşar UYSAL tarafından katılımcılara anlatıldı. Toplantı sonrasında elde edilen bilgi ve tecrübelerin ışığında aşağıda yeralan sonuç bildirgesi hazırlandı. Buna göre;

* İngiltere Merkezli European Nickel PLC’nin Türkiye’de kurduğu SARDES Nikel Madencilik A.Ş tarafından Manisa’nın Turgutlu İlçesi Çaldağı Mevki’inde işletmeye başlanılan nikel madeni, toprağa, suya, havaya ve dolayısıyla tüm ekosisteme zarar verecek, kesilecek ağaçlar ve tahrip edilecek orman nedeniyle erozyon, heyelan ve sel tehlikesi tetiklenecektir.

* SARDES Nikel Madencilik A.Ş.’nin orman alanında, açıkta, 15 milyon ton sülfürik asit kullanarak doğaya, canlılara ve insanlara vereceği zarar, yalnızca Turgutlu ve çevresiyle sınırlı kalmayacaktır. Bu faaliyet Manisa’dan İzmir’e, Gediz, Foça ve Menemen ovalarına kadar çok geniş bir alanda ülkemizin en verimli tarım topraklarını yok edecek bir felakete dönüşecektir.

* SARDES Nikel Madencilik A.Ş.’nin Turgutlu’da işletmeye başladığı maden, ülkemize herhangi bir ekonomik değer sağlamayacaktır. Aksine, yörenin potansiyel tarımsal üretimini, flora ve faunasını yok edecek, insan sağlığının ciddi şekilde bozulmasına neden olacaktır.

* ÇED Raporu’nda belirtildiği kadarıyla şirketin 15 yılda toplam yararı 163 milyon dolar olacaktır. Turgutlu’nun 15 yıllık tarım üretimi ise 5.1 milyar dolar tutmaktadır. Sadece bir defa kazanılacak olan 163 milyon dolar için devlet her 15 yılda elde edebileceği 5.1 milyar dolarlık ekonomik potansiyeli riske atmaktadır.

* Bölgenin başına gelecekleri öngörmek için Kıbrıs Lefke Gemikonağı’nda yaklaşık 35 yıl önce yine yabancılar tarafından sülfürik asit ile açıkta liç yöntemiyle bakır işletmeciliği yapılan ve adeta atom bombası atılmış bir şekilde kaderine terk edilen sahayı görmek ve ibret almak gereklidir. 35 yıl geçmesine rağmen bölgenin en önemli tarımsal ürünü portakal ve mandalinalar halen suda bulunan alüminyum gibi metaller yüzünden zehirlenmekte,
alzheimer gibi hastalıkların kaynağı olarak görülerek tüketime sunulamamaktadır.

http://www.tema.org.tr/SayfaBilesenleri/TemaHaberArsivi.aspx?id=261

Gitmek - Can Yücel


Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,
Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara…

Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey…
Herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.

Öyle “yanına almak istediği üç şey” falan yok.
Bir kendisi.
Bu yeter zaten.
Her şeyi, herkesi götürdün demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
Ama olmuyor.

Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor.
Yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor.

Böyle gidiyoruz işte.
Bir yanımız “kalk gidelim”,
öbür yanımız “otur” diyor.

“Otur” diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira…
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
Güvende olma duygusu…
En kötüsü alışkanlık.
Alışkanlığın verdiği rahatlık,
Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
Kalıyoruz…
Kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz.

Evlenmeler…
Bir çocuk daha doğurmalar…
Borçlara girmeler…
İşi büyütmeler…
Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.

Misal ben…
Kapıdaki Rex’i bırakıp gidemiyorum.
Değil bu şehirden gitmek,
İki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki…
Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında,
Herkes onu, o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?

“Sırtında yumurta küfesi olmak” diye bir deyim vardır;
Evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin,
Kendi imalatımız küfeler.

Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira.
Ölüme inat tutunmak lazım,
İnadına kök salmak lazım.

Bari ufak kaçışlar yapabilsek.
Var tabii yapanlar, ama az.
Sadece kaymak tabakası.
Hepimiz kaçabilsek…
Bütçe, zaman, keyif… Denk olsa.
Gün içinde mesela…
Küçücük gitmeler yapabilsek.

Ne mümkün.
Sabah 9, akşam 18
Sonra başka mecburiyetler
Sıkışıp kaldık.
Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli
Bu kadar ağır olmamalı.

Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı, bir ömür yani.
Ne saçma…
Bahar mıdır bizi bu hale getiren?
Galiba.

Ben her bahar aşık olmam ama
Her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç,
Ama olsun… İstemek de güzel.

Can YÜCEL

Zarardan kârlı çıkmak

Beşiktaş şampiyon olmadıktan sonra kimin olduğu zerre umrumda değil ama bu kötü durumda bile kârlı çıktığımız birçok yön olduğunu söylemek gerekir. Dün, bugün ve yarın bakalım bize neler sağlamış/sağlayacak.

* Fenerbahçe camiası kendi kendini komik bir şekilde rezil etti. Tarihlerinde ilk kez olmuyor ama yinede insan katıla katıla gülüyor. :) Bu kadar rezilliğin sonucunda ilahinin bu kadar güzel tecelli ettiği başka bir yıl var mıdır bilmiyorum.
* Avrupayi taraftar diye methiyeler düzülen Fenerbahçe camiasının gerçek yüzü ortaya çıktı.
* Camiada çok sağlam bir dağılma süreci yaşanacak. Bu da seneye bize ve Galatasaray'a şampiyonluk yolunda bir avantaj sağlayacak.
* Aziz Yıldırım gibi Türk futboluna ciddi yaralar veren bir şahıs belkide ortadan kalkacak.
* İstanbul hegemonyası uzun yıllar sonra yıkıldı.
* Bu sayede meselenin para saçmakla olmadığı, sağlam bir yapılanmanın gerektiği birileri tarafından acı bir şekilde gösterildi. YD ve MD'ye ders olur diyecem ama nerde?
* Rıdvan Dilmen, Selçuk Yula gibi şahısların suratlarını görmek insanın yüzünde gülümsemelere neden oldu.
* Seneye Bursa'nın CL'de ki durumunu sabırsızlıkla bekleyeceğim.
* Trabzonspor maçı satacak diyenlere inat son 15 gün içinde iki defa Fenerbahçe'nin yoluna çıkıp kupasız gönderdi. 96 yılınında hesabını da kapatmış oldu.
* İki tarafında başkalarının atacakları gollere bel bağlaması ne kadar acınası bir olaydır. Yalvarın totoroşlar!
* Bursa'nın şampiyon olmasıyla Fenerbahçe'nin CL'in den büyük ihtimalle alacağı yüksek miktarda para yalan oldu. (Bursa'nın CL girme durumunu düşük olarak hesaplıyorum)
* Aziz Yıldırım'ın tükürdüğünü daha ilk yılından yalaması insanı ister istemez büyük bir orgazma sürüklüyor.
* Sazan yaz, 1907'ye gönder; konfetilerle sahaya çıksınlar.

Deepnoteee: Ligin genel görüntüsünü yazmak istiyordum ama bu kadar komedinin olduğu bir ortamda boş verin gitsin.

Maytapnote:
Bir hafta on gün önce başlayan muhabbet
Ben: Oğlum Fenerbahçe-Trabzonspor maçı 0-0, bizim maçta 0-0. Fenerbahçe şampiyon oluyor bu skora, fenerli herkes sevinç çığlıkları atıp saniyeleri sayıyor derken Bursa bir korner kullanır. Hop Bobo bir ters kafa; aaaaa gol. Bursa şampiyon!

Maç günü Başiktaş'da maçı izlemeye gidiyoruz muhabbet aynı;
Kardeş: Oğlum Bobo oynamıyormuş, sakatmış. Götürmemişler.
Ben: Farketmez oğlum Toraman yazar!

Hesap kapandı



Satacak diyenlere kapağı bırakan Trabzonspor'a teşekkürler...
96 yılından kalan hesap şimdi kapandı.

Fotoğraflaşanlar #1

Fotoğrafçılığa merak saldığımızdan aşağıda ki yazıların birinde bahsetmiştim. Yavaş yavaş çekim yapmaya, öğrenmeye başladık. Bu meret öyle birşey ki denemeden öğrenme şansınız yok. Bol bol pratik yapmak zorundasınız. Futbol gibi birşey işte...

deepnotee: Belki duvar kağıdı olarak filan kullanırsınız ne bileyim...



V for Vendetta [2005]

2005 ABD yapımı olan filmin senaristliğini Larry ve Andy Wachowski üstlenirken yönetmen koltuğunda James McTeigue görüyoruz. Wachowski biradeleri Matrix'den hatırlayacaksınızdır. Filmin başrollerinde Natalie Portman ve Matrix'de ajan Smith rolüyle hafızalara kazılan Hugo Weaving karşımıza çıkıyor. Film boyunca Hugo Weaving'in yüzünü maskeden dolayı pek göremesem de yine başarılı bir performans sergilediğini söylemelim. Filmin vizyona girdiği sene internet üzerinde yapılan yorumlarda çok fazla dialog olmasından ve politik yanının ağır basmasından kaynaklanan sitemkar açıklamalar mevcuttu. Bu tür yapılan yorumlara saygı duymak gerekir ki Wachowski biradelerin Matrix'de ki büyük başarısından sonra çok daha fazla aksiyon yüklü bir film bekleyenlerin çoğunlukta olması gayet normal. Böyle bir senaryo için belki çok fazla görsel öğeye baş vurulmaması, aksiyonun sık sık karşımıza çıkmaması birileri için eksiklik olarak görülebilir ama verdiği güncel mesajlar, eleştiriler açısından gerçekten başarılı bir yapım.
Filmin konusunda birçok temayı içe içe görebiliyoruz. Perde indiğinde aklınızda sizin ne kalmıştır veya kalacaktır bilmiyorum ama benim aklımda kalan birkaç mesaj var ki gerçekten nokta atış yapılmış. Bunlardan birisi; Nazilerin Yahudilere yaptığı insanlık dışı deneyleri andıran sahneler. Bir diğeri ise ilaç firmalarının para kazanmak uğruna piyasaya saldığı hastalıklar. Hatırlayacaksınızdır daha yakın zaman için içinde domuz gribi diye bir hastalık vardı. Öyle bir kıyamet kopartıldı ki sanki dünya yerle bir olacak. İnsanlar bilmiyor ki Mevsim Gribi bu hastalıktan çok daha fazla can alıyor, veya AIDS. Başka dikkatimi çeken bir nokta ise dünyayı yöneten firmaların veya insanların daha kolay yönlendirilebilecek korku toplumu yaratma çabaları. Buna en güzel örnek sanırım ABD'dir. 11 Eylül saldırılarını hayırlayacaksınızdır; bu saldırıların düzmece olduğunu ortaya koyan yine o ülkenin insanları tarafından hazırlanmış belgeseller mevcut ki bu düşüncelerinde pek de haksız sayılmazlar. O saldırılarda açıklanmayan/açıklanamayan bir çok nokta hâlâ bulunuyor.


Filmin verdiği politik, güncel mesajlar bir kenara aksiyon sahnelerinin aralara başarılı bir şekilde serpiştirilmesi, pek ön plana çıkmayan bir aşk hikayesi, mükemmel bir intikam planı gibi olgularıyla filmin bir şaheser olduğunu söylemeliyim. Abarttığımı düşünenler varsa ”izledikten sonra kesinlikle benimle aynı çizgiye geleceksiniz” diyecek kadar kendimden eminim.

İyi Seyirler...

Katilin Uşağı - Algan Sezgintüredi

Uzun zamandır yolunu gözlediğim serinin üçüncü kitabı olan “Katilin Uşağı” yaklaşık bir ay önce çıktı, çıkar çıkmazda alıverdim ve bi çırpıda bitirdim. Aslında bundan önce okuduğum, yazmak istediğim iki kitap vardı ama bu kitabın diğerlerine göre önceliği var. Bunun nedeni de Tefo ile Vedat karakterlerine ayrı bir sevgi beslemem. -Tefo'yu daha çok seviyorum, aman Vedat duymasın!- Algan Bey'in öyle güzel bir üslubu var ki sanki kitaptaki karakterler yan komşum, mahalleden dostum. Haliyle böyle olunca insan bu karakterlere ayrı bir sevgi besleyip, kendine yakın hissediyor.
Bu kitap da serinin diğer kitapları gibi yine Vedat Kurdel'in ağzından çözdükleri davayı, bu süreçte yaşadıklarını biraz espirili, candan, polisiye romanların özüne uygun bir biçimde bize aktarıyor. Bunları yaparkende yazarımız gerçekten mükemmel bir kıvam tutturduğunu söylemeliyim.
Seriyi okumayanlar Vedat Kurdel'de kim diyeceklerdir. Vedat Kurdel kitabımızın ana karakterinden ve “Nezih Dağdelen ve Ort. Özel Araştırma Ltd. Şti.” nin ortaklarından birisi. Bir diğer ana karakterimiz ise Tevfik Dağdelen, Vedat'ın deyişiyle Tefo. Vedat'a nazaran tıfıl ama zeka küpü, Vedat ise Tefo gibi orta yaşlarda iri yarı bir delikanlı. Bu can ciğer sarması iki dost ve çocukluk arkadaşları için daha fazla bilgi vermeyi uygun görmüyorum. Bilmek istiyorsanız eğer hemen kitapları sipariş vermeye davranın.

Konumuz 2009 yılında Haracı ailesinin düzendiği, kahramanlarımızında içinde bulunduğu bahar partisine yapılan kanlı baskınla başlıyor. Baskını yapan altı kişinin hepsi, korumalardan ve davetlilerden de bir kısmının öldüğü bu kanlı baskından kahramanlarımız büyük bir şans eseri yaralanmadan kurtuluyor. Polis yaptığı araştırmada baskını yapanların mafya babası Sacit Korkmaz'ın adamları olduğunu tespit eder. Baskından yaklaşık bir ay sonra bu baskında ölenlerden birisi olan Faruk Yutmaz'in eşi Şahane hanım, Vedat Bey'e eşinin özellikle öldürüldüğü şüphesiyle başvurur. Şahane hanım ismi kadar şahane ama bir o kadar boş bir kadındır. Boş derken işi gücü bırakıp falla, medyumla işi olan tiplerden demek istiyorum. Bu kadar zengin birisi size gelse “efendim, şu olayı incelenmesini istiyorum” dese “yok polis dosyayı çözmüş, ne gerek var” mı dersiniz? Demezsiniz tabi. Bu teklif üzerine Vedat'da işi kabul eder. Dünyanın her yerinde hamilimdir kartı işe yarıyormudur bilmem ama bizde fazlasıyla yaradığını cümle alem biliyor. Böyle bir araştırma için polis'den gerekli bilgilerin alınması, ortak çalışılması gerekmekte, e polise gidip “ben dedektifim, kayıtlarınıza bakıyım” derseniz sanırım alacağınız cevap “s.... git” gibi gir şey olacaktır. İşte burada devreye Tefo'nun polis emeklisi olan, şirkete de adını veren Nezih Dağdelen giriyor. Bu esnada Tefo'yu unuttuk sanırım. Tefo yapılan baskından sonra eşinin hamile olması ve yine eşinin Tefo'nun ölmesinden korkup, başının etini yemesiyle şirketten ayrılıyor. Ve olay incelemek tamamıyla Vedat'ın yeteneğine kalıyor. Gün geçip, ipuçları gün ışığına çıktıkça bu kanlı baskının altından inanılmaz ilişkiler ve olaylar gün yüzüne çıkıyor.

Her zaman ki gibi kitabın başından bir bölümü elimden geldiğince özetlemeye çalıştım. Son olarak kitabımızın 274 sayfa ve Versus yayınlarından çıktığını belirtmek istiyorum. Polisiye roman seveler için biçilmiş kaftan olduğunu söyleyip yazımı sonlandırıyorum.

Deepnote: Katilin Şeyi – Katilin Meselesi – Katilin Uşağı

Fotoğraf, ben ve takıntılarım


Kendimi tanıdığımı sanırdım ama meğersem değilmişim. Gençlik yıllarımda umursamadığım, bilmediğim takıntılarımı yaşadıkça fark etmeye başladım. Demek ki daha önceleride vardı da bu takıntılarım fark etmek için bir nedenim olmamıştı, amma kıl herifmişim. Özellikle alışveriş esnasında karasız kalmak çıldırtıyor. Kendi mesleğim ile ilgili, bildiğim işlerde bile aynı sorunu yaşıyorum. Yaşlılık mı desek?
Yıllardır fotoğrafa karşı bir ilgim var. İlgimi çeken bir şey gördüğümde onu ölüsüzleştirmek inanılmaz keyif veriyor bana. Bundan 2 yıl önce; “artık yeter 1.3 mp telefonumun kameresından fotoğraf çekmekten nefret ediyorum” dediğimde fotoğraf makinalarını 3-5 ay araştırmış sonunda cebimdeki deliğin büyük olmasından dolayı hayallerimi daha sonraki tarihlere havale etmek zorunda kalmıştım. 2010, 1 ocak itibari ile işten kovulunca , işten kovulmak dediğim holding bünyesinde farklı bir firmaya geçiş yaptım. Bu da bir nevi kovulmak sayılır sanırım(!), elime yüklüce miktarda tazminat parası geçti. Sizin anlayacağınız parayı buldum, bulur bulmazda tekrar fotoğraf makinası araştırmaya başladım. -Bu isteğimi tekrar depreştiren sevgili dostuma da teşekkür etmem gerek- Dedik ya takıntılıyız, makinayı seçene kadar 1,5 ay boğuştum. Seçtik ama Türkiye'de ki vergilerden dolayı fiyatlar uçuk, devlet baba saolsun(!) halkını sevmesini biliyor. Bizde ne yaptık? Spot sipariş. Amma bitmeyen çilemiz varmış arkadaş. İlk siparişi geçtiğimiz arkadaş cihazı bulamadı, ikincisi ise 1 ayda ancak getirebildi. Ve sonunda dün elime ulaştı. Ama sadece body, lens için ise yine aynı şeyleri yaşıyorum. Filmi başa sardık, film diyince İzmirli sevgili dostum geldi aklıma. Onun kız tavlama hikayeleri vardır. Kız onu eve film izlemek için davet eder. Bir anda bir kıvılcım parlayı verir, daha sonra ateş alır her tarafı. İlk önce duduklarda başlayan bu sıcak ortam, yatakta son bulur. Bizim filmde aynı bunun gibi sar başa oynat, seviş dur.
Bizde artık elinde makinasıyla ne görse çeken şu acemi fotoğrafçılar kadrosunda eklendik. Benim ilk onbir garanti gibi, Allah vergisi bir yetenek var aga bende! Şu yazıyı yazarken aklıma asker Marmara geldi. Artık kapışırız.
Şu güzelim anı defterine artık çektiğim en güzelinden fotoğrafları da ekleyeceğim. Hadi hayırlısı diyelim.

Resim: Sevgili kardeşimin blogundan...

Denizler Ölmez!



Denizlerin Dalgasıyım

Sevinmesin ey zalımlar öldüğüme benim
Yiğit ölmez kolay kolay, ben ölmedimki
Bakmayın suskunluğuma, bakmayın durgunluğuma
Bedel verdim her kavgada, yenilmedimki
Denizlerin dalgasıyım, ben halkımın kavgasıyım
Yarınların sevdasıyım, yenilmedimki
Gelir günler gelir elbet, gör o zaman beni
Bana neyler zalım felek, ben ölmedimki
Esirgemem sözümü ben, çıkıp gelsede ölüm
Geri götüremez adımlarımı
Ve yıldıramaz beni hiçbirşey gülüm
Ne dikenler bıraktım ardımda, ne dikenler
Ki uçları hâlâ kanıyor ayaklarımda
Oysa karanfiller ekmiştim yollara
Aşk ile mızrap vurup sevdalı sazıma
Kavgamı türkülemiştim yarın bakışlı çocuklara
Ve semahlar dönmüştüm turnalar gibi
Pir aşkına, hak aşkına, halk aşkına
Kim söyleyebilir öldüğümü kim
Siz türkü gibi dağılırken dağ yollarına
Ve toprak gibi yeşerirken memleketim
Kim söyleyebilir solduğumu kim, ben ölmedimki
Denizlerin dalgasıyım, ben halkımın kavgasıyım
Yarınların sevdasıyım, yenilmedimki

Selda Bağcan

Tiyatro - Dünyanın Ortasında Bir Yer


... ve şehir tiyatroları sezonu kapattı. Bu sezonluk size tanıtacağım son oyunun ismi “Dünyanın ortasında bir yer”. Oyuna genel olarak baktığımda konu açısından pek al benisi olmayan ama dans kareografileri, müzikleri, sahne tasarımı ve masalsı anlatımıyla insanın ilgisini çeken, dramatik bir oyun. Özellikle sahne tasarımı, perde ve ışık oyunlarına dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu güne kadar izlediğim oyunların içerisinde bahsettiğim özelliklerde bir oyun seyretmemiştim. Bu açıdan gerçekten etkilendiğimi söylemeliyim. Bunları yazmışken oyunun müzikal olduğuna dair bir düşünce kafanıza takılmışsa yanıldınız. Bi benzetme yapmam gerekirse “Tarla kuşuydu Juliet” gibi diyebilirim. Birkaç kelamda oyunun konusu için yazalım.

Emre Bey Ateş Çiftliğinin beyidir. Kardeşinin sevgilisi Ahten hanıma aşık olmuş, ona sahip olmak için kardeşinin kafasını taşla ezerek öldürmüştür. Zorla Ahten'i nikahına alan Emre Bey nuh diyen peygamber demeyen zoraki eşinin bir türlü gönlünü alamasa da hayalinde ondan bir çocuk sahibi olmak vardır. Ne de olsa o beydir, herşeye gücü yetendir. Bir gün zorla sahip olduğu Ahten'den İhsan isimli erkek çocuğu olur. Artık Ahten hanımı da bu mutsuz hayata bağlayan bir neden vardır. Gel zaman git zaman derken Allah'ın günlerin birinde bir marangoz çıkagelir. Ahten hanım iş arayan bu yeşil gözlü, Can isimli marangozun gözlerinde aşkı bulur. İlk önce elleri, sonra dudakları, en sonda vücutları birleşir.

Oyun bir dramla başlıyor, kısa bir mutluluk daha sonra tekrar dramla devam ediyor. Yazının başlangıcında da dediğim gibi konu çok çatafatlı olmasada genel olarak kaliteli, seyredilesi bir oyun. Artık seneye kısmetse seyredersiniz.

Tiyatrolu günler...

Yazan : ÖZEN YULA
Yöneten : M.NURULLAH TUNCER
Dramaturgi : DİLEK TEKİNTAŞ
Koreografi : GJERG PREVAZI
Müzik : CAN ATİLLA
Sahne Tasarımı : M.NURULLAH TUNCER
Işık Tasarımı : M.NURULLAH TUNCER
Kostüm Tasarımı : DUYGU TÜRKEKUL
Efekt : ERSİN AŞAR
Yönetmen Yardımcısı : AHMET HÜN-NURSELİ TIRIŞKAN - SELİM CAN YALÇIN

OYUNCULAR
BURCU ÇOBAN, ERASLAN SAĞLAM, ESRA RONABAR, EZGI SÜMER YOLCU, EZGIM KILINÇ, HÜSEYIN KÖROĞLU, İREM ARSLAN AYDIN, MELAHAT ABBASOVA, NURDAN KALINAĞA, PELİN BUDAK, PINAR AYGÜN, TOMRIS İNCER, ÜMRAN İNCEOĞLU, YONCA İNAL EĞİLMEZBAŞ

Taksim'i siz vermediniz, biz aldık...


“Doğum günüm 1 Mayıs” bu başlığı tam 1 yıl önce burada bugün atmıştım. Yine bir doğum günü, yine 1 Mayıs. Bir yaş daha yaşlandık. Gözümüzün bir tanesi artık yavaş yavaş toprağa bakmaya başladım sanırım. Ama yılmak yok yaşamaya devam. :) Geçen sene bugün saatlerce dolaşıp giremiyoruz diyerek şanssızlığımıza dert yanarak otururken şansımızın “çok yoruldunuz siz hak ettiniz” muamelesinden sonra ancak Taksim meydanına çıkabilmiştik. Bu sene ise seçimin yaklaşması, anayasa değişikliği gibi faktörlerinde etkisiyle son 2-3 yıldır dayak attırmayı huy edinmiş hükümet çark ederek Taksim meydanını işçilere açtı, ne kadar rüşvet niteliği taşısa da bizim için iyi oldu. Rüşvetin karşılığında beklediğini alabilecek mi derseniz tabiki hayır. Bugün yürüyüş için üç farklı kortej yeri belirlenmişti, bizde en yakın olan seçtik. Bir yanımızda Şeref Bey diğer yanda emekçi kardeşlerimiz. O kadar kalabalıktı ki sanki mahşer günüde insanlar hesaba çekiliyordu. 1 Mayıs'a katılacak olan sayının ortalama 150 bin olacağı tahmin ediliyordu neredeyse tuttuda. Emniyetin açıklamasına göre 160 bin. Gerçekten büyük bir rakam, insanların bu tür ülkeyi, geleceği ilgilendiren konulara yönelmesi şart. Aksi taktirde birileri kafalarına göre at koşturuyor, koşturmaya da devam edecek. Bu bahsi geçen sayının içinde sendikalardan tutun partilere kadar birçok örgüt bulunmaktaydı ki bu gerçekten hoş bir olay gibi gözükse de partiler açısından bakıldığında bu kadar sol partinin olması garip. TBMM'de bir tane sol partinin olmamasına rağmen bu kadar bölünmüşlüğün olması nasıl açıklanabilir bilmiyorum. Kutlamalardan sonra tanıştığım bir arkadaşın söylediği ise sanırım bu durumu tam olarak anlatıyor ;” aha 6 kişiyiz, 7'yi bulduk mı parti kurarız” Zihniyet tam anlamıyla bu olduğu için sol düşünce onlara bölünmüş durumda. Daha sonra tek çatı altında toplanırlar mı zor.

Başka parmak basılması gereken nokta ise bir iki ufak olayın dışında hiçbir şeyin yaşanmaması. Demek ki polis etrafta olmayınca, olsa da kendini göstermeyince hiçbir tatsızlık yaşanmıyor, insanlar kendilerini dizginleyebiliyor veya görevliler tarafından kontrol altına alınabiliyor. Bu açıdan bakıldığı zamanda işçi, emekçi kardeşlerimiz iyi bir sınav verdiler, başkalarınada iyi bir ders.

Sadece aklıma takılan; meydandayken elinde fotoğraf makinası olan birinin -sanırım gazeteciydi- yaklaşıp “bakın şu anıtın üzerindekileri polis mimliyor, gidin söyleyin” demesiydi. Adamın dediğini yapmadık ama yapsaydık ne olurdu diye de düşünmüyor değilim. Bu isteğin pek iyi niyetli olduğunu düşünmüyorum. Provakasyoncu .......!
Güzel, anlamlı, bayram gibi bir günün ardından artık rahat rahat uyuyabilirim. Uyumadan son bir şey daha kaldı, doğum günü pastası...


deepnote: Son olarak anıtın üstünde sallanan koskocaman -Beşiktaş içerikli- bayrakta ki yazıyı yazan ve sallayan arkadaşıda tebrik ediyorum. Yazıyı da onunla bitirmek istiyorum.

Taksim'i siz vermediniz, biz aldık...

Murder on The Orient Express [1974]

Agatha Christie'nin Murder on the Orient Express romanını bilmeyen yoktur. Hani benim gibi okumamış olsanız bile en azından ismini bir şekilde duymuşsunuzdur. Böyle güzel bir romanı okumamış olmak gerçekten üzücü olsa da bu uyarlama filmi izleyerekden bir nebze açığı kapatmış bulunmaktayım. Genel olarak kitaptan uyarlama filmler aynı tad vermezler ama film, kitabı bilmeyenler için bile gerçekten çok iyi. - Agatha Cristie'nin bu romanı İstanbul'da Pera Palas'da yazdığını da not düşelim- Ayrıca benim gibi çocukluk, gençlik yıllarını- bu da toplam 25 yıla tekabül geliyor- Üsküdar'da geçiren birisi için Salacak İskelesi'ni görmek ayrı bir zevk ve nostaljik bir yolculuk. Üsküdar demişken çocukluk yıllarım gözümün önünden zınk diye geçti. - orta yaş veya üstünde olanlar bilirler- Zamanında Üsküdar kumsaldı, insanlar yüzmek için bu güzelim kumsalı kullanılardı. Daha sonra ki yıllarda bu güzelim yerler betonlaştırılarak ırzına geçildi, güzelliği yerle bir edildi. Hayal meyal ailemin elimden tutup kumsala götürdüğünü hatırlıyorum. Ufak ufak gelen dalgalardan nasıl pıtı pıtı kaçıyordum bir bilseniz. Yine dağıldım, filmi anlatacaktım değil mi?

Üsküdar dedik Salacak dedik e filmden bir görüntüyü de eklemeyi unutmayalım.
deepnote: Bu görüntü için bir saat uğraş verdim, kıymetinizi bilin.



Filmin dolayısıyla romanın konusu İstanbul'dan Londra'ya doğru hareket eden Orient Express'in - kitabın Türkçe adı " Doğu Ekspresinde cinayet" - keşke bende orada olsaydım dedirtecek türden vagonunda yaşanan cinayetin Hercule Poirot isimli dünyaca ünlü, egosu tavan yapmış, paraya para dememiş bir dedektif tarafından çözüme ulaştırılması şeklinde işleniyor. Filmde ki en ilginç karakter Albert Finney tarafından canlandırılan dedektif Poriot. Burmalı bıyıkları, artık jölemedir yoksa limon suyumu sıkılmış parlak saçları ve birde yatmadan önce bunları çeşitli maskeler kullanarakdan korumaya alması ne kadar kıl bir tip olduğunun göstergesi olsa da gayet zeki, işini bilen, ününe layık olan bir şahıs. Filmin diğer karakterleri için ise pek birşey yazılmasına gerek duymuyorum, gerek duyulacak da birşey yok zaten. Dedektifimizin cinayeti çözüme ulaştırması safhasında ki çalışması, ip uçlarını değerlendiriş şekli, yaptığı sorgulamalarda ki psikolojiyi kullanması vs. benim gibi bu tür filmleri sevenler için olmazsa olmazlardan. Bu tür polisiye, dedektif tarzı filmlerden hoşlananlar için gerçekten çok iyi bir seçenek olduğunu söylemeliyim.

deepnotee: Oyuncu kadrosu gayet kaliteli.
Deeepnotee: Sean Connery'in bıyıkları bence komik.
endipnote: Kitap, film ününe yakışan cinsten.
iskeledennot: Üsküdar var, Salacak var...


Yönetmen
Sidney Lumet

Oyuncular
Albert Finney ... Hercule Poirot
Lauren Bacall ... Mrs. Hubbard
Martin Balsam ... Bianchi
Ingrid Bergman ... Greta
Jacqueline Bisset ... Countess Andrenyi
Jean-Pierre Cassel ... Pierre (as Jean Pierre Cassel)
Sean Connery ... Colonel Arbuthnot
John Gielgud ... Beddoes
Wendy Hiller ... Princess Dragomiroff
Anthony Perkins ... McQueen
Vanessa Redgrave ... Mary Debenham
Rachel Roberts ... Hildegarde
Richard Widmark ... Ratchett
Michael York ... Count Andrenyi
Colin Blakely ... Hardman

Çernobil ve Hes Kadıköy mitingi

Çernobil faciasını unutmayan onlarca kişi hem bu vesileyle hemde son yıllarda hükümetin planız programsız doğayı katleden HES projelerini protesto etmek için Kadıköy meydanında bir araya geldi. Kimler yoktu ki? Artvin Bursa ve Ankara dernekleri, Halk evleri, Anarşistler, Sinop yardımlaşma dernekleri ve ismini sayamadığım bir çok dernek, platform. Bu gruplar içerisinde Halkın Takımı'nı unutmamak gerek. Sayıları çok fazla olmasa da her zaman ki gibi yine oradaydılar. Böyle bir konuya duyarsız kalmayıp orada olan insanların yüreklerine sağlık demek lazım. Ama asıl önemli olan 15 Milyon nüfusa sahip İstanbul gibi bir şehirde böyle önemli olan bir konuya bu kadar az sayıda insanın iştirak etmesi gerçekten ayıp, duyarsızlık, cahillik. Sanki bu ülke sadece o 300-500 kişinin.
Çernobil demişken dönemin sanayi ve ticaret bakanı Cahit Aral'ın kulaklarını çınlatmasak olmaz. Yazıya dökemedim ama aklımdan geçenleri elbet tahmin etmişsinizdir bu zat için. İlerki yıllarda bu çay içme rezilliğinden sonra öğrencilere dağıtılan fındıkları vs. unutmamak gerek. Ha o gün bunları yapan siyasetçiler, bürokratlar sonraki yıllarda bir ceza aldı mı? Kesinlikle hayır. Olan o yörede ki insanlara oldu. İlerki yıllarda bu facianın etkilerinin ortaya çıkmasıyla birçok insan kanserden hayatını kaybetti, kaybetmeye de devam ediyor. Peki o günden bugüne kadar herhangi bir çalışma, araştırma yapıldı mı? Ben hatırlamıyorum, hatırlarsanız eğer neler yapıldığını öğrenmek isterim.

Bu mitingin başka bir önemli noktası ise plansız programsız yapılan HES projeleri ki bunun sonucunda ortaya çıkacak olan büyük bir doğa katliamı. Hükümetin doğaymış, hayvanmış, insanmış gibi bir derdi zaten yok. Amaç; bir ilin bile ihtiyacını karşılamamasına rağmen kodamanlara, yandaşlarına rant sağlamak. Artık arkasında daha başka neler vardır Allah bilir? Hükümete de kabahat bulmak biraz abartılı olur. Kendi toprağına, doğasına, suyuna sahip çıkmayan bir topluma bunlar mübahtır.
Vatan, namus dışında hiçbir şeye kılını kıpırdatmayan, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” zihniyetinde olan duyarsız bir topluluk olmak sizlere hiç rahatsızlık vermiyor mu?

Tam 24 yıl(!) Kanser ettiniz. 26.04.1986

Aşka Şeytan Karışır - Hande Altaylı

Pek aşk meşk kitapları okuyan birisi olmama rağmen o esnada nasıl bir psikolojideysem artık kitabı alıvermişim. Bu kitap için o günlerde pişman olur muyum, vakit harcamaya değer mi gibi düşünceler içindeyken bugün ise iyi ki okumuşum diyorum. Konuyu genel olarak ele aldığımda ilginç veya sizi heyecanladıracak bir kitap olduğunu söyleyemem ama yazarın anlatımı o kadar hoş ki böyle basit bir konuda bile sizi alıp kitabın esiri yapabiliyor. Hoş anlatımın yanında günümüzün aşklarından bir örnek olması, anlatım açısından sade, basit olması ve konunun dallandırılıp budaklandırılmayarak 188 sayfadan oluşması okuyucu için başka artılar. Yazarı tebrik etmek gerekir ki kıvamı güzel tutturmuş, biraz uzatsa sanırım sıkılabilirdim.
Kitabımızın ana karakteri Aslı. Ailesinin küçük yaşta ölümünden sonra rahatlığı nedeniyle sülalesi tarafından dışlanmış bir kadın olan teyzesi -Jülide- sahip çıkmış, onun yanında büyümüş hoş, taş gibi bir hatun. Nedense bu kelimeleri yazarken, kitabın bazı okuduğum bölümlerinde de blog yazarlarından biri olan voodoo girl aklıma gelip durdu. Kadın bende nasıl bir iz bıraktıysa artık.
Ömer ise Aslı tarafından teyzesinin sevgilisi olduğunu sandığı şeytan tüyüne sahip olan karaktersizin teki. Aslı da Ömer'den farksız ya neyse. - İkisine de içten içe uyuz oluyorum. Bu uyuz olma durumunu Uçurtma Avcısı'nda ki emir can'a karşı da hissetmiştim- Bir gün Aslı'nın teyzesi ölür. Üniversite de okumakta olan Aslı teyzesinden kalan paranında yavaş yavaş suyunu çekmesinden dolayı zor durumdadır. Yapacak tek şey ise uzun zamandır yanında yaşamasını isteyen kirpi diye nitelendirdiği sevgilisinin yanına taşınmaktır. Bu süreç yaşanırken bir gece alkollü olarak Ömer çıkagelir. Ve bir anda Aslı ile Ömer arasında bir trafik kazası yaşanır. -ah alkol ah- Sabah kalktıklarında ikisi aynı yatakta sarmaş dolaş olmuşlardır. Artık bu iki insan isteksizde olsa birbirine bağlanmış, bir şekilde aşık olmuşlardır. Arada bir Ömer Aslı'nın evine gelmekte -bu sefer alkolsüz olmasına rağmen- kaldıkları yerden devam etmektedirler. Tabi ki bu esnada Aslı'nın kirpi ile ilişkisi de devam etmektedir. Bir gün Aslı'nın kapısı çalınır. Aslı kapıyı açar açmaz burnun ortasına şöyle güzelinden okkalı bir yumruğu yiyip yere serilir. Bazısı vardır tek söz söylemeden çeker gider, bazı vardır yumruğu koyar öyle gider. Kirpi ikinci seçeneği seçip çekip gidiyor. “Hak etmiş” de diyebilirsiniz, “vay ayı var kadına el kalkar mı” da diyebilirsiniz. Daha ilerki günlerde Aslı Ömer'in teyzesinin sevgilisi olmadığını, iyi bir dostu olmasıyla birlikte evli olduğunu öğrenir. Buna rağmen ilişkilerinde bir değişiklik olmaz.

Sonnot: İşte kitabın konusu böyle başlıyor ve gelişiyor. Ben size ilk giriş kısımlarından biraz özet geçmeye çalıştım. Gerisi size kalmış. Şuna emin olun kitabı elinize aldığınızda bitirmeden bırakmayacaksınız.

Kitaplı günler...

Kazma kürek

* Bir müsabakada kazanmak kadar kaybetmeninde olduğunu bilmek gerekir. Bu bizim Fenerbahçe'ye ne ilk kaybedişimiz ne de son olacak, keza Fenerbahçe içinde geçerli.

* Erman Toroğlu demiş ki:"Türkiye'de hakemler namusludur ama korkaktır." İyi günde herkes namusludur, dosttur, mükemmeldir, bulunmaz hint kumaşıdır. Mesele kötü günde, zora gelindiğinde insanın karakterinin ne olduğudur. Zaten o günlerde ortaya çıkmaz mı insanın ne mal olduğu? Hakemin görevi nedir? Elin geldiğince hak dağıtmak değil midir? Böyle hak mı dağıtılır? Birbirinin benzeri pozisyolarda yapılan muammeleye bakarmısınız?
Alın size örnekler;
Sivok'un yaptığı arkadan çekme sarı karttır, doğrudur. Ya Guiza'nın yaptığı nedir?
Bobo'nun Emre'yi arkadan çekmesi sarı kart, tamam o da doğrudur. Emre'nin Toraman'a attığı tekme nedir?
Ernst'in dirseği kırmızı kart, hadi doğrudur. Bilica'nın Toraman'ı saçından çekmesi nedir?
Mehmet Topuz'un Bobo'nun ayağına taban girmesi nedir?
Lugano'nun eliyle oynaması nedir?

Bunlar mıdır hak dağıtmak, namuslu, şerefli, dürüst olmak? Sizin bu kavramlardan zerre haberiniz yok anladığım kadarıyla.

* Balon yapmışlar büyük düşünürler, zeka küpleri. Üzerine dalmaçyalı resmi koymuşlar. Öyle beyinlerden böyle şeyler beklemek normal olsa gerek.

* Böyük başkan aziz efendi penaltı diye ayağa kalkan E.Soğancıoğlu'nun azarlamış. Yakışmış karakterine, kendine benzettiği camiasına.

* Bilica bilica bilica... Memleketini mi özledi de toprağı kazmaya çalıştı yoksa bizim camiamızın karakteri yerin dibinde midir demek istedi anlayamadım. Bu senenin fairplay ödülünü Uefa Bilica'ya versin, Fenerbahçe camiası da büstünü diksin.

* Bir zamanlar Galatasaray vardı yöneticisinden oyuncusuna kadar çirkef, rezil. Artık onları da aştılar şu sarışın tek yumurta ikizleri.

* 80-90'lar da genç olan, kendini Fenerbahçe'ye adayanlar ve onları yetiştirdikleri bu yaşananlardan muhakkak ki utanç duyuyordur. Zaten kaç kişi kaldılar? Geriye kalanlar ise aziz'in kopyası. Al birini vur ötekine.

* Bizim tribünlerden bir delikanlının erkekliği tutmuş olacak ki çıkarmış malı salmış ortalığa. Aferin oğlum ne güzel gösterdin. Tatmin oldun mu hayvan, it, şerefsiz. Karaktersiz herif.
Ulan o namussuzlar ormanları yaktı sizin gibi hayvanlar da şehre indi be!

* Üründül Bilica'nın pozisyonuna kılıf bulmak için bir taraflarını yırtıyor, yırt üründül yırt belki bulursun. Şu bloglarda sizi donunda sallayacak onlarca insan var ya offfff offff...

* MD'nin bu maçta olduğu gibi CSKA maçında da sahaya çıktığı aynı düşünceyi eleştirmiş, adam adama oynama mantığının 90'larda kaldığını söylemiştim. Benim bu fikrime karşı "efendim Fenerbahçe'yi böyle yendik" savları atan arkadaşlar bozuk saatin günde iki defa doğruyu gösterir mantığıyla savunup durmuşlardı. Buyurun buradan yakın.

Hes ve doğa



Hes hakkında bilgi edinmek için birçok kaynak bulabilirsiniz, ben size aşağıdaki yazıyı da okumanızı tavsiye ederim. Herşey para değildir. Okuyun, bilgisiz kalmayın...

http://blog.milliyet.com.tr/HES_ler_kimleri_besler-1/Blog/?BlogNo=224571

Enter Sandman - Metallica



Yazarçizerdinleradminnot: Ah ki ah... İnsanı yerinde durdurmayan, kanını kaynatan bir şarkı. Eşlik etmek ise ayrı bir zevk...

Say your prayers little one
Don`t forget my son
To include everyone
I tuck you in
walk within
Keep you free from sin
'til the sandman he comes


Sleep with one eye open
Gripping your pillow tight

Exit light
Enter night
Take my hand
We're off to never never-land

Something's wrong, shut the light
Heavy thoughts tonight
And they aren't of Snow White
Dreams of war
Dreams of liars
Dreams of dragons fire
And of things that will bite, yeah

Sleep with one eye open
Gripping your pillow tight

Exit light
Enter night
take my hand
We're off to never never-land

(whisper)
Now I lay me down to sleep (x2)
Pray the lord my soul to keep (x2)
If I die before I wake (x2)
Pray the lord my soul to take (x2)

Hush little baby don't say a word
And never mind that noise you heard
It's just the beasts under your bed
In your closet and in your head

Exit light
Enter night
Grain of sand

Exit light
Enter Night
Take my hand!
We're off to never never-land

Yeah, ha ha ha

Boom

Yeah, yeah
oh, whoa

We're off to never never-land

Take my hand
We're off to never never-land
Take my hand
We're off to never never-land

We're off to never never-land

Deli Deli Olma [2009]

Son zamanlarda izlediğim Türk filmlerinden gayet memnun olduğumu söylemek isterim. Bu kadar memnuniyetin olduğu bir ortamda "efendim sen şanslıymışsın ondan iyi filmlere denk gelmişsin" gibi bir yorum yapılması mümkün olmasa gerek. Türk sinema sektöründe çekilen film sayısını artması ve kalite olarak çıtanın gittikçe yükseğe çekilmesi biz izleyiciler için gayet memnun edici bir durum. Özellikle benim gibi önceliği yerli yapımlar olan insanlar için ise ayrı bir haz. Her seferinde dile getiriyorum; eğer sinemaya gideceksem önceliğim kesinlikle bir Türk filmidir. -Bu filme gitmedim, yazık ettim.-

Hazel Sevim Ünsal'ın kaleme aldığı, Murat Saraçoğlu'nun yönetmenliğini yaptığı filmin başrollerinde Mişka karakteriyle Tarık Akan, Pobuç nine karakteriyle ise Şeref Sezer oynuyor. Filmin yan karakterleri ise ana karakterleri kadar başarılı, hatta daha iyi bile diyebilirim. Kars'ın bir köyünde kameraya alınan film, konusu bakımından espiri yüklü olması yanında, hem dram tarafı olan, hemde aşkı barındıran, naif, içten çok hoş bir yapım. Filmin tek eksiği şiveleri kullanırken bazen raydan çıkıp İstanbul taraflarına uğramaları, o kadar kusur kadı kızında olur da bizim gibi o bölgelere yakın olan insanlar bu tür şeylere dikkat ediyor. Filmin bence en güzel taraflarından biride Tarık Akan'ın aşağıda da bulabileceğiniz piyona eşliğinde söylediği eser, ben çok beğendim.

Böyle harika bir filmi uzun uzun yazmanın bir anlamı olmadığını düşünüyorum, izleyin efendim...

Yazarnot: İzleyin, güzel dedik ya biri çıkar; "bu nasıl film arkadaş" der. Hiç niyetlenmeyin çizerim!

Yönetmen : Murat Saraçoğlu
Senaryo : Hazel Sevim Unsal
Görüntü Yönetmeni : Mustafa Kuscu
Oyuncular:
Tarık Akan (Mişka)
Şerif Sezer (Popuç)
Levent Tülek (Şemistan)
Cemile Nihan (Alma)
Zuhal Topal (Figan)
Muhammed Cangören (Allahyar)
Ozan Erdoğan (Tavşan)

Demirciler Çarşısı Cinayeti - Yaşar Kemal

Kitap okumama rağmen uzun zamandır kitap tanıtımı yapmıyordum. Eh işte sonunda fırsat bulduk, bulduğumuz bu fırsatı da iyi eğerlendirelim. Tanıtmak istediğim kitap Türk edebiyatının büyük ustalarından biri olan Yaşar Kemal'in Demirciler çarşısı cinayeti” isimli yapıtı. Büyük usta kitabında dün, bugün, belki de yarın bile devam edecek olan kan davası olgusunu işliyor ki işlerken sadece bu insanlık dışı törenin, cinayetlerin hasımlarını değil, buna alet olmak zorunda kalan ve çevresinde bundan etkilenen insanların hayat hikayelerini ele alıyor. 1974 yılında kaleme alınan kitap bugün bile güncelliğini koruyor olması gerçekten Türkiye adına, bu ülkenin halkları için yüz kızartıcı, utanılması gereken bir durum. Her seferinde Müslümanlıktan dem vuran bir toplumun bu kadar kolay kan akıtması nasıl açıklanabilir bilemiyorum.
Kitabın konusu ve işlenişi bakımından memnun kalsam da çok fazla tasvirin olmasından dolayı bazı bölümlerde sıkıldığımı söylemeliyim. Çok fazla tasvir yapılan kitaplarda hayal gücümü kullanmamaktan yakınan bir okuyucu olan ben, kendimi bir sinema filminde yönetmenin gözünden bakmaya zorlanıyormuşum gibi hissediyorum. Okuyucu olarak mekanların biraz daha bize bırakılması taraftarıyım. Belli bir şablon çizilip daha sonra okuyucunun hayal gücüne bırakılması kitaptan çok daha fazla haz alınmasını sağlayacaktır. Kendi açımdan kitabın bu tarafını eleştirsem de Yaşar Kemal, yaşanan mekanları öyle bir anlatıyor ki sanki ordaymışsınız, olayları birebir yaşıyormuşsunuz gibi hissettiriyor.

Kısacakonunet
Çukurova'nın Akçasazın bölgesinde Sarıoğulları ile Akyollu Türkmen aşiretlerinin ne zaman, nasıl başladığını kimsenin bilmediği, yıllar yılı sürüp giden kan davası yüzlerce insanın ölümüne, birçok yuvanın yıkılmasına neden olmuştur. Bu kan gütme davasını bitirmek isteyen ağalar bile töreye yenik düşmüş, canlarını teslim etmişlerdir. Akyollu Mürtaza Bey, Sarıoğulları'ndan Derviş Bey tarafından öldürttürülünce tenis maçı gibi bir oraya bir buraya geçen kan sırası Akyollu aşiretine geçmiştir. Bunu yapacak olan ise Mustafa Bey'dir. Mustafa Bey'de aynı Derviş Bey gibi iyi eğitim almış, İstanbul yüzü görmüş biridir. Ama bu töre için hiçbir anlam teşkil etmez. Töre demek, insan demektir. Baskı demektir. Boyun eğmek, öldürmek demektir. Mustafa Bey, Derviş Bey'i öldürmek için adamlarıyla çeşit çeşit ölüm taktikleri belirlerken, Derviş Bey konağında ölüm korkusuyla dışarı çıkamamaktadır.
Aşiretler arasında bunlar yaşanırken Akçasazın toprakları gün geçtikçe değerlenmektedir. Bu toprakların büyük bir kısmına sahip olan ise Sarıoğulları ile Akyollu'lardır. Topraklara göz koyan zamanın kansızları, eşkiyaları, fakir fukura soyguncuları bugününün beyleri; askerlere, valilere bu iki aşiretin ülkeye zarar verdiklerini söyleyerek aşiretleri devre dışı bırakamaya, topraklarına konmaya çalışmaktadırlar...


Yazarsoonote: Kitap akıcı, güncel bir konuya sahip, anlatımı mükemmel. Dediğim gibi bu kadar tasvir olmasaydı belki çok daha fazla haz alabilirdim.

Kitaplı günler...

para, destek, amatör branş


"Sponsorluk çerçevesinde Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımımız'ın tüm idari, teknik kadrosu ile sporcularımızın tüm ücretleri, müsabaka, kupa ve şampiyonluk primleri, ulusal ve uluslararası müsabakalar ile kamplarının konaklama ve seyahat giderleri Gökhan Orhun tarafından karşılanacak. Sözleşme 2011 yılının 6. ayında sona erecek." Bjk.com

Uzun zaman önce yapılması gereken ama bir türlü gerçekleştirilmeyen sorunun çözümü için atılan ilk adım umut verici. Bu tür yapılan sponsorluk anlaşmalarıyla gelen paralar oyuncuların, teknik heyetin hesaplarına taahhüt edilen zamanlar içerinde geçirildiği taktirde hem kulüp maddi bir külfetten kurtarılmış hemde branşlarda ki sporcular maddi sıkıntı yaşamamış olacak. Bu yapı iyi bir şekilde işletilirse eğer yukarıda yazdığım bir kaç faktörün yanına oyuncuların saha performanslarının artması, disiplinsizliklerin önüne geçilmesi gibi psikolojik artıların da ekleneceğini düşünüyorum. "Bu yapı iyi işletilmesi" şeklinde başlayan kısım bu durumda çok önemli bir yer teşkil ediyor ki geçmiş zamanlarda bu tür anlaşmalar yapılmış olmasına rağmen kaynaklar futbol takımına aktarılmış ve diğer branşlar yine mağdur edilmişti. Umarız yönetim doğru attığı attığı adımın devamını da getiride herkes rahat eder.

tarafyönetdesteknot: Bundan sonrası yapılması gereken yönetimin ve taraftarın bu insanlara yanlarında olduklarını göstermek için gerek salon, gerekse diğer organizyonlar da desteklerini esirgememeleri...

darısıbaşınota: Darısı diğer amatör branşlarımızında başına...

yazarsallarbot: Umarım kolpadan sallamıyorsundır dayı.

Başkanın meteciği

Mete Düren (haber1903.com);

`` Buna tepki gösteren taraftarlardan kaç tanesi Hentbol takımı maçını seyretmiş.Tepki vermek kolay.

İnsan bir şeyi eleştirirken bir aynaya bakacak arkadaş, sormak lazım Mete efendiye sen kaç maça gittin koskoca sezondur. Bu seneyi bıraktım bir kenara, ömrün boyunca kaç defa geldin amatör branşların maçlarına? Tamam taraftar hatalı da sen yönetici olarak ne yaptın?

Kupa alınmasıyla birlikte Hentbolcu oyunculara jest olsun onare edilsin diye düzenleme planlandı.Çok spontane ve ani gelişen bir olaydı.Tribüne yoğun ilgi olduğu için törenden sonra oradan tribüne ulaşabilcekleri en kolay yer olan Eski Açıkta oturup maçı seyretmişler.

Diyor ki beyefendi; biz böyle birşey planlamadık. Özürün ayıbından büyük be arkadaş!

Kendi sporcularımıza arzu ettikleri zaman maçı izlemesi için bir yer yeni yapılacak stadımızda düşünüyoruz.``

Şu anlık izleyemezler mi diyorsunuz yani? 3 senedir stad diyip duruyorsunuz maketten başka birşey görmedik. Yapıp, yapmamanız umurumuzda mı? Değil. Siz şu kulübü adam gibi yönetin yeter. Ama nerede aynı tas aynı, aynı hamam... Şu stad lafını da ağzınıza amma sakız ettiniz, yeter be!

Sinirkattnote: Başınızda bulunan adam ne ki siz ne olasınız...

Tencere taraftar, kapak yönetim

Her seferinde dile getiriyorum, getireceğimde. Lafa gelince yönetime giydirmek için diğer branşlarda ki başarısızlıkları, alamadıkları ücreti dolayanların şu güne kadar bu branşlara ne destek verdiklerini merak ediyorum. Ayıp be! Akşama maç var, Şeref Bey 30 bin kişi ile dolacak ama 10-15 dakikalık mesafede ki Süleyman Seba salonu dolmuyor. Bırakın dolmasını hatırı sayılır bir sayıya ulaşsa gam yemeyeceğim. Hani dolmasından da vazgeçtim kaç kişinin salonda engelli sporcularımızın maçından haberi var. Gidip sağda solda yiyip, içip, kusmak sağa sola ana avrat küfür etmek daha kolay değil mi? Her seferinde dünyanın en iyi taraftarlarından olduğunu söyleyenlerin ufacık bir salonun doldurulamamasını nasıl açıklayabilecekler. Hep laf, hep laf...

Beşiktaş JK:74 - Kardemir Karabükspor:84

Maçvarinot:
* Salonda her zamanki gibi 10-15 tanıdık Beşiktaşlı taraftar, bir o kadarda Karabük'lü taraftar vardı.
* Giriş her zaman ki gibi bedavaydı.
* Maç Rahmetli Özhan Canaydın için yapılan saygı duruşuyla başladı.
* İlk periyotda başabaşa geçen maç ilerleyen dakikalarda aleyhimize dönmeye başladı.
* 2. periyot: rakibin atış yüzdesinin yüksek olması, bizim ise basit atışları bile kaçırmamız 6 sayılık bir farka neden oldu.
* 3. periyot: rakibin maçı kazanacağına inanamasıyla direnci dahada arttı. Biz ise geride olmanın verdiği telaşla hücum ve savunmada büyük hatalar yapmaya başladık. Bu da farkın 9 sayıya çıkmasını sağladı.
* 4. Periyot: takım üzerinde ki baskı iyice artınca rakip çok kolay sayılar bulmaya başladı, biz ise ne yaptığımızdan habersiz şekilde oynamaya başladık. İlerleyen dakikalarda fark 13 sayı civarına çıktı ve maçı 84-74 kaybettik.

spoordeepnote: Mesele kazanıp, kaybetmek değil. Mesele insanların bu sporculara değer verdiklerini göstermeleri.

Taraftaryönetemeyennot: Yönetim, şampiyon olan hentbol takımını İzmir'den otobüsle getirir, futbol maçını eski açıkta bir köşede izlettirir. Taraftar yanıbaşında ki salona gidip takımına destek vermez. Tencere, kapak misali(!)...

Eyvah Eyvah [2010]

Sinemaya giderken herhangi bir beklenti içinde olmamam filmden çok daha fazla keyif almamı sağladı ki bir beklenti içerisinde olsaydım dahi bu tür komedileri seven ben yine aynı hazı alırdım. Film genel olarak sizi yerden yere vuracak tarzda bir komedi değil ama vaktin nasıl geçtiğini size hissettirmeyen, eğlenceli, keyifli bir film. Bu film için farklı yorumlar duyabilirsiniz, aldırmayın! Bundan önce Cem Yılmaz'ın Hokkabaz'ını, Mazhar Alanson ve Güven Kıraç'ın Kirpi'sini izleyip hoşnut kaldıysanız eğer bu filmden de aynı duygularla ayrılacağınızı garanti ederim.
Türkiye'de küfürün hayatın bir parçası ve cinselliğe karşı aç bir toplum olduğumuzu düşünürsek eğer bu zaaflardan yararlanan sinema sektörü bunun üzerine çok fazla film çevirdi, çevirmeye de devam ediyor ama bu filmde birkaç sahne haricinde küfür ve cinsel içerikli espiriler bulamıyorsunuz. Bu açıdan bakıldığı zaman bile filmin kalitesi diğerlerinin yanında bir adım önde, bunun yanısıra Çanakkale Geyikli şivesinin kullanılması, kanımızı kaynatan klarnetin kullanılması insana ayrı bir zevk veriyor. Ayrıca sözleri, konuyu bir kenara bırakacak olursak eğer bazı sahnelerde oyuncuların mimiklerinin bile sizi güldürmeye yettiğini söylemeliyim ki fragmanını izlerseniz eğer bu tür birkaç sahneye denk gelebilirsiniz. Ayrıca kendi adıma önemli bir nokta da oyuncuların müzik aletlerini çalmak için özel olarak ders almış olmaları.

Kısacakondu...
Hüseyin Badem hayatını arkadaşlarıyla beraber müzik yaparak kazanmakta dedesi ve ninesi ile yaşamaktadır. Annesi yakın zamanda ölen Hüseyin, babasını hiç görmemiş ve küçük yaşta öldüğünü sanmaktadır. Bir gün ninesinin sakladığı sandıktan annesine babası tarafından yazılan mektupları bulduğunda şaşırır, babasının yaşayabileceğini düşünerekden İstanbul'a doğru yola çıkar.

Film Hüseyin'in İstanbul'da babasını araması üzerine kurulu olsa da senaryonun içerisinde başka bir konu daha bulunmakta, zaten final sahnesinde de filmin bir devamı geleceğinin ve bu konu üzerine gidileceği fikrine anlıyorsunuz.

Yazanfikrinot: Yazının başında da dediğim gibi hoş, eğlenceli, keyifli vakit geçirmek istiyorsanız eğer biçilmiş kaftan...

Beşiktaş JK: 3 Ankaragücü: 0


Maçtan Notlar

* Etrafta tek bir Ankaragüçlü taraftar olmamasına rağmen bir otobüs dolusu çevik kuvvet ve salonda bir o kadar sivil polis bulundurarak bizim güvenliğimizi sağlayan emniyet güçlerine teşekkürü bir borç bilirim. Nedense Ankara'da ki polisler böyle durumlarda ortada gözükmez. :)

* Maçtan önce rakip oyuncuların Beşiktaş oyuncularına 107. yıl vesilesiyle verdikleri kırmızı karanfiller günün en güzel taraflarından biriydi. Spor bu olsa gerek...

* Şu güzel günde dolaşmak, eğlenmek yerine salona gelip takımına destek veren 100 civarında ki taraftarı alkışlamak, ayrıca tek tek tebrik etmek lazım,ayrıca lafa gelince branşlarda ki başarısızlığı diline dolayanların nerede olduklarını ise sormak gerekir.

* Maçın başından itibaren rakip oyuncuların konsantrasyonunu bozmak için elinden geleni yapan zaman zaman bizi güldüren, zaman zaman ise başımızı şişiren o çatlak herife teşekkürler... "Nihannnnnn". Arkadaş sende nasıl bir gırtlak var, iki dakika sus yahu!


* İlgisizliği, parayı dert etmeden sonuna kadar mücadele eden kızlarımıza alkış, teşekkür, minnet borçluyuz.

* Maçı 25-16, 25-17 ve 27-25'lik skorlarla net bir şekilde kazanarak ilk 5'te ki şansımızı neredeyse garantilemiş olduk. İnşallah seneye Avrupa kupalarında ülkemizi temsil edeceğiz...

Mustafa Denizli

Yaş ilerledikçe insan biraz daha huzur, hayata daha pozitif yönden bakmak istiyor ki bu bağlamda artık fanatik taraftar profilinden çıkıp biraz seyirci tarafında olmak hem sinir sistemime hemde bünyeme iyi geleceğini düşünüyorum. Aksi taktirde kafamda kalan saçlarım ya biraz daha dökülecek ya da geri kalan kısmı beyazlamaya devam edecek. Onun için biraz polyanacılık oynamakta yarar var.
Şu güne kadar Mustafa Denizli'yi en çok eleştiren kişilerden biri olarak artık yoruldum, vazgeçtim. Vazgeçmesem ne fayda? Mustafa Denizli bildiğini okumaya, o berbat futbolu oynatmaya devam edecek. Onun için bu yazıda eleştiri yapmak yerine olumlu yönlerini maddeler halinde sıralamayı uygun gördüm. Hadi başlayalım...

* Ertuğrul Sağlam faciasından sonra Mustafa Denizli camiaya ilaç gibi geldiğini söylemek gerek. Şimdi Ertuğrul Sağlam deyince “ne faciası arkadaş?” dediğinizi duyar gibiyim. Taraftarın birçoğunun adam gibi adam dediği E.S'ın omurgasız birisi olduğunu düşünenlerdenim ki buna birçok örnek de verebilirim. Şimdilik bu konuya girmeyelim, dallandırıp budaklandırmayalım. MD göreve başladığından bugüne kadar olan süreç içerisinde yönetimi ve zihniyetini işine karıştırmamayı, karışmak isteyenlere de kendince tavırlar koyarak saf dışı bırakmayı başardı.

* Kokuşmuş basın üzerinde kendinden emin, soğukkanlı, mütevazi, bazen alaycı tavırlarıyla psikolojik olarak ezerek başkalarına yapılan terbiyesizliklerin kendisine yapılmasına asla müsamaha göstermeyeceğini belli etti. Düşünün ki Tigana'ya “babanız yaşıyor mu?” diye soru sorabilen insanları muma çevirdi.

* Ne kadar berbat futbol oynatırsa oynatsın bir şekilde o durumdan takımı çıkarmayı başardı ki bunu yaparken liderlik vasfını, insan psikolojisinden ne kadar anladığını ortaya koydu. İddia ediyorum ki bunu yapabilecek çok fazla td bulamazsınız.

* Tramva geçirmiş bir camiayı o durumdan çıkartıp kendine ve takıma inandırarak umutlarını hep taze tutmasını sağladı.

* Kendinden emin söylemleriyle, rahat tavırlarıyla rakiplerin üzerinde hep bir baskı unsuru oluşturdu ve bundan fazlasıyla da yararlanmasını bildi.

O berbat futbol düşüncesini bir kenara bırakırsak eğer son 10 yıl içerisinde gerek karakteriyle, gerekse davranışlarıyla bu camia da görev alan istisna insanlardan birisi olduğunu kabul etmek gerek. Beşiktaşlı duruşu filan diyerek dillere dolanıp, içi boşaltılan bu olguyu tekrar hayata geçirdiği için kendi adıma mutluyum. O lakabının futbol açısından olmasa da karakter açısından sana ne kadar yakıştığını düşününce şimdi daha iyi anlıyorum.
Allah var kıskanıyorum seni!

İyi ki varsın be Büyük Mustafa...

Yakarış - Fuzûlî


Yâ Rab hemîşe lûtfunu kıl reh-nümâ bana
Gösterme ol tarîki ki yetmez sana bana

Kat' eyle âşinâlığım andan ki gayrdır
Ancak öz âşinâların et âşinâ bana

Bir yerde sâbit et kadem-i i'tibârımı
Kim rehber-i şeri'at ola muktedâ bana

Yok bende bir amel sana şâyeste âh eger
Â'mâlime göre vere adlin cezâ bana

Havf ü hatâda muztaribim vâr ümîd kim
Lûtfun vere beşâret-i afv-i hatâ bana

Ben bilmezsem bana gereğim sen Hakîm'sin
Men' eyle verme her ne gerekmez bana bana

Habs-i hevâda koyma Fuzûlî-sıfât esîr
Yâ Rab hidâyet eyle tarîk-i fenâ bana


Notttte: Şahane Gazeller 1 - Fuzûlî
İskender Pala

diğer noteeee: Gazelini türkçesini merak ettiyseniz eğer gidip kitabı alın efendim(!), benden bu kadar...

Pasqualino Settebellezze [1975]


Amerikan sinemasının kısır döngüsünden, insan yoksunu temalarından sıkıldıkça kendimi uzakdoğu, Latin Amerika ve Avrupa sinemalarına atıyorum, iyi de ediyorum. Bu sayede daha özgün, hayatın gerçeklerinin iç içe olduğu yapıtlar ile karşılaşarak hayata olan bakışımı ve sinema hakkında olan düşüncelerimi daha farklı bir boyuta taşıyorum. “Sinema ile hayata olan bakış mı değişir?” demeyin. Özellikle bu konuda Latin Amerika filmleri biçilmiş kaftan. Mesela Garage Olimpo, El Violin gibi filmleri bunlara örnek gösterebilirim.
Yine kendine özgü filmler üreten başka bir yer ise uzakdoğu. Takdire şayan bir gelişime içerisinde olan uzakdoğu sinemasında çok özgün konular ile karşılaşabiliyorsunuz. Hatta birçok sefer amerikan sinema sektörünün bu filmleri apartıp kendilerince yorumladıklarına şahit olduk. Buna örnek ise Hong kong yapımı harika bir üçleme olan “Infernal Affairs”. Tabiki amerikalılar bu güzel filminde içine edip, daha sonrada sıvazlayarak kopyasına oscar verdiler.
Takip edilmesi gereken başka bir kıta ise Avrupa. Son yıllara bakarsak eğer özgün konular ile hâlâ karşılaşıyor olsak da amerikan vari filmlerlede yer verildiğini görebiliriz. Bu kadar olsun diyerek tanıtmak istediğim filme doğru yol alayım. 1975 İtalyan yapımı olan filmin yönetmen koltuğunda Lina Wertmüller otururken başrolünde Pasqualino Frafuso rolüyle Giancarlo Giannini bulunmakta. Zamanında iki dalda oscar'a aday gösterilen film ilginç ve bir o kadarda özgün konusuyla dikkat çekiyor. Bu yanıyla insanı cezbetse de biraz sıkıcı olduğunu söylemeliyim. Sıkıcı dedik diye sıkıldığım anlamanı çıkartmayın, sıkılacaklar için şimdiden bir önlem almak gerektiğini düşündüğümden böyle bir ifade kullandığımı belirtmek isterim ki daha sonra “efendim ne kadar sıkıcı film, tanıta tanıta bunu mu tanıttın” demeyin. Film iki İtalyan askerin almanlar tarafından sevk edildikleri trenden kaçmalarıyla başlıyor ve yakalanmalarıyla devam ediyor. Pasqualino üzerinden şekillenen film karakterimizin esir olarak tutulduğu kampta ve 2. dünya savaşına kadar olan süreçte yaşadıklarını zaman zaman geriye dönüşlerle dram, savaş, politika ile harmanlayarak biraz espirili bir dilde anlatıyor.

Kıssaaca Konu:
Pasqualino Napoli'de yaşayan bir ailenin tek erkek çocuğudur. Yedi kızkardeşe sahip olan kahramanımız yakışıklı olmasa da kadınları cezbetmekte üstüne -sanki ben- yoktur. Kız kardeşlerinden birisinin evlilik vaadiyle kandırılıp geneleve satıldığını öğrendiğinde deliye döner. Namusuna sürülen bu lekeyi temizlemenin tek yolu ise bunu yapan adamı öldürmektir - Bir yerlerden hatırladınız mı?- . Bir gece adamın evine pencereden girerek silahla adamı öldürür, parçalara böler ve 3 bavul yaparak İtalya'nın üç farklı bölgesine postalar. Yakalanmayacağından emin olan kahramanımız kız kardeşinin ihbarıyla neye uğradığını şaşırır. İlk sorgulamada yapılan suçlamayı onur, gurur kavramlarını öne sürerek kabul eden kahramanımız işin ucunda ölümün olduğunu öğrendiğinde avukatının vermiş olduğu öneriyle deli ayağına yatarak ölüm cezasından kurtulur ama verilen ceza ölümden daha zor ve acıdır...

Önemli not: Bence filmin akılda kalıcı ve en önemli noktası İtalya'da ki siyasi düzeni eleştirmedir. Bunların en başında ise dün, bugün belkide yarında yaşanacak olan düşünce özgürlüğüne yapılan muameledir.
diğer not: 2. Dünya savaşına farklı bir bakış açısı...

Çelebi misali


Çelebi misali yine düştük yollara... Bu sefer ki istikamet Karaburun. Yol uzun, meşakatli, hava yine bozuk. Meteroloji ne kadarda hava açık, sıcak demiş olsa da karadeniz sahilinin bu yorumu pek önemsemediğini daha sonraları anlıyoruz. Yolculuk Üsküdar'da başlıyor Edirnekapı-Rami-Karaburun güzergahı derken üç saati aşkın bir süre devam ediyor. Uzun yolculukların yorucu olmasından dolayı hep bana zor gelmiştir. Ne yaparsın ki yeni yer görme, fotoğraf çekme sevdası ağır basıyor. Uzun yolculuğun devamında Karaburun tabelası gözükmesiyle “oh sonunda geldik” diyoruz, içimizde bir rahatlama, midemizde bir gurultu. Sahil kesiminde yol çalışması, geçen sene yapılan yollar çökmüş. Çöken yolları yapan yine aynı mütahit. Bu bilgiyi ise bize veren tesadüf eseri gördüğümüz abilerimizden birisinin babası. Eşi vefat ettikten sonra yerleşmiş buralara, tek başına, yetiyor kendine. Biraz bacakları ağırıyor ama eski toprak hâlâ dimdik. İniyoruz otobüsten, alabildiğince kumsal. Kulağa gelen dalga, martı sesleri dışında etraf sessiz, boş... Mideden gelen gurultu şiddetini dahada arttırıyor. Bakınıyoruz... Aha yokuş aşağı gelen bir adam, durduruyoruz.

- “Hocam kahvaltı yapılacak bir yer var mı? Otel motel gibi bir şey.”
- Biraz düşünmeden sonra
- “Bir iki kilometre ötede otel motel var, ama uzak. Buralarda da yok.”
- “Eyvallah!”

Sahil kesiminden umudumuzu keserek istikameti adamın geldiği yola çeviriyoruz. Beş metre bilemedim on metre ötede dev gibi bir tabela, bilmem ne moteli. Adam yaşadığı yerden habersiz. Kahvaltı 20 TL. Ne gerek var? Yola devam... Yokuş bitiyor, bir fırın yanında kırathane. İki simit, iki poğaça. Bakkaldan gazete, kırathanede demli çay. Tam bize göre. Kırathaneye yollanıyoruz, kamyonun üstünde bir adam. Bağırıyor:

- “açız aç, çekin.”
- “Bizde açız.”
- “Gazeteci misiniz?”
- “Yok be hocam!”

Yüzlerde tebessüm! Zaten bizide akıllı adam bulmaz ki. Kendimizce bir kahvaltı yapıp tekrar yola düşüyoruz. Nereye gidelim? Yol nereye giderse, kısmet. Kısa bir mesafe yürüyüşten sonra dayıya denk geliyoruz. O da biz de tanıdık bir yüzü görmenin heyecanıyla seviniyoruz. Dayı camiye gidiyormuş, biraz ayaküstü sohbet ettikten sonra ayrılıyoruz. Dayı evine davet etmeyi de unutmuyor. Türk insanı!

Sahil alabildiğince uzun, dalga kıranlar, balıkçı tekneleri, sarp kayalıklar. Denizin ucu bucağı gözükmüyor. Hele bir de Karaburnu yüksekten izlemek ayrı bir zevk, birde hava güzel olsa! Karaburnu'nun en yüksek yerinde bir fener, yakınlarında askeri bir karakol. Bu ülkede nedense hep askeriye en güzel yerleri parsellemiş. Zaten ya zengine yar olur böyle yerler ya da askere. Öğlen saatleri tekneler balıkçılar ile dolu. Sahil de martılar gruplar halinde, bir köşede yalnız bir balıkçı. El yordamıyla tekneyi onarıyor, usta olduğu her halinden belli. Bu görüntüler dostumun objektifine takılıyor, tabiki bir de ben. Bir orası bir burası derken verdiğimiz sözü tutmak, birazda nefes almak için dayının evine yollanıyoruz ama bulmak gerek, sormak gerek. Biraz aramadan sonra dayıyı kapının önünde bizi beklerken buluyoruz. Hoş bir karşılama, çayı demlemiş, sohbet etmek için sabırsızlanıyor.

Artık kalkma vakti. Çayımızı içmiş, dinlenmiş, sohbetimizi yapmış olarak el öpüp veda ediyoruz dayıya. Saol dayı! Otobüsten indiğimizde bizim gibi zevkini düşkün adamların gözüne ilk çarpan sahilde ki restuarant. Denize sıfır, dışarıya atılmış masalar, envai balık çeşidi bir de alkol. Meze ile donatıyoruz masayı birde yirmilik rakı. Fazla içmemek gerek, insanlar rahatsız olmasın. Son otobüs 17:30, kaçırmayalım. Kaçarsa dayıya misafir olmaktan başka çare yok. Bu yürüyüşün acısı yarın çıkacak, 2-3 günde geçmeyecek ama buna değerdi.